
Böyle çok temel konularda "neden" sorusu sorulduğunda aklıma hep Cem Yılmaz'ın çok eski neden mizah videosu gelir. Orhan Pamuk için bu neden sorusunu sormak istedim ama en çok da kendime.
Nobel iyidir kötüdür, verilme gerekçeleri şöyledir böyledir, evet olabilir. Ama her ne olursa olsun sonuçta büyük bir ödül olduğunu düşünüyorum hâlâ. Mesela bir okur olarak Annie Ernaux okumayacak mıyım, elbette hem de büyük bir merakla! O yüzden Orhan Pamuk'un bu ay ödül yine konuşulurken aklıma gelmesi kaçınılmaz oldu.
Benim Orhan Pamuk ile tanışmam çok çok yeni. Onunla ilk kez 2020 yılında Beyaz Kale ile tanıştım. Hissettiklerimi bugün şu an bile çok net hatırlayabiliyorum. Çarpılmıştım, inanılmaz etkilenmiştim.
Pamuk, 2006 yılında Nobel ödülünü kazanıyor ve ben -iyi bir okur olduğunu düşünen ben- onu 2020 yılında ilk kez okuyorum. Bu kadar etkilenme sebebim belki de buydu. Pamuk'a karşı nedenini hiç bilmediğim anlamsız bir önyargı taşıyordum. Ve sonradan düşündüğümde bunun en büyük sebebinin medya olduğunu fark ettim. 2005 yılında Pamuk hakkında büyük tartışmaların döndüğü zamanlar 17 yaşımdaydım. Zamanımın büyük bir kısmını Harry Potter okuyarak ve ders çalışarak geçiriyordum. O tarihlerde herhangi bir haberin içeriğine farklı açılardan bakma ya da teyit etme gibi bir alışkanlığımız olmadığı için gösterilen her şeyin tamamen doğru olduğuna dair bir güvenimiz vardı. Ve Orhan Pamuk sevgili medyamıza göre tuhaf biriydi. Ya da kötü. Sonra ödül kazandı. Onu kazanması da çok beğenilmedi. Yeterince kıymetli bulunmadı. Ve sonra da kitap satışları arttığı için her yerde onu görmeye başladık. Yani aynı anda hem çok popüler hem de "öcü" biri oldu, dış dünyadan zihinlerimizi işgal eden tüm haberlere göre. Böyle böyle yazara olan ilgim kendi bağımsız fikrim oluşamadan baltalanmış oldu. Yapılması gereken okuyup kendi fikirlerimi oluşturmaktı. Yapmadım. Uzak kalmayı, okumamayı tercih ettim. Ama bu özellikle yapılmış bir tercih değildi.
2020 yılında Beyaz Kale ile tanışmam da özellikle yapılmış bir seçim değildi. İlk kez okuyacağım için ilk yıllarında yazılmış ve görece az hacimli bir kitabıyla başlayayım diye düşündüm. Ve o da nesi! İlk tercihim olmayacak bir dönem, padişahlar ve Osmanlı İmparatorluğu hakkında neredeyse ilk kez kurgu bir şeyler okuyorum, bu okuduğuma bayılıyorum ve o şeyin yazarı Türkiye'den neredeyse aforoz edilmiş durumda? Bu anlamsız çelişkinin de beni çok etkilediğini hatırlıyorum.

kaynak: oggito.com
Orhan Pamuk'la serüvenim elbette Beyaz Kale ile sınırlı kalmadı. Herkes gibi ben de Kara Kitap'tan artık bağımsızlaşarak özerkliğini ilan eden "Boğazın Suları Çekildiği Zaman" bölümünü unutamayanlardanım. Bu romanı okuduktan sonra Orhan Pamuk için yapılan burjuva romancısı eleştirilerini anlamadığımı da söylemek isterim aslında. Bu eleştiri yersiz hatta komik; bana kalırsa Pamuk'un alametifarikası İstanbullu, varlıklı bir aileden geliyor olması ve bu yaşantıyı harika bir şekilde aktarabilmesi.
Aklıma Yaşar Kemal ve ona sorulan bir soru geldi. Çok sevdiğim Kemal'in bir röportajından şu alıntıyı yapmak istiyorum.
