Korku ve umut arasında sıkışmak: Kara aynamız neden çatladı?

Yayın hayatına 2011 yılında başlayan İngiliz antoloji dizisi Black Mirror, yaklaşık iki yıllık bir aranın ardından 10 Nisan’da yedinci sezonuyla geri dönerek yeniden izleyicisiyle buluştu. İlk sezonlarında büyük övgülerle karşılaşan, fakat özellikle Channel 4’dan Netflix’e transfer olduğu 2016 yılından sonraki sezonlarda karmaşık eleştiriler alan dizi, bu sezon da gelişen teknolojilerin insan doğası üzerindeki potansiyel etkilerini mercek altına alıyor. Adında sürekli bakmakta olduğumuz ekranlara gönderme yapan Black Mirror, kurduğu distopya ile adeta teknofobinin kültürel sembollerinden biri hâline gelmiş durumda.
Cristin Milioti, Harriet Walter, Emma Corrin, Awkwafina ve Will Poulter gibi popüler isimlerin yer aldığı yeni sezon, özellikle “Sıradan İnsanlar” ve "Bête Noire" adlı ilk ve ikinci bölümüyle insanın teknolojiye ilişkin umut ve korkularını derinlemesine işliyor. Bu bölümler, yalnızca distopik bir geleceği değil, bu geleceği şekillendiren duygusal ve psikolojik çelişkileri de odağına alıyor. Zira tüm bu karanlık senaryoların kökeninde umut ve korku arasında sıkışan modern insanın teknolojiyi nasıl algıladığına dair çok temel bir çatışma yatıyor.
Perde arkası: Dizinin distopik bakış açısı, yalnızca ekranların büyüsüne kapılan bir toplumun karanlık yansımasından ibaret değil… Aslında, Black Mirror'ın bakış açısının ardında çok daha temel bir mesele yatıyor: Teknolojiyi nasıl algılıyoruz ve ona nasıl tepki veriyoruz?
Yüzyıllardır her yeni teknoloji, insanı aynı derecede hayranlık ve korku içinde bırakıyor. Teknofobi, özellikle karmaşık teknolojilere karşı duyulan korku ve nefretle karakterize olurken bu duyguları çoğu zaman komplo teorileri de takip ediyor. Teknooptimizm ise gelişen teknolojilerin, medeniyetin ve insanlığın ilerlemesinin temel taşı olacağını vurguluyor.
Rakamlar: Her kuşak, kendi döneminin teknolojisine korku ya da hayranlıkla bakıyor. Fakat teknooptimizm, çok daha fazla gençlikle ilişkilendiriliyor. Axios ve Momentive’in 2022 yılında yaptığı bir çevrimiçi anket, genç yetişkinlerin büyük bir çoğunluğunun teknooptimist olduğunu gösteriyor.
- Ankete göre ABD’deki genç yetişkinlerin %25’i kriptoya yatırım yapıyor ve %70’i maddi koşulları el verirse elektrikli otomobil kullanabileceğini söylüyor. 18-24 yaş arasındaki gençlerin yarısından fazlası, drone’ların evine teslimat yapmasını istediğini ifade ederken Z kuşağının %67’si akıllı bir şehirde yaşamak, %63’ü ise akıllı ev cihazları kullanmak istiyor.
- Ayrıca 18-24 yaş arası gençlerin %82’si kamusal alanlarda elektrikli scooter, bisiklet ve kaykay kullanımına izin verilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Bu iyimser yaklaşım, yaş grubu büyüdükçe bir endişe ve tepkiye doğru kayıyor. Örneğin drone teslimatı seçeneği, şehir merkezinden uzakta yaşayan yaşlı bir birey için çok daha işlevsel olabilecekken bu yaş grubu, bu tip bir teslimat seçeneğine çok daha çekimser yaklaşıyor. Gelişen teknolojilere ayak uydurmakta yaşanan zorlanmanın yarattığı bilgi eksikliği, daha büyük yetişkinlerde bir belirsizlik hissiyatı ve dolayısıyla korkuya yol açıyor.
Genel eğilim dönem dönem değişiklik gösteriyor
Genel eğilim, her zaman dönemin koşullarına göre değişiklik gösteriyor. 2000’lerin başında internetin yükselişine yönelik duyulan yaygın heyecanı bir hatırlayın. Bu yıllarda internet, bir özgürlük vaadiydi. İnternetin getirdiği dijital devrim, bilgiye erişimdeki sınıfsal farkı silerek eşitlik getirecekti ve herkes kendi sesini duyurabilir hâle gelecekti. Fakat 20 yıl kadar kısa bir süre içinde patlak veren sosyal medya skandalları, veri hırsızlıkları, algoritmik manipülasyonlar ve gözetim pratikleri, bu iyimser bakış açısının yerini fobiye bırakmasına yol açtı.
Facebook’un yarattığı ilk heyecan da bu süreç ile paralellik göstermişti. Başlangıçta kişilerin eski arkadaşlarıyla bağlantı kurmalarına, sosyalleşmelerine ve özgürce kendilerini ifade etmelerine olanak tanımayı vadeden platforma yönelik yaygın heyecan; Cambridge Analytica skandalı, algoritmaların kutuplaştırıcı doğası, benlik algısının erozyona uğraması ve ekran bağımlılığının yaygınlaşmasıyla birlikte yerini büyük bir öfkeye bıraktı.
Önemli ayrıntı: Son 20 yılın en önemli teknolojik gelişmelerine duyulan heyecanı takip eden hayal kırıklıkları, bugünkü yaygın teknofobinin de tohumlarını attı. İkili bakış açısı, özellikle 2022 yılında ChatGPT’nin kullanıma sunulmasının ardından yapay zeka alanında da kendini göstermeye başladı.
