
Seni tanıyarak başlayalım, Fırat Keskin kimdir? Aposto!'da yayımladığı iki bülteni Rüzgâr Tüneli ve Otomotiv Dünyası okurlara neler anlatır?
Fırat Keskin, çocukluğundan beri arabaları çok seven, arabaları hobisi olarak belirlenmiş, 12 yaşındayken "Ben arabalarla ilgili bir iş yapacağım," diyen bir idealisttir. Hobisini mesleği hâline getirmiş her şanslı insan gibi sevdiği hobisi üzerine konuşmayı sever. Aposto! bünyesinde de yaptığı aslında tam olarak budur.
Rüzgâr Tüneli adlı bültenimde uzun yıllardır takip ettiğim Formula 1'i, Otomotiv Dünyası adlı bültenimdeyse mesleğim olan otomotivi dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum.
Formula 1’de haftalık yarış değerlendirmeleri, yarışa hazırlık yazıları, takımların teknik güncellemeleri gibi konuları anlatıyorum.
Otomotiv Dünyası biraz daha ilginç ilerleme eğiliminde olacak. Sektör bir değişimden ziyade bir dönüşümün eşiğinde. Burada oluşan bazı trendler ve projeksiyonlar gelecek açısından önemli olacak. Tabii geleceği takip ederken güncel konulardan da kopmamaya dikkat edeceğiz. İlginç konular çıkacak.
Kendini "hobisini meslek hâline getirmeyi başarmış nadir şanslı insanlardan" olarak tanımladığını gördük. Bu hobi ne zaman başladı ve ne zaman bir mesleğe dönüştü?
Dediğim gibi, 12 yaşında bu mesleği yapmayı kafaya koymuştum. Daha sonradan mühendislik okumam, üniversitedeki stajlarım, çalıştığım firma bu yönde atılmış adımlardı. Kurumsal hayattan ayrılıp kendi kurduğum şirketimde de “ağırlıklı olarak” otomotiv üzerine çalışmaya devam ediyorum. Yerli ve yabancı firmaların kalite sertifikalandırılmasına hazırlanması veya Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen yabancı firmalar için sektör analizi gibi konular üzerinde çalışıyorum. İşim proje bazlı olduğu için zaman zaman ortalıktan kaybolabiliyorum. Projeler biter bitmez yeniden ortaya çıkıyorum. Çalışmayı ve hobilerimi takip etmeyi hiçbir zaman bırakmıyorum. Ama evliliğim, çocuklarım, işim, dostlarım ve hobilerim arasında devamlı kurmak zorunda olduğum bir denge var. Yorucu ama keyif veren bir denge.
Peki yayıncılık? Bireysel yayıncılık yolculuğun nasıl şekillendi? Sektörel internet siteleri, Medium... Şimdiye kadar dâhil olduğun mecralar arasında Aposto!'yu nasıl bir yere koyuyorsun?
Bireysel yayıncılık nasıl şekillendi sorusunun yanıtı çok ilginç. Eşim ve arkadaşlarım beni “zorla” bu yola soktu desem yalan söylemiş olmam. İki yıl öncesine, yani 44 yaşıma kadar, sosyal medya, Wordpress ve Medium gibi platformlar benim için çöldeki “vaha halüsinasyonu” gibiydi. Daha da açmam gerekirse, “Uzakta sosyal medya diye bir konu var. Ama gerçekten var mı, yoksa bir halüsinasyon mu? Eğer vaha varsa da çölde, bu kadar sıcakta benim oraya ulaşacak enerjim ve zamanım var mı?” gibi yaklaştığım bir olaydı.
O yaşıma kadar ne Facebook hesabım ne Twitter hesabım ne Medium hesabım ne de herhangi bir sosyal medya hesabım vardı. Eşim ve Formula 1 yarışlarını birlikte seyrettiğim arkadaşlarım, “Bildiklerini sosyal medyada neden yazmıyorsun?” diye diye kafama bu işi soktular. Hatta tüm hesaplarımı onlar açtılar.
Zaman zaman acemiliklerim olsa da kısa sürede bu noktaya gelmek bana da ilginç geliyor açıkçası. İlginç bir macera oluyor. Aposto! da bu ilginç maceramın keyifli bir parçası oldu. Aposto!’yu çok seviyorum. Sık sık çevreme de ifade ettiğim üzere Aposto!, okuma alışkanlıklarımı değiştirdi. Günün hızlı akışında, çok zaman kaybetmeden, Aposto! bültenlerinde aradığım hemen hemen her konuyla ilgili çok doyurucu bilgiler bulabiliyorum. Size gün içinde direnç ve sağlık veren, pek çok vitamini aynı anda aldığınız bir vitamin hapı gibi. Sabahleyin vitaminimi içip güne öyle başlıyorum. Keyifli oluyor.
Türkiye'deki F1 kültürüne dair biraz gözlem duymak isteriz. Hatrı sayılır bir izleyicisi var mı sence? Doğrusu biz senin yazılarına gelen Twitter etkileşimlerini görünce Türkiye'de F1'e dair umutlanıyoruz, oldukça sıkı bir takipçi kitlen olduğunu görüyoruz.
Türkiye’de Formula 1’e büyük bir açlık var. Takip edenlerin sayısı oldukça fazla. Güzel sorular geliyor, cevaplamaktan keyif alıyorum. Takip eden ve sorular soran kitlemin %99,99’undan memnunum.
Sıkıntılar yok mu? Mutlaka var. İlk sıkıntı ülkemizde düzenlenen yarışlara ilgi konusunda yaşanıyor. Yarışları televizyondan seyrediyoruz ama piste gitmeyi sevmiyoruz. Futbol veya basketbol maçında tribüne gitmeyi de pek sevmiyoruz (şampiyonluk mücadeleleri haricinde). Biraz üşengeç bir yapımız var. Hatta tuttuğumuz takım şampiyonada geriye düşmüşse televizyondan bile takip etmiyoruz. Küsüyoruz, duygusalız, bazen o spora olan sevgimiz değil, belli bir takıma olan sevgimiz ağır basıyor.
Elbette yarışın ülkemizde düzenlendiği son sezonlarda, yarışın pistten seyredilmemesinde ekonomik koşullar da etkiliydi. Ama ekonomik koşulların nispeten iyi olduğu dönemde de seyirci sayısı yeterli değildi. Formula 1’in ülkemizden ayrılmasında bu durum da etkiliydi. Alonso’nun, bomboş tribünler önünde yapılan bir cuma antrenman seansından sonraki demecini hiç unutmam: “Bu spor taraftarlarla güzel. Tribünler boş olduğunda spora yeteri kadar ilgi olmadığı düşünerek hepimiz üzülüyoruz. Bu spora aç olan ülkeleri tercih etmeliyiz belki de,” demişti. Sonra da Formula 1 ülkemizden gitti. Formula 1 ülkemizden Alonso nedeniyle gitti demiyorum ama belli ki bu söz, Formula 1 camiasının genel düşüncesiymiş.
İkinci sıkıntı takım taraftarı olmakla ilgili. Takım taraftarı olmakla spor taraftarı olmak arasında büyük bir uçurum var bence. Özellikle gençliğimde, takım tuttuğum dönemde çoğu zaman objektif değildim. Sonra takım tutmayı bıraktım. Son 20 yıldır kendimi herhangi bir takımın taraftarı olarak görmüyorum. Spor taraftarı olarak sporda iyi gördüğüm ve kötü gördüğüm ögelerle ilgili yazıyorum. Böyle daha çok keyif alıyorum. Bazen ülkemizde “iyiye iyi, kötüye kötü” demek çok zor. Ama bu durum ülkenin genel ikliminde böyle, Formula 1 özelinde olduğunu söyleyemem.
Tüm olumsuzluklara rağmen bu sporu yakından takip eden güzel bir kitle var. Motor sporları kültürü sağlam temeller üzerine oturacak diye düşünüyorum. Böyle düşünmemin nedenlerinden biri, Formula 1 takımlarında çalışmayı hedefleyen bir kitle oluşmaya başladı. Üniversitelerde Formula 1’de çalışabilecekleri bölümleri seçen, kariyerlerini bu spor üzerine kurmak isteyen gençler var. Bunu hayal edip bana bu yönde sorular soruyorlar. Bu da Formula 1 ile ilgili büyük bir öğrenme açlığı olduğunu gösteriyor.
Gençlerin bu çabalarına sadece hayal deyip geçmemek lazım, her şey hayal etmekle başlar.
Çağrışımları seviyoruz. Üç maddeye, üç kısa çağrışım yanıtı bekliyoruz:
- Pit stop: Pit stop’lardaki son 30 yıldaki gelişim, Formula 1’deki son 30 yıldaki gelişimin aynası. Çoğunlukla yarışın kader anlarından.
- Henry Ford: Pes etmeyen dâhi. Otomobili gerçek anlamda bize hediye eden kişi. Sadece sektörü değil, dünyayı değiştiren adam.
- Imola: Formula 1’in yakın tarihinin kaderini belirleyen pist. Kötü anılar.
Rüzgâr Tüneli'ne buradan, Otomotiv Dünyası'na buradan kayıt olabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Platformun yenileri ve editörlerin favorileri burada ☝️
24 Nis 2021

YAZARLAR

Editörün Seçkisi
Aposto'da öne çıkan çıkan yayınlar ve içerik derlemeleri.
İLGİLİ OKUMALAR