"Amerika’da katıldığım bir konferansta dinleyiciler arasından büyük bir yazar 'Neden hep Çukurova’yı yazıyorsun?' dedi. 'Ben sadece Çukurova’yı yazmıyorum ki' dedim. Durdum bekledim. 'Neyi yazıyorsun başka?' dedi. 'Hayır, Çukurova’yı yalnız ben yazmıyorum. Tolstoy yazıyor, Dostoyevski yazıyor.' Çukurova’sını yazmayan hiçbir yazar büyük romancı olamaz. Hatta ben yazarım diyorsa da, yazar değildir. Ben Çukurova’yı herkes kadar yazdım. Stendhal da kendi Çukurova’sını yazmıştır."
Nişantaşı'nda doğup büyüyen ve kendisine dünyanın neresinde yaşamak isterdin diye sorulduğunda İstanbul diyen Orhan Pamuk elbette İstanbul hakkında yazacaktır. Ya da İstanbul'un varlıklı kesiminin hayatından bahsedecektir. Hatta iyi ki ve ne mutlu ki İstanbul'u böylesine güzel yazabilmektedir. Yazarlığa başladığında en popüler roman türünün köy romanı olduğunu ve şehir hakkında yazılmasının romandan sayılmadığını söylüyor Pamuk. Amerikalı eleştirmenlerin kendisi hakkında söylediği "nostalji küratörü" edasıyla İstanbul'u didik didik etmesinin -hem eski hem yeni hâliyle üstelik- paha biçilemez olduğunu düşünüyorum. Victor Hugo'nun Sefiller'de Paris'in kanalizasyonlarını sayfalarca, uzun uzun anlatması ve Notre Dame'ın Kamburu'nda eski Paris'i, haritasını okurun bile çıkarabileceği kadar aktarması edebiyat dünyasında nasıl da eşsiz bulunur örneğin. Ya da hepimiz bir Rus kadar St. Petersburg'a hakimiz. Birinin aynı şeyi İstanbul için yapmasından büyük bir haz duyuyorum.

kaynak: www.lindiceonline.com
Orhan Pamuk'la ilgili hoşuma giden başka bir şey ise açık sözlülükle edebiyatında kimlerden ve hangi eserlerden etkilendiğini söylüyor oluşu sanırım. Cevdet Bey ve Oğulları ile Thomas Mann'ın Buddenbrooklar romanı arasında çok ciddi benzerlikler olduğuna dair yorumlar ve eleştiriler görmüştüm okumadan önce. Bunun üzerine eserleri peş peşe okuyup kendi fikrimi edinmek istedim. Bir defa, ikisi de harika romanlar. Ve evet benzerlikler var. Hoşuma giden kısım ise şu; Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları'na 2010 yılında "Ülke, Aile, Roman" başlıklı bir sonsöz yazıyor. Sonsözde kendi inatçılığı yüzünden bu romanın çok az dile çevrildiğini söylüyor.
"Buddenbrook'un tıpkı Anna Karenina gibi romanıma örneklik ettiğini okura hatırlatmak için yazıyorum. Ama benim romanım, Mann'ın romanı gibi yalnızca bir ailenin değil, tıpkı Anna Karenina gibi doğrudan bütün bir toplumun resmi olma amacını da taşıyordu. Bu yüzden romanıma Ankara'da geçen bölümler de ekledim. 'Anna Karenina'da Petersburg ve Moskova ve hatta köy sahneleri olduğu gibi, benim romanımın da hem İstanbul'da hem Ankara'da hem de Kemah'ta geçen sahneleri var!' diye çocukça düşündüğümü hatırlıyorum... Avrupa'nın 'aile romanı' dediği şeyi taklit ettiği ve tabii ilk romanım olduğu için bende belli belirsiz bir utanma duygusu uyandıran Cevdet Bey ve Oğulları'nın en içten ve doğru yanının; Ankara'nın askerlerini, devletin ezici ve hoşgörüsüz güçlerini İstanbul'daki günlük hayatta karanlık ve korkutucu bir duygu olarak hissetmek olduğunu düşünüyorum şimdi."
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş


