Metinlerarası Zihin Akışı

Edebiyattan kopamadığım, içine daha çok sızmaya, öğrenmeye çalıştığım bir dönemdeyim. Bazı yazarlarla yeni yeni bağlar kurup onların anlam dünyalarını keşfetmeye, türlü tahminlerle kendime oyunlu zamanlar kurmaya çalışıyorum.

Görsel: Gaia Dergi
Bu günlerde sevgili Irmak Zileli o yazarlardan bir tanesi. Son birkaç günümün edebiyat ve müzik bağlantısıyla geçmesine kapı aralayan ise, kendisinin “Son Bakış” isimli ödüllü romanı. Zileli’nin bu romanıyla ilgili çok sayıda röportajı, sosyal medyada okuruyla buluşan inceleme türünden sohbeti mevcut. Kolaylıkla bulmanız mümkün. Ben yine de umuyorum kendi deneyimim ve kabaran iştahımdan bahsederken herhangi bir şeyin sürprizini kaçırmam.
Son Bakış; göçmen bir kadın olan Tina’nın, ölmeye düştüğü ve ölüme uzanıştaki son birkaç dakikasının, o dakikaların bir zihin akışının romanı. Zileli, duyduğu gerçek bir olaydan hareketle bu romanı yazıyor. Türkiyeli olmayan ev içi emekçisi bir kadın, bir gün anahtarı almayı unutarak evden çıkıyor. Anahtarı unuttuğunu söylemeye korktuğundan çatıdan kapısını kapadığı eve girmeye çalışırken düşüp hayatını kaybediyor. Yazarın kendi sözleriyle, bir korkunun bir insanı nasıl pisi pisine ölüme götürdüğünü düşünmek, onu kafasından çıkaramamak bu romanı yazdırıyor. Irmak Zileli’nin işlediği “korku” kavramı tahmin edeceğiniz üzere katmanları derin, kişinin belleğine ve oradan hareketle içinden çıktığı topluma kadar uzanıyor. Bunu yaparken de okuyucunun başka başka yerlerden dönüp kendine bakmasını sağlıyor. Yani, okuduğumuz roman Tina’nın birey belleğinden onu var eden aileye, topluma, geldiği yer olan dilini pek bilmediği ülkenin de - Türkiye - belleğine, bireylerine, gündelik ritmine uzanırken başka birçok kavramı da bizlere hatırlatıyor.
Hikâyenin, anlatının çarpıcılığı yanında, beni etkileyen nokta; Tina’yla beraber çıktığımız yolculuğun çok yönlülüğü ve o zihin yolculuğunun bir şarkıyla örülmesi, iç içe geçmesi… Sürprizini bozmak istemem, romanı okumanızı çok isterim, şarkı birçoğumuzun hayatının bir döneminden geçmiş belki bazı anılara, mahallere ses olmuş bir parça. Sanırım parçanın bende de öyle bir yeri olduğundan, okuma deneyimim boyunca önce şöyle bir arada söz etme sanıp kondurmadım, sonra tatlı bir şaşkınlık ile o şarkı süresi kadar verdiğim molalarla ilişkili başka şeyler düşündüm durdum. İş bu yazıya kadar geldi düşünün. Bence zaten iyi bir metnin, sanat ürününün başarısı da burada. Sizde iştah yaratması, "acaba"arla başlayan yeni merak kapıları açtırması ve bol bol not aldırması.
Ben de roman karakterinin belleğinin bir şarkıyla iç içe nasıl geçtiğini okur olarak deneyimleyince, edebiyat ve müzik başlığı etrafında yeniden düşünmeye, bakınmaya başladım. Unutmadan… Diyeceksiniz ki edebiyat dünyaları bir şarkı süresinde ordan oraya yürüyen karakterlerle, müzikal terimlerle açılan bölüm başlıklarıyla, metne geçmiş müziklerle müziğe geçmiş metinlerle ya da türlü müzikolojik hikâye ve karakterlerle dolu. Evet, öyle… Ama Son Bakış’ın benim açımdan etkileyiciği, okur olarak bana geniş bir düşün alanı bırakması ve "bak şimdi ben bir şarkı kullanacağım burada" diye gözüme sokmadan hikâye ve karakterin zihninde o parçayı anılarla, bildiğimiz soundun vurgularıyla karakterin duygu durumunu iç içe geçirmesinde. Elbette okur olarak neyi sevdiğimiz, nasıl bir ruh hâliyle okuduğumuz da önemli bu tavlanmalarda. Bu, bu okuma deneyimimin bende bıraktığı… Bir de kendi okurluk deneyimimce, müziğin bir metne sızışını çoğunlukla zorlama bulmuşumdur. Sayılı metnin bunu başarılı, ayarında yaptığını ve kendinden bahsettirdiğini düşünüyorum. Yani bir albümü metin dolayısıyla ya da bir metni o şarkı dolayısıyla deneyimlemek… Okur olarak çok müzikli bir bilgiye boğulmayı da şöyle bir gözümüze çarpıp geçen yüzeyde kalmış öğeleri de romanın ruhuna yakıştıramamışımdır. Dolayısıyla, beni heyecanlandıran bu okuma deneyimi, epeydir böyle bir yerden tavlanmamış olduğumu da hatırlattı.
Kitaba dönecek olursam, Zileli’nin Son Bakış’ında, şarkı hepimizce farklı olan okuma süresini sanki o parçanın belirli olan süresiyle eşitliyor. Yani Tina’nın zihninden kopamadığımız için şarkının ritmine yaklaştırılıyoruz, buna davet ediliyoruz. Elbette bir parça süresinde o kitabı bitirmiyoruz, demek istediğim bu davetle kitap bittiğinde hikâyeyi o zaman diliminde olan bir olay olarak hatırladığımız. Hatta belki artık o zihnin dışında, içeride ne aktığından habersiz, yeni sorularla karakteri düşünüp kitabı bir sound etrafında düşündüğümüz... Bir anlamda okuyuculuk ve dinleyicilik deneyimlerimiz buluşturuluyor. İşte burada disiplinler / metinler arasılık yeniden aklıma düşüyor ve bu parçanın benim zihnimde yeni bir anlamı, belleğimde işaret ettiği başka imgeler beliriyor. Bir şarkının bizde kaç farklı mekânı, kaç farklı imgesi ve duygusu olabilir?
John Berger, “Şarkıya Dair Notlar” isimli denemesinde; “…Bir şarkı söylendiğinde ve çalındığında beden kazanır. Bunu da mevcut bedenlere el koyup onlara kısa süreliğine sahip olarak yapar. Dik tutularak çalınan kontrbasın bedenine, bir ağızın önünde kuşlar gibi uçuşan, inip kalkan bir elin içindeki mızıkanın bedenine ya da gümbür gümbür çalan davulcunun gövdesine. Şarkı tekrar tekrar şarkıcının bedenini ele geçirir. Ardından da şarkıyı dinleyen, ona mimikleriyle tepki veren, geçmişi hatırlayan ve geleceği hayal eden dinleyicilerin bedenlerini. Bir şarkı, ele geçirdiği bedenlerden farklı olarak zaman ve mekân içinde sabitlenmiş değildir. Şarkı geçmiş tecrübeleri anlatır. …” ** der.
