Kuraklık: Türkiye 'medyasız dönem'e mi giriyor?

12 Eylül’den bugüne medya düzeni değişirken gazetecilik üzerindeki baskılar farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. 12 Eylül’den geriye ise örgütsüz bir toplum, örgütlenmeyi suç sayan bir anlayış kaldı. Bu örgütsüzlük içerisinde yolunu şaşıran siyasetin siyaset yapma kapasitesi, Türkiye’nin yarınını da belirleyecek. Aksi takdirde bütünüyle kuraklaşmış, çoraklaşmış bir ortam kalacak geriye.
Kuraklık: Türkiye 'medyasız dönem'e mi giriyor?

12 Eylül, dünya tarihindeki en başarılı askerî darbelerden biridir. Cuntacılar ve taraftarlarının “3 yılda demokratik düzene geçtik, iktidarda kalmadık” söylemlerine bakmayın; etkileri ve yapısallaştırdıklarıyla 12 Eylül, kalıcı ve sonuç almış bir darbedir.

Darbelerin başarısı genellikle darbeyi yapanların iktidarı ele geçirip geçiremedikleriyle ya da orada kalıp kalamadıklarıyla ölçülür. 12 Eylül’ün başarısı ise sadece üç yıl içerisinde, serbest seçimler yapılana kadar bütün neoliberalizm adımlarını atmaları, yeni bir anayasa yapmaları, cuntayı kurumsallaştırmaları ve etkisi bugüne dek uzanan bir yapı kurmalarıdır. 

Anayasa ile birlikte kanunlara bakmak da bunu anlamak için yeterli. 12 Eylül döneminde çıkartılan kanunların neredeyse üçte ikisi bugün hâlâ yürürlükte… 

Tek kanallı Türkiye döneminde yapılan askerî darbenin medya üzerindeki etkisini anlamak için devlet televizyonunun yayınlarına değil, dönemin gazetelerine bakmak gerekir. Darbenin ertesi günü gazeteler silahlı kuvvetlerin yönetime el koyduğunu duyururken ülkenin uçurumun eşiğinden döndüğünü, yeni yönetimin bir güneş gibi doğduğunu, artık yeni ve mutlu bir dönemin başladığını sayfalarına taşıdılar.

Gazeteler için bir dizi kural getirildi. Büyük bölümü bu kurallara uymaya gönüllüydüler. Uymayanlar için de kapatma kararları verildi. Ancak cunta döneminde bile bu kapatma kararları belli sürelerle sınırlıydı.

Türkiye, 90’ları holding medyasıyla, 2000’leri bunlardan geriye kalanlarla geçirdi. 2010’dan itibaren ise bambaşka bir medya yapısı oluşmaya başladı. Sahiplik yapıları değişti, geleneksel gazetelerin etkisi ve önemi kalmadı, basılı gazeteler bütünüyle bitme noktasına geldi.

Medyadaki yoğun işsizlik dalgası hızla internet medyasına geçişe yol açtı. Biraz da el yordamıyla gazeteciler yeni yollar yaratmaya çalıştı. Bu denemelerden bazıları başarılı oldu ve kurumsallaşma sağlandı. Ancak gelinen noktada bu kurumlar da güvencesiz bir ortamda çalışıyor. Çok az sayıda kurum, geleneksel gazetecilikte ısrar ediyor. Çok sayıda gazeteci de bağımsız yayıncılıkla sesini duyurmaya çalışıyor.  

  • Fakat yeni bir dalga artık bu ortamın da ortadan kaybolabileceğini gösterdi. Son bir ayda en az 1.270 sosyal medya hesabı erişime engellendi. T24 haber sitesine erişim engeli getirildi. 10 gazeteci tutuklandı. İki gazeteci ev hapsine alındı. Halk TV'ye kayyum atandı. Geçen yıl TELE 1’e kayyum atanmasıyla başlayan bu dalganın boyunu kestirmek de çok mümkün değil. 

Türkiye’de bir kesim, uzun bir süredir sosyal medyanın bu ortamda özgür seslerin çıkabildiği tek mecra olduğunu savunuyor. 2010’ların ikinci yarısından itibaren sosyal medya gerçekten böyle bir ortam mı yaratıyor yoksa insanlar yankı odalarına mı hapsediliyor tartışması da sürüyor. Bu tartışmaya paralel, okura doğrudan ulaşmayı sağlayabilecek modeller de geliştiriliyor. Bu modellerin bazılarından etkili sonuçlar da alındı.

Son erişim engelleri gösteriyor ki iktidarlar da sosyal medyanın öneminin ve denetlenmesi gerektiğinin farkında. Bu denetimin boyutunun nerelere varabileceğini ise ilgili iktidar ile sosyal medya platformu arasındaki ilişki belirliyor. 

  • Artık belli platformlar için “özgürlüğün” anlamının kalmadığı ortada. İktidarların taleplerini anında yerine getiren, haklılık-haksızlık ayrımı yapmayan bir sosyal medya sahiplik yapısı söz konusu.

Ve zaten belli bir kuşak için de sosyal medya bir haber alma aracı değil.

Uzun bir süredir erken seçim ihtimallerini tartışan Türkiye, bir yandan “medyasız dönem” tartışmalarını da yaşamaya başladı. Sadece istenen sınırlarda kalan, bildirim haberciliği dışında bir habercilikten habersiz, Whatsapp grupları üzerinden habercilik yapan medya açısından bir sorun yok. Ancak buna ne oranda gazetecilik denebileceği elbette tartışmalı.

  • Meslek örgütlerinin uyarılarına kulaklarını tıkayan, sadece kriz anlarında ortaya çıkan siyaset, bu medyasız yapının sonuçlarını da elbette yaşamak zorunda kalacak.

Tarihsel olarak medya kurumları masaya yatırılır ve eleştirilir. Ancak gelinen noktada haber alma hakkına sahip çıkmayan okurdan da söz etmemek eksiklik olacak. Ya da bu tartışmayı yürütmemek: Bu gerçekten okurun suçu mu?

Sadece son 15 yılda yaşananları alt alta yazdığınızda bile başınız dönüyor. Başka bir ülkede 50-100 yılda görülebilecek olayların tamamı yaşanıyor ve geride bırakılıyor. Yaşananları toplumsallaştırmak ve anlatmak siyasetin görevi. Parçalanmış, hukuki nedenlerle bölünmüş olsa bile siyasetin doğru ve etkili anlatabilmek görevi var. Gazetecilerin bütün koşullara rağmen gerçeği anlatma görevlerinin olması gibi. 

12 Eylül’den geriye örgütsüz bir toplum, örgütlenmeyi suç sayan bir anlayış kaldı. Bu örgütsüzlük içerisinde yolunu şaşıran siyasetin siyaset yapma kapasitesi, Türkiye’nin yarınını da belirleyecek.

Aksi takdirde bütünüyle kuraklaşmış, çoraklaşmış bir ortam kalacak geriye. Dün işaret edilen bu tehlike konusunda artık bir başka eşiğe gelinmiş durumda. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Gökçer Tahincioğlu

Gazeteci ve yazar. 1997-2018 yılları arasında Milliyet Gazetesi’nde muhabir, haber müdürü ve köşe yazarı olarak çalışan Tahincioğlu, 2019’dan beri T24 internet sitesinde Ankara Temsilcisi ve yazarlık görevlerini üstleniyor.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR