Lozan tartışmaları ve 20 yıl önceden bir Kavala anektodu

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Bu yazıda iki konuyu ele alacağım: Birincisi, Osman Kavala’nın 2005 yılında dönemin Başbakanı Erdoğan’a anlattıkları; ikincisi ise Lozan Anlaşması’na ilişkin tartışmalar.
Birincisiyle başlayalım: Gezi Parkı-Çarşı davasında, “hükümete darbe yapma girişimi” suçlamasıyla tutuklanan Osman Kavala, 18 Mayıs 2025 tarihi itibarıyla 2 bin 759 gündür tutuklu.
Öte yandan: Türkiye ve dünya kamuoyunda "barış aktivisti" olarak bilinen bu iş insanı ve entelektüel şahsiyet, bir zamanlar dönemin başbakanı Erdoğan tarafından itibarlı bir kişi olarak görülüyor ve Kürt meselesi hususunda görüş ve önerilerine başvuruluyordu.
Kavala: 'Öcalan ismi adım adım karşımıza çıkacak'
Bu söz, Erdoğan ile masaya oturan aydınlar arasında bulunan Osman Kavala’ya ait. Gazeteci-sosyolog Okan Konuralp’in bizzat kendisinden dinlediği olayın perde arkası, 16 Ağustos 2005 tarihli haftalık Tempo dergisinde yayımlanmıştı. Özetleyerek aktarıyoruz:
“Başbakan Erdoğan’ın, 10 Ağustos 2005 Çarşamba günü yeni başbakanlık binasında Türk aydınları ile yaptığı tarihî toplantının gündemi ‘Kürt sorunu’ gerçeğini kabul etmesiydi. Buna göre Türkiye siyasası, soruna terörden, PKK’dan bağımsız bakılması gerektiğini savunuyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da Kürt sorunu ile yüzleşmeye hazır olduğunu söyleniyor. Zira Erdoğan’ın ağzından kayda geçirilmiş sözler, Kürt meselesindeki mecranın farklılaşmış olduğunu gösteriyor.
Toplantının Başbakan Erdoğan cephesinden sonuçları, aydınlar tarafından da benzer duygu ve düşüncelerle ifade ediliyor. Aydınların talep ve önerileri, ‘Kürt sorununun PKK ile özdeşleştirilmesi anlayışına son verilmesi temeline’ dayanıyor. Devamında, ‘bu anlayıştan vazgeçilmesi hâlinde diğer öneriler ve çözüm yollarının bir işe yarayabileceğine’ vurgu yapılıyor.
Aydınlar, toplantı sırasında 5-6 dakikalık süreler içinde fikir ve önerilerini dile getiriyorlar. Toplantının katılımcıları arasında bulunan ve özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesine yönelik sivil toplum çalışmalarıyla da adından söz ettiren Osman Kavala, Tempo’ya yaptığı açıklamada bu konuya dikkat çekiyor.”
Yazarın konuya giriş bölümü bu kadar. Bundan sonrası ise Kavala’nın yaptığı açıklamalardan oluşuyor. Birlikte okuyalım:
“Muhatap alınmaktan çok memnun olduk. Sayın Başbakanın bu toplantıya üç bakan, müsteşar, milletvekilleri ve danışmanlarla katılmış olması oldukça etkileyiciydi. Bunu hükümet düzeyinde yeni bir siyasi hazırlığın göstergesi olarak değerlendiriyorum. Bizim çağrımız bu döneme rast geldiğinden işlev kazanmış oldu.
İki noktanın altını çizmeliyim: Birincisi, PKK’nın silahlı eylemlerinden vazgeçmesini de hesaba katan bir senaryoda Abdullah Öcalan adının sık sık geçeceğini öngörebiliriz. İkinci senaryoda Kuzey Irak’taki Kürt idaresi ile ilişkilerin normalleşmesi meselenin kritik noktalarından biri. Özellikle Güneydoğu’daki kuruluşların kuracağı ilişkiler...
Abdullah Öcalan’ın katılacağı birinci süreç çalışırsa onun bir şekilde konuyla ilgili olumlu ya da olumsuz bir etkisi olacaktır. Öcalan’ın PKK üzerinde etkisi olmadığı zaten düşünülemez. Bu noktada aydın cephesinin düşündüğü tek şey, bir örgüt olarak PKK’nın silahlı eylemlerine son vermesi. Biz bunu istiyor ve talep ediyoruz.
Ancak bundan sonradır ki birtakım insanların demokratik kanallarla kamu hayatına ve siyasete katılması beklenebilir. Ama ‘İllaki örgüt, siyasi bir parti hâline gelecektir’ gibi bir varsayımda bulunmak doğru ve gerçekçi olmaz. O bakımdan bu işe yönelmiş insanların başka türlü demokratik kanallarla memleketlerine faydalı olmalarını, siyasetle uğraşmalarını, kamu işleriyle uğraşmalarını bekler ve isteriz.
Doğu ve Güneydoğu’da yoksulluğa karşı atılması gereken adımların önemli olduğunu, özellikle köylerden göç etmiş insanların mağduriyetlerinin önlenmesi gerekmektedir. Yine de bunlar tek başına sorunun çözümünde fayda sağlayamayacaktır.
Şiddet olayları veya PKK’nın gelişmesi sadece yoksulluğa bağlanabilecek bir vaka değildir. O bakımdan, ekonomik ve sosyal tedbirlerle birlikte demokratik ve siyasi açılımların olması gerektiğini savundum. (…) Spesifik maddeler ise daha çok hükümet ve hükümetle birlikte çalışan kuruluşların ortaya koyacağı konulardır.
Ben PKK’nın son dönemlerde artan silahlı eylemlerinin siyasi bir fayda amaçlayacağını ve rasyonel bir gerekçesi olduğunu düşünmüyorum. Örgütü bu tür eyleme geçiren iç dinamiklerin neler olduğunu pek göremiyorum.
Diğer bir nokta da şudur: Kuzey Irak’taki Kürt idaresi ile ilişkilerin normalleşmesi meselenin kritik noktalarından biridir. Bu hususta Celal Talabani ve Mesud Barzani önemli rol oynayabilirler. Bu, özellikle Güneydoğu’daki kuruluşların kuracağı ilişkiler açısından önem taşıyor.
Bu ilişkiler oldukça medeni, normal biçimde de gelişebilir; önyargılı, sıkıntılı ve gerilimli bir tarzda da gelişebilir. Sanırım sihirli bir formül yok. Tarafların ne derece sorumluluk içinde, uygar ve geniş bir perspektifle yaklaşacağı belirleyici olacaktır. Ancak tabii ki hedef, ilişkileri normalleştirmek olmalıdır.”
Dikkat edilirse Kavala’nın o zamanlar öneri kabilinden dile getirdikleri günümüzde “süreç” diye nitelenen “Türkiye’deki Kürt meselesi”, İmralı’daki Öcalan ile devlet ve DEM yetkililerinden oluşan İmralı Heyeti’ne ilaveten Irak’taki Kürt partileri ve yönetimi arasında hayata geçirildi.
Keza Kavala’nın öngördüğü üzere PKK ve Kürt halkı içindeki etkisi nedeniyle devlet, Öcalan’la da görüşüp çözüm yolu için tartışmaktadır.
Kürtlerde silahsız siyaset, radikalleşme ve barışçıl politika
Mensup oldukları toplumların siyasi, doğal ve demokratik haklarını elde etmeye yönelik süreçte Kürt hareketlerinde radikalleşmenin tarihini 1800’lü yılların sonu ile 1900’lü yıllara kadar uzatmak mümkün. Şeyh Ubeydullah Nehri, Abdüsselam Barzani, Koçgiri, Şeyh Mahmud Berzenci, Şeyh Said, Ağrı İsyanı bunlar arasında sayılabilir.
Yakın dönemdeki radikalleşme, yani silahlı mücadele ise 1960’larda Irak Kürdistan bölgesinde "Eylül Devrimi" (Kürtçe Şorişa Îlonê) denilen ayaklanma ile Molla Mustafa Barzani’nin öncülüğünde başladı. 1984 yılında PKK örgütünün Eruh ve Şemdinli’de başlattığı silahlı ayaklanmayla devam etti.
- Günümüzde artık silahlı mücadelenin bölgedeki toplumlara yarardan çok zarar getirdiği görülüyor. Hamas (Filistin), Hizbullah (Lübnan), Husi hareketi (Yemen), Haşdi Şabi hareketi (Irak) ve PKK bunun son örnekleridir.
Hamas ile Hizbullah, ABD-İngiltere-İsrail üçlüsü tarafından etkili olmaktan çıkarılmıştır. PKK ise 2015 yılından itibaren artık etkili ve yararlı bir silahlı mücadele verememiştir. Kanımca halk ve örgüt açısından trajik sonuçları olan Hendek Olayı, silahlı mücadelenin kırılma noktasını teşkil etmiştir.
Esasında Iraklı Kürt önderleri 1990’lardan itibaren silahlı mücadele yerine siyasi-diplomatik faaliyetleri tercih ederek aşamalı olarak dağdan inip düz ovada politika yapmayı tercih etmişlerdi. Nitekim YNK lideri Celal Talabani, 1980’lerin ikinci yarısında PKK dahil Kürt örgütlerine “silahı bırakıp siyaset ve diplomasiye sarılmalarını” önermişti.
1993’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde PKK kurucu lideri Abdullah Öcalan da ateşkes için Talabani’yi devreye sokmuş; “imkan ve fırsat verildikçe silahlı direnişten vazgeçebileceğini” belirtmişti.
Günümüze gelirsek, 12 Mayıs 2025 tarihinde PKK silahı bıraktığını ve kendini feshettiğini ilan ettikten sonra, Kürt hareketlerinin silahlı mücadele devrinin kapandığını söylemek mümkündür.
Eğer Kürt meselesi bugün de çözülemezse bu durum iki taraf için daha fazla şiddet anlamına gelir. PKK örgütünün tek taraflı silah bırakması ise iktidarın ancak hak-hukuk-adalet-özgürlük temeline dayalı bir planla karşılık vermesiyle anlam kazanacaktır.
İktidarın belirsizlik yaratma gücü ve Kürt meselesi
Kürt sorununun çözümü noktasında Türkiye kamuoyu ve siyaset zemini hazır gibi görünmesine rağmen AKP iktidarının veya onun içindeki iktidar erklerinin bu hususta adım atabileceğine dair kuşku ve endişeler de var.
Nitekim siyaset felsefecisi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi, Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nilgün Toker, 25 Aralık 2022 tarihli bir söyleşisinde, “İktidar belirsizlik yaratma gücüyle ayakta duruyor” diyerek bu konudaki kaygılarını belirtmişti.
Akademisyen Prof. Hamit Bozarslan da gazeteci İrfan Aktan ile yaptığı söyleşide (15 Mayıs 2025) Kürt sorununda açılım sürecine ilişkin kuşkularını dile getiriyor:
“AKP’nin adım atması Kürtlerin nesne olmaktan çıkıp kolektif bir özne olarak tanınması anlamına gelecektir. Zira Kürtlerin şimdiye kadarki mücadelelerinin özü, nesne olmaktan çıkıp sorunun öznesi olmak idi. Kürtlüğün ergenliğe ulaşması, kendi sesini duyurması, iradesini dile getirmesi demek olacaktır ki, bu aynı zamanda Türkiye koşullarında eşitlik demektir.
Önemli olan Türkiye’de demokrasi nasıl gelişecek? 2. Abdülhamit’e kadar uzanmakta olan Türklüğün hâkimiyeti ve üstünlüğü ideolojisinden vazgeçebilecekler mi? Paramiliter bir nitelik kazanmış olan devlet yapılarının demokratikleşmesini kabul edebilecekler mi?
Kürt meselesiyle Türkiye’deki demokratikleşme arasında çok yakın bir bağ var. Ülkede demokratikleşme olmadan Kürt meselesinin çözümü imkansızdır. İktidar, bu alanda bir adım atabilecek mi?”
Terör meselesi mi, 150 yıllık Kürt sorunu mu?
Prof. Hamid Bozarslan şöyle devam ediyor:
“Egemen ve baskın resmî söyleme göre: ‘Türkiye’de bir terör meselesi var. Silah bırakılıp teröre son verilirse bu sorun da bitmiş olur!’ Öncelikle problemi ‘terör meselesine’ indirgemek Kürt halkını veya onu temsil eden siyasi hareketleri birer nesne gibi görüp özne olarak muhatap almamak demektir.
Kürtlerden kime sorulursa sorulsun, onun cevabı kesinlikle şu olacaktır: ‘Asıl mesele terör değil, geçmişten bugüne çözülmemiş olan Kürt meselesidir. Yalnız Türkiye’de değil sınır ötesindeki Rojava ve Başur bölgelerinde, hatta uluslararası alanda da artık çok aktörlü bir mesele haline gelmiştir.
MHP kanadında da Kürt meselesi iki aşamalıdır: İlk aşama şöyle: Terör meselesi, bölgesel bir mesele ve emperyalizm tarafından kullanılabilir bir meseledir. MHP henüz bu anlayıştan çıkmış değildir. Bu hususta MHP de kendini değiştirmeli; Türklüğün tarihsel ve hâkimiyet misyonundan vazgeçerek çoğulcu, ihtilaflı (görüş farklılıklarını içeren) ve kendi içinde çok renkli bir Türklük tanımı yapmalıdır.
İkinci aşama ise Kürt-Türk kardeşliği zeminine oturtuluyor. Ancak bu kardeşlik Kürtlerin bir irade sahibi olması anlamına gelmiyor. Ele alınan örnekler 1071 Malazgirt ruhudur. Bu ise Türklüğün hâkimiyet misyonunun başladığı tarihtir. Kürtlerin Türklüğün cihanşümul devletin tahakkümünün bir yardımcı gücü haline dönüştürülmesi büyük sıkıntılara yol açacaktır.
Dolayısıyla Kürtler Türklüğün emrinde veya hizmetinde olan bir kuvvet değil; fikirlerini dile getirebilen, bilinçli ve hayalleri olan, Türklüğü farklı şekillerde tanımlayabilen, bölgesel bir güç olma peşinde koşmayan, komşularına oranla daha demokrat ve insancıl bir ulus konumunda tanınmayı tercih ederler.”
Lozan tartışmalarında eğri ve doğru olan
12 Mayıs 2025 tarihli silahı bırakıp kendini feshetmesi münasebetiyle yayımlanan PKK (Kandil’deki silahlı örgüt yönetici ve sorumluları) bildirisinde (örgüt içine yönelik moral bir prensip söylemi olarak) Lozan Anlaşması ile Türklüğü esas alan 1924 Anayasası eleştirilince, kıyamet senaryoları öne sürüldü ve hararetli tartışmalar başladı. Kürt siyasi ve silahlı hareketine olmadık suçlamalar yöneltildi.
Konuya ilişkin tartışma, uyarı, meydan okuma ve gözdağı içeren açıklamaları yapan popüler şahsiyetlerden ilk aklıma gelenleri şöyle sıralamak mümkün: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, tarihçi-yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Emin Gürses, eski büyükelçi Özdem Sanberk ile Namık Tan (CHP milletvekili), 1993-1995 yılları arasında PKK örgütüne karşı kapsamlı operasyonlar düzenlemiş olan emekli tümgeneral (eski Hak ve Eşitlik Partisi kurucu başkanı) Osman Pamukoğlu, medyada sıkça yorumlar yapan emekli amiral Türker Ertürk, polemik ve demagojik söylemleriyle tanınan popülist medya yorumcusu Yılmaz Özdil, zaman zaman küfürlü ibareleri ve sert tartışmalarıyla göze batan gazeteci Fatih Altaylı.
Daha serinkanlı ve derinlikli yazılarıyla bilinen kıdemli gazeteci Taha Akyol “PKK örgütünün silah bırakmasını ‘sevindirici’, Lozan ile 1924 Anayasası’na yönelik eleştirisini ise ‘endişe verici’ bulduğunu” açıkladı BBC Türkçe bülteninde.
İkrar politikasından inkar politikasına
Prof. Hamit Bozarslan ile akademisyen Namık Dinç ve benzerlerinden dinleyip okumaya ek olarak başvurduğum tarihî belgeler sonucunda Lozan Anlaşması hususunda vardığım kanaat şu yöndedir:
Lozan söz konusu olduğunda 1919-1920 ile 1920-1923 yıllarını ele almak gerekir. Her ne kadar etnik ve dinsel bir vurgu olmasa da Mustafa Kemal, çevresine güç biriktirip iktidarını sağlamlaştırmak maksadıyla mümkün olduğunca dost kazanmak için “ikrar” politikası gütmüştür. Mesela Kürt halkını “Kürt veya Anasırı İslam (Müslüman unsurlar) arasında bir ırk/millet” olarak tanımlamıştır. 22 Ekim 1919 Sivas (Eylül 1919) ve Amasya (Ekim 1919) genelgelerinde bu tespit kayıtlıdır.
1921 Anayasası'nın iller kanununu içeren metninde yerel yönetime bugünkü deyimle özerkliğe de yer verilmiştir: 24 maddeden oluşan bu kısacık anayasanın tam 14 maddesi özerklikle ilgilidir. İl meclislerine büyük yetkiler veren bu maddeler; vakıflar, eğitim, sağlık, tarım ve hatta il ekonomisi gibi ana konular, valilerin yerine il meclislerinin idaresine bırakılmıştır.
Meclis’teki bir konuşmasında Mustafa Kemal Atatürk de şöyle demiştir:
“Bu cumhuriyet çeşitli unsurlardan müteşekkildir. Yalnız Türklerin, Müslümanların değil, bütün halklarındır.”
- Ayrıca Mustafa Kemal, dönemin gazetecisi Ahmet Emin Yalman ile İzmit’te yaptığı 1922 tarihli söyleşisinde de özerklikten bahsetmiş ve “Efendim onlar da (Kürtler de) bu mücadelemiz gerçekleştikten sonra, devleti kurduktan sonra her liva (il), geleneklerine, örfüne, dil ve âdetine göre kendisini yönetecektir" diye belirtmiştir.
1921-22’ye kadar Mustafa Kemal’in söylemi “Biz Kürdistan coğrafyasını birleştireceğiz” olmuştur. Kürtlerin kendisini destekleme nedenlerinden biri de işte bu ifadesidir. Bu merhaleyi, Kemalistlerin Kürtlerin varlığını kabul etme yani ikrar dönemi diye adlandırabiliriz.
1923’teki TBMM tutanaklarına bakıldığında Kürt milletvekillerinin şu sözleri sıklıkla görülecektir: “Mustafa Kemal, Kürdistan'ı (Osmanlı devrinde daha çok Suriye, Irak ve Türkiye’de Kürtlerin yaşadıkları toprakları) birleştirme sözü verdi ama Lozan’da bu vaadini tutmadı.”
Lozan Anlaşması sonrasında, bilhassa 1924 Anayasası yazılırken Kürtlerden veya diğer azınlıklardan hiç bahsedilmemiştir. Türklük ön plana çıkarılmış, vatandaşlık Türklük üzerinden tanımlanmıştır ki bu da “inkar” politikası dahilindedir.
Lozan ve günümüz Kürtleri
PKK örgütünün son duyurusunda iki defa geçen Lozan kelimesi, tespit yapmaktan öteye geçmiyor: “Kürdistan coğrafyasının bölünmesi ve Lozan’da Kürtlerin yok sayılmasının sonraki yıllarda Kürt isyanlarını tetiklemesi.”
Esasen nerede yaşıyorsa yaşasın siyasetle az çok ilgilenen bir Kürt açısından Lozan, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyanın bölünmesinin ve Kürtlerin Cumhuriyet yönetimine zimmetlenmesinin tarihî belgesidir, tapu senedidir. Dolayısıyla çoğunlukla Kürtler, gerek Lozan Anlaşması gerekse Kürt varlığını inkar edip Türklüğü yücelten 1924 Anayasası’nı eleştirirler.
Prof. Hamit Bozarslan’ın deyimiyle Kürtlerin mevcut ruh hâli şöyledir:
“Lozan, Kürtlerin tarihsel bilincinde yaşadığı Kürt coğrafyasının bölünmesini hatırlatıyor. Dolayısıyla Kürt halkının vicdanında Lozan tarihsel bir haksızlığı simgeliyor. Ancak bu sorgulama, Lozan’ın bozulacağı anlamına gelmiyor. Yani sınırların ortadan kaldırılması ve yok edilmesi diye bir şey yoktur.”
Yine Prof. Bozarslan’a atıfla aktaralım:
“Irak Kürdistanı’ndaki 2017 referandumu bu ülkeyle sınırlıydı. Rojava’daki de Suriye ile. Bu durumda Kürtler bir yandan Iraklılaşıyor, diğer yandan Kürdistani bir özellik kazanıyorlar. Aynı şey Rojava’da yaşanıyor. Suriyelileşmenin yanı sıra Kürdistanileşmek!”
Olayın tarihsel boyutunu eşyanın tabiatına uygun bir yaklaşımla ele aldığımızda şu gerçeklerle karşılaşıyoruz:
16 Mayıs 1916 tarihli Sykes-Picot anlaşmasıyla parçalanıp birkaç devlete (Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün) bölünmeyi hiçbir Arap aydını veya siyasetçisi kabul etmez. Ancak şimdiye kadar bu parçalanmış Arap coğrafyasını birleştiren bir Arap lider de ortaya çıkmadı.
Panarabist radikal Arap milliyetçilerinin teorisini yaptıkları Mısır-Suriye, Irak-Suriye ve Lübnan-Suriye birliği çok kısa bir süre için hayata geçti ancak romantik bir millî hayal olarak kaldı.
Suriye’deki iktidarlar 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye ilhakına son yıllara kadar karşı çıktılar. Ders kitaplarında bile Hatay ili Suriye milli sınırları içinde gösterilip okutuldu. Esat-Erdoğan yakınlaşması neticesinde yakın dönemde Suriye haritasından kaldırıldı.
Mesele aynı zamanda yerleşik jeopolitik ortam ile güç ilişkileriyle ilgilidir. Nitekim Ermenistan milliyetçilerinin Kürdistan ve Anadolu’nun belli bölgelerini “Batı Ermenistan” diye adlandırıp hak iddia etmesi de saha gerçekliği ve bölgesel güç ilişkileri karşısında geçerlilik kazanamadı.
Keza 2003 yılında Saddam’ın devrilmesinin ardından Irak’taki Kürt liderleri Celal Talabani ile Mesut Barzani, bağımsız bir devlet kurmayı talep eden farklı Kürt siyasi ve aydın çevrelerinin girişimiyle toplanan bir milyondan fazla imzalı dilekçeyi kabul etmediler. Devlet yerine federasyon kurulmasına razı oldular. Çünkü ikisi de gerçekçi düşünüyorlardı. “Dönemin bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin bağımsız bir Kürdistan ilan edilmesine elverişli olmayacağını” açık açık söylediler.
Bu münasebetle bir anımı paylaşayım:
Saddam sonrası gelişmeleri değerlendirmek üzere İstanbul’a davet edilen İsrailli kadın Profesör Ofra Bengio, Almanya vatandaşı olmuş bir Arap profesör, İngiliz Kraliyeti ile bağlantılı bir kuruluşun görevlisi Kürt meselesini ele alırken şu ortak noktada buluştular: “Mevcut şartlar altında Irak’ta bir Kürt devleti kurulamaz, olsa olsa federal bir Kürt yönetimi tesis edilir!”
Her üç akademisyen de mensup oldukları ülkenin resmî tutumunu dile getiriyordu. Türkiye’deki iktidarı öven ve Kürt meselesine hiç değinmeyen Prof. Ofra Bengio (İbrahim Halil Baran, birkaç ay önce kendince “Kürtlerin Anası” diye tanımlamıştı Bengio'yu) bazı Türk yetkilileri ve entelektüelleri nezdinde toplantının yıldızı gibiydi. Kendisine “Kürt meselesinden hiç söz etmediniz” dediğimde yanıtı şöyle olmuştu:
“Biz Türkiye ile dost ve müttefikiz. PKK örgütüne karşı havadan ve karadan edindiğimiz istihbaratı da Türkiye ile paylaşıyoruz. Kürtlerden bahsedersem ülkem İsrail ile Türkiye’nin arası bozulur.”
Demem o ki, o tarihte uluslararası güçler strateji gereği bir Kürt devleti kurulmasından yana değillerdi. Bunu idrak eden Talabani ile Barzani, Kürt aydınlarının romantik hayallerinden ziyade saha gerçekliğinden yola çıkarak devlet kurmayı tercih etmemişlerdi.
Son yıllardaki gelişmelerden örnekleyerek Lozan’ı eleştiren Kürtlerin aslında anlaşmanın emrivaki sonuçlarını nasıl kabullendiklerini de dikkatinize sunacağım.
2017’de Barzani’nin başını çektiği kampanya neticesinde Kürt devleti kurulması hakkında bir referandum yapıldı. Iraklı Kürtlerin %92.73’ü “evet” diyerek bu projeyi onayladı. Ancak başını Türkiye’nin çektiği İran ve Irak üçlüsü, Kürdistan bölgesini siyasi, ekonomik ve askerî kuşatmaya aldılar. Kürtler, başta Kerkük olmak üzere denetimlerindeki birçok toprak parçasını ve siyasi kazanımlarını kaybettiler.
Daha yakından bakılacak olursa 2017 Referandumu dahi Lozan’da kabul edilen sınırları pratikte benimsemişti. Çünkü devlet yahut özerklik meselesini Irak millî sınırları içinde çözme yoluna gitmişti.
Barzani, Kürt devleti kurulacak mı yahut niçin kurulmuyor sorularına fazlasıyla muhatap olan bir şahsiyettir. Cevabı hep aynı olmuştur: “Her Kürdün rüyasında bir devlet vardır! Ancak hayatın gerçekliği farklıdır.”
PKK silah bırakma ve kendini feshetme münasebetiyle “ortak vatan” kavramını kullanmıştır. Örgüt lideri Öcalan’ın mektup ve mesajlarında da bu kavram sıkça geçmektedir. Bu durumda, “Vay Lozan dedi, vay 1924 Anayasası dedi, yok asimilasyon dedi” yolundaki kuruntu, endişe, polemik ve demagojilerin barışa, gerçek Türk-Kürt kardeşliğine, daha da önemlisi eşit demokratik-anayasal haklar temelinde yeni bir Türkiye inşa etme projesine yararı yoktur.
Demokrasi ve hukukun egemen olacağı bir Türkiye için Kürtlerin rolü
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “silah bırakmayı ve örgütün feshini” memnuniyetle karşılamasına rağmen hâlâ barış dilini kullanmıyor. Sürecin adı henüz konulmadı. Üstelik de Bahçeli ve Erdoğan ikilisi “Kürt meselesi” diye bir husustan hiç bahsetmiyorlar. Anlaşılan o ki demokrasi meselesiyle Kürt sorununun içkin ve diyalektik bağıntısını kurabilmiş değiller.
Bu ketumluk ve tereddüt hâli, insana şunu düşündürtüyor: “Erdoğan ayakta kalabilmek için otoriterliğe ağırlık verecektir.”