“Yapay zeka işimizi elimizden alacak”, “Sosyal becerilerimiz kısıtlanacak” ve “Zihin tembelliği başlayacak” temalı teknofobik anlatılar, sık sık gündeme gelirken yapay zekanın insanlığın en büyük problemlerine çözüm üreteceği ve insanı çok daha verimli bir varlık hâline getireceğine dair iyimser yaklaşımlar da azımsanmayacak kadar sık bir biçimde gündemde kendine yer buluyor. Bir yandan “Dünya çok kötü bir yere gidiyor” derken diğer yandan her gün ChatGPT’ye başvuran insan, bu distopyalar ve ütopyaların arasında sıkışıp kalıyor.
Bu anlatılar, yapay zeka özelinde çok daha yaygın olsa da sosyal medya ve uzay gibi alanlar da benzer şekilde ikili anlatılara sahne oluyor. Bu sıkışmışlığın yarattığı gerilim, günün sonunda kara aynada bir çatlağa neden oluyor.
İki yaklaşım da aynı duygudan besleniyor
Diğer yandan teknofobi de teknooptimizm de büyük oranda aynı duygudan besleniyor. İkisinin de temelinde bir belirsizlik hissiyatı yatıyor. Bu belirsizlik, bir tarafın karamsar senaryolar yaratmasına, diğerinin ise körü körüne umut pompalamasına yol açıyor. Fakat temelde iki taraf da geleceğe yönelik belirsizlik ve kontrolü kaybetme korkusuyla başa çıkmaya çalışıyor.
Bu ikircikli durum, insanlığın teknolojiye bakış açısını belirlerken rasyonel değil, duygusal olarak konumlandığını da ortaya koyuyor. Çünkü teknoloji korkusu, esasında kim olmak istediğimize dair bir şeyler de söylüyor. Bu yansıtma hâlinin özünde kritik bir soru yatıyor: Belirsiz bir gelecekte kendimizi nasıl görmek istiyoruz? Kontrol sahibi mi? Vizyoner mi? Ya da bir kurban gibi mi?
Arka plan: Teknolojinin bizden daha akıllı, daha hızlı ve daha etkili olabileceği fikriyle her geçen gün biraz daha fazla yüzleşiyoruz. Bu yüzleşme, kendi yeterliliğimizi, irademizi ve geleceğimizi nasıl tanımlamak istediğimizle ilgili ipuçları da doğuruyor.
Kimi zaman teknolojiye hakim olan birey figürüyle özdeşleşiyor, bu güçle dünyayı daha iyi bir yer hâline getirebileceğimize inanıyoruz. Kimi zaman ise algoritmaların elinde edilgenleşen, tercihlerine hükmedilemeyen, sistemin kurbanı olan ve yönlendirilen bir varlık gibi hissediyoruz. Böylece teknolojiyle ilgili tutumumuz teknik bir tavırdan çok, bir kimlik tercihi hâline geliyor.
Bu durum, teknolojiye dair tüm umut ve korkuların aslında oldukça kişisel bir temele dayalı olduğunu da ortaya koyuyor. Zira teknolojinin sınırlarını çoğu zaman rasyonel gerçeklerle değil, duygusal argümanlarla tanımlıyoruz.
Ek olarak: Teknofobiye neden olan belirsizlik ve güvensizlik duygusu, aslında teknolojiye değil, insan doğasına duyulan bir güvensizlikten tetikleniyor. İnternet ve sosyal medya gibi başlangıçta büyük heyecan yaratan araçların neden olduğu hayal kırıklıkları, “İnsanlık bunu da mahveder” düşüncesinin yeni teknolojilere sirayet etmesine neden oluyor.
Dünya: Çatışmalar diyarı
Teknofobi ile teknooptimizm arasındaki gerilim, esasında yeni bir konsept değil. Sağ ile sol, kaosla düzen veya muhafaza etmekle yeniliğe açmak arasında görülen gerilim kadar eski bir çatışma… İnsanlık tarihi boyunca var olan bu çatışmanın adına bugün "yapay zeka" ya da "sosyal medya" diyoruz. Tam olarak bu yüzden 1990'larda televizyon "çocukların beynini yıkarken" bugün TikTok, bu görevi "aptal kutusundan" devralıyor.
Perspektif: Fakat tarihsel anlatılar da açıkça gösteriyor ki spektrumun iki tarafında duran hiçbir uç, insanlığı daha ileri taşımıyor. Teknofobi ve teknooptimizmin arasındaki çatışmada bir uç korkuya yaslanırken diğeri umuda dayanıyor. Fakat aşırı korku, inovasyonu önleme potansiyeli taşırken aşırı iyimserlik de gerçek tehlikelerin görülmesini engellemeye yönelik bir risk doğuruyor.
Spektrumun ortasında bir yerde bir denge kurabilmek ise hem sağduyuyu hem yaratıcılığı korumak için en makul yol gibi görünüyor. Zira gerçek ilerleme, yalnızca eleştirel fakat umutlu kalabilen bir bakış açısıyla mümkün hâle geliyor.
Editörün önerisi: Black Mirror, teknolojinin tüm karanlığıyla geri döndü | Quando İçgörü, Çiğdem Öztabak
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Doğa Yurduneri
İş Dünyası ve Teknoloji Editörü

Quando İçgörü
Teknoloji ve bilim dünyasını şekillendiren trendlere yönelik analizler, sektörlerden içgörüler, güncel veriler ve etki yaratan raporlar.
İLGİLİ OKUMALAR