İşte biz de okur olarak, "bir şarkı Tina’nın belleğiyle nasıl yeniden beden bulur, bir zihin o şarkıyı geçmişten nasıl geri çağırır, nasıl yeniden mekânsallaşır ve bizde yeni bir anlatıya dönüşür"ü deneyimliyoruz. Roman, bu içe içe geçirilmişlikten başka, göçmen olmayı, evi aramayı, evi düşünmeyi, korkunun iktidarını, kadın olmayı, sanatla ve müzikle hayata bağlanma çabasını dönüp dönüp düşündürtüyor. Yani yeni okumalara kapı aralatacak, yeni meselelere davet çıkaracak türden…
Buradan hareketle, edebiyat alanında da müzikoloji alanında da müziğin içindeki edebiyata, edebiyatın içine sızan müziğe ya da birbirine aktarılmış yeniden üretimlere dair yapılan çalışmalar gittikçe zenginleşiyor, çoğalıyor. Okullarla resmî ilişkim kesildiğinden bu yana akademik okumalardan fırsat bulamadığım okumalara daha çok iştah kabartmış durumdayım. Akademik okumalar daha kişisel meraklarıma hizmet eder hâle geldi. Yine de kendimce dengesini tutturmaya çalıştığım okumalarımın bana verdiği sezgiye dayanarak her iki alanın da kavramları inceleyiş, metinleri işleyiş bakımından farklılaşmaya, deneyselliğe daha açık hâle geldiğini düşünüyorum.
Başlık böyle büyük olunca, büyük büyük şeyler söylemekten imtina ederim. O yüzden anlatıların bize açtığı, açabileceği kapılar üzerinden ve Son Bakış romanının bende araladıklarıyla denk geldiğim, merak kabartan bir iki çalışmayı naçizane paylaşmak istiyorum.
İlk paylaşmak istediğim çalışma bir yüksek lisans tezi ve edebiyat alanından geliyor. Mert Ekrem Ünver’in “Edebiyatın Müzikleştirilmesinde Medyalararası” isimli çalışması Ağustos ayında İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi’nin Edebiyat Bölümü'nde sunulmuş. Kuramsal olarak bize medyalarasılığı hangi kavramlar etrafında düşünebileceğimizi anlattıktan sonra, edebiyatın müzikselleşmesi üzerine dünyadan iki örnek ile metinsel bir karşılaştırma yapıyor ve son olarak da Türkiye edebiyatından önemli şiirlerin müziğe aktarımını inceliyor.
Ünver’in Dünya edebiyatından verdiği örneklerin ilki, benim de hayranı olduğum “Camel”ın “The Snow Goose” albümü ve esinlendiği Paul Gallico’nun "Kar Kazı" metninin karşılaştırmalı incelemesi. Grubun yeniden bu albümü çalarak tura çıktığı günlerde performansı yakalamam, metnin peşine düşmem ve Türkçeye ilk çeviren olan Sevim Raşa ile buluşmam, gibi kişisel anılar Ünver’in incelemesini benim açımdan daha ilgi çekici kıldı. Profesyonel bir gözün incelemesiyle edebi metnin müziğe aktarımına yönelik farklı bir okuma şansı sundu. Yine de müzikolojik bir iş birliği ile bu yaklaşım, daha fazla müzikal incelemeyle nasıl daha da zenginleşirdi diye düşünmeden edemedim. Çalışmanın diğer örneği ise; yine metnin müziğe aktarımı odağında Dalton Trumbo’nun Johnny Got His Gun’ı ve Metallica’nın “One” parçası… Aynı merak ve soru işareti ile parçayı tekrar tekrar çalışmanın sunduğu kavramlarla dinlemek güzel bir meşguliyet oldu. Elbette birçok yerde yazılıp çizildiği gibi benim de iki farklı üretim biçiminde, hikâyeler aynı ya da benzer yerlere işaret etse de okuyucu / dinleyici olarak deneyimde yaşadığımız farklılıklar, kafamda döndü durdu.