Soru şudur: “Erdoğan’ın güçlendirilmiş parlamenter sistemde yarı başkanlık sistemi tasavvuru mu var; yoksa Kürt meselesiyle Erdoğan’a ebedi başkanlık yolunu açacak yeni bir Anayasa’nın torba yasası paketi içinde onaylanması mı bekleniyor?”
Peki böyle bir durumda CHP ile DEM, Kürt sorununun çözümüne evet derken, yeni anayasa yapılmasına karşı çıktıklarında Erdoğan her iki partiyi (veya birini) de dışlayıp, “Bakın yan çizdiler, çözüm planımızı reddettiler” diyerek oyundan çekilip otoriter baskısını meşrulaştırmayı mı planlamaktadır?
Kürtlere gelince… Kürt siyasi hareketinin sıkça kullandığı “Demokratik Cumhuriyet” kavramı soyut olarak kulağa oldukça hoş geliyor. Ancak bu kavram, farklı Kürt kesimlerinin eleştiri ve önerilerini gönül rahatlığıyla kabul edebilecekleri bir projeye mi dayanıyor? Yoksa Kürt siyasi hareketi, öteden beri uyguladığı yöntemleri tek başına gerçekleştirmeyi mi düşünüyor?
Prof. Hamit Bozarslan’a tekrar başvuralım:
“Küresel deneyler birçok sorunun millî ölçekte değil, yerelde çözülebildiğini gösteriyor. Bunun iki yolu var: Ya ulusüstü denilen küresel kurumlar devreye girecektir yahut ulus altı organizasyon, mekanizma ve erkler sorunun çözümünü yüklenecektir.
Kürtler açısından yaşamsal olan ulusaltı kurum ve kuruluşların varlığı olacaktır. Bağlı olarak ulus altı sorunlar genel gidişatı belirleyecektir. Söz gelimi Kürtlerin yöneteceği belediyeler bu hususta hayati bir rol oynayacaktır. Meydan okumalar, eleştiriler, yönlendirme veya denetleme mekanizmaları kurulduğunda toplumsal ve kültürel açıdan yaşam kalitesi katılımcı temelde belirlenip geliştirilebilecektir.
Kürt belediyeciliği aynı zamanda Kürtlük kavramının kültürel anlamda düşünülmesi demektir. Mesela kültür merkezleri, çocuk kreşleri nasıl açılacak; buralarda hangi dil öğretilecek, kütüphane nasıl düşünülüp tasarlanacak; insanlığın, Türkiye’nin ve Kürtlerin iç çoğulculuğu böyle bir kütüphaneye nasıl yansıyacak? Trafik ışıklarında renklere göre ‘Lütfen geçiniz veya bekleyiniz!’ ibareleri nasıl formüle edilecek?
Bunlar, dünyanın her yerindeki yerel yönetimlerde olduğu gibi uluslaşma sürecindeki Kürtler açısından son derece önemli sorunlardır. Kürtlük kavramı bu ve benzeri şekillerde Kürt meselesine yansımış olacaktır.”
Bizce, yukarıda ayrıntısı verilen görüş ve sorular, modern zamanlarda sıkça kullanılan “organik iktidar” kavramıyla özdeşleşmektedir. Yani insanların yaşadıkları bölge, belde, mahalle ve semtlerde icraat yapılacak ve başkent gibi merkezlerde mümkün olmayan yüz yüze temaslar, istişareler, icraatlar gerçekleşecektir. Bu da temsili demokrasiden biraz daha ileri bir adım olacaktır.
Bu noktada yerel yöneticilere düşen şudur: Eleştiriye açık olmak, özeleştiri yapıp hesap verebilmek, geleceğin siyaseti ve boyutlarının nasıl olacağı, temsil edeceği insanlarla kazanacağı mevziler konusunda yeterli bir fikir ve perspektife sahip olmak.
Açılım, Lozan ve yerel yönetimler hususunu şimdilik burada sonlandıralım. Nasıl olsa gelecekte daha çok tartışacağız.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Faik Bulut
Araştırmacı gazeteci, yazar

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