Bir hikâyeye, anlatıya ayırdığımız zaman, onunla zaman geçirme biçimimiz hepimiz için farklı. Zaman açısından müzik daha belirgin bir süre biçse bile dinleyiciliklerimiz de bir o kadar farklı. O güne kadar tükettiğimiz bize has ses havuzunun karakteristiğinden, psikolojik durumumuza, kendimizi kimliklendiriş biçimimize, içinden çıktığımız aileye, topluma, kültüre, birçok etmene bağlı bu farklılık… O yüzden bu tez çalışmasının sunduğu karşılaştırma, kendi söylemiyle anlatıların “medyalararasılığı” ve onun işleniş biçimleri, Irmak Zileli’nin Son Bakış romanı, bizde bir hikâyeyi / anlatıyı kaç farklı ağa bağlayabilir, sizleri de biraz kurcalasın istedim. Zira edebiyatın üreticilerini, okurluğu, müzik araştırmacılarını, müzisyenleri aynı köprüde düşününce örneklerin çokluğu inanılmaz… Milan Kundera’nın müzikolojiden geçen yolu, Murakami’nin okurun gözüne sokmaktan çekinmediği müzik aşkı, Bob Dylan’ın Nobel Edebiyat ödüllü bir müzisyen oluşu, şiirlerin şarkılaşması onları bir yerden sonra ve bazen sadece şarkı sözü olarak bilmemiz (Yeni Türkü ve Murathan Mungan işbirlikleri gelir hemen akla) ya da halk ozanlarının ilahileşen dörtlükleri… Dünyadan ve Türkiye’den aklıma gelen gelmeyen çoğaltabileceğimiz bir dünya örnek…
Edebiyat tarafından müziğe dokunma işine devam ederken, bir de Uğur Morkaya ile yapılmış bir röportajı paylaşayım sizlerle. Yeni bir röportaj değil… Kendisiyle “İçimde Bir Ses Kaldı” isimli öykü kitabı etrafında müzik ve edebiyat konuşulmuş. Öykü kitabına erişip henüz okumuş değilim, ama bu röportajla yazar olanın gözünden müzik ile edebiyatın ilişkisini güzel örneklerle ele aldıklarını düşünüyorum. Hem benim aklıma gelmemiş örnekleri de bu röportaj çoğaltmış olur böylece. Röportajı okumak için, buraya tıklayabilirsiniz.
Son olarak naçizane bir öneriyi de müzikoloji bakışından iliştirmek isterim. Hem bizim “Herkes için Etno/Müzikoloji” serimizde konuk ettiğimiz hem de yukarıda sözünü etmeye çalıştığım Mert Ekrem Ünver’in de referans gösterdiği Ozan Baysal ve Elif Özen'in ortak çalışması olan “Mevlevi Ayinlerinde ‘Söz Boyama’ İzleri” isimli makale. Bu çalışmada da müziğin söze anlamsal olarak uyumlu hâle gelmek için, melodik ve ritmik açıdan nasıl davrandığını tarihsel, kuramsal, teorik inceleme ve örneklerle okuyoruz. Ozan Baysal ile olan bölümüzü hatırlamak, müziğin o bizi pek korkutan teorisini nasıl gördüğünü hatırlamak için buraya bakabilirsiniz.
Tüm bunların toplamında, melodinin, ritmik yapıların algılamada ve anımsamadaki etkisinin önemi, farklı disiplinlerde ve disiplinler arası birçok çalışmada ne çok vurgulanmış yeniden hatırlıyorum. Sanıyorum, “bellek” hepimizin ortak noktası ve bu yüzden de farklı metinlerin iç içeliğine; hikâyelerin, anlatıların ve çok katmanlı hafızanın devamlılığı, oradan yenilerini var edebilmemiz, farkına varmadıklarımızı bulup çıkarabilmemiz için, ihtiyacımız var.
Son olarak, Son Bakış’ı yeniden hatırlatıp yazarın kendi hazırladığı çalma listesini de buraya bırakayım. Son Bakış, eminim başka okurları başka başka yerlerden yakalayacak, başka okumalar yaptıracaktır. Eliniz gider, yazıp paylaşırsanız mutlu olurum.
Herkese, iyi okumalar ve dinlemeler olsun…
**: John Berger, Hoş Beş, Metis Yayınları, 2016 (çevirenler: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tuğçe Hakarar
Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular
Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR




