NESNELERDEN KALP KIRIKLIĞINA ORADAN DA İSTANBUL’A

Müze içinde roman, roman içinde müze… Pamuk’un kutuları içinden eski İstanbul’a, satırları ile de Füsun ile Kemal’in aşkına ortak oluyoruz bu hafta!
NESNELERDEN KALP KIRIKLIĞINA ORADAN DA İSTANBUL’A

Masumiyet Müzesi Manifestosu” ile başlayalım bu müze-roman’ı anlatmaya.

 “Masumiyet Müzesi, edebî bir metnin mekânlaştığı bir roman, zamanın mekânlaştığı bir müzedir. Avangard duruşuyla, romanın akışı içinde dile getirilen müze ve müzeciliğe dair farklı fikirlerin okura/müzegezere sunulmasıyla manifesto niteliği taşıyan -ve bunu hak eden- bir yaratıdır.”

Ben o maddelerden müzeyi en iyi anlattığını düşündüğüm birkaç tanesini kullanmak istedim, bu manifesto müze ve roman arasındaki bağı kurmanın en kısa ve gerçek yolu.

  1. Masumiyet Müzesi, aşkından müze yaratan bir adamın müzesidir. 21
  2. Masumiyet Müzesi, ölenle yaşamak içindir. (MM: 556)
  3. Masumiyet Müzesi, “Zaman’ın Mekân’a dönüştüğü yer”dir. (MM: 564)
  4. Masumiyet Müzesi, müze kataloğu, bir roman şeklinde olan ilk müzedir.

 

“Demek ki, kalbimiz kırılmadan şeylerin sırrını anlamamıza imkân yoktur.” 

derken Pamuk, eşyalara yüklediğimiz o derin anlamların içinde aslında anlatılması zor duygularımızın yattığını anlatmak istiyormuş. İstanbul’un, topluma uyumlu olma çabasının, aşk acısının, hayatta bir kadın olarak ayakta kalabilme mücadelesinin yaşattığı bu yorgunluğu saklıyor etrafımızdaki eşyalar.

 Orhan Pamuk, yarattığı Kemal karakteri üzerinden eşyalar aracılığıyla doğduğu İstanbul’u, bir dönemin kültürünü ve kendi geçmişini kutuların içine kurduğu kompozisyonlarda saklıyor, nesneler aracılığıyla geçmişi yeniden kurarak unutulma eylemine de karşı çıkıyor diyebiliriz. Masumiyet Müzesi, İstanbul’un 30 yıllık kültür birikiminin ve hatıraların yok olmasına karşı, onların geleceğini koruma iç güdüsü ile yaratılıyor.

Peki neden eşyalar? 

Çünkü, insan, eşyaları asıl işlevlerinden soyutlayarak, onlara kişisel anlamlar yükleyebilir. Dilediği gibi isimlendirip, kullanıp, yüklediği anlamlarla beraber saklayabilir. Yıllarca devam eden biriktirme, koleksiyon yapmaeyleminin çıkış noktası da bu aslında, nesnelere yüklenen anlamı koruyarak onları var etmek.

Pamuk’un yarattığı bu müze, gezdiğimiz klasik müzelerin dışında, daha kişisel, yaşanmışlıklarıyla bizi daha çok içine alıyor… Her bir kutunun içindeki eşyalar taşıdıkları anlama göre oraya en küçük köşelerinde bile birbirinden özel detaylar saklayarak yerleştirilmiş. İşte tam bu noktada kişisel müzenin doğuş hikayesini ele almakta da fayda var. Daha önce hiç karşılaşmadığım bir yapı bu, kutular üzerinden bir müze yaratmak…

Müze konseptinde kullanılan kutu fikri, kaynağını Dadaizmin öncülerinden Duchamp’tan alıyor demek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Çünkü Duchamp bu fikri bir el çantasının içine sığdırdığı seyyar müze projesi “La Boîte-en-valise’i ile yaratıyor ilk olarak. Valizinin içinde doldurduğu eşyaları sergiliyor. Dadaizm ve sürrealizm akımları da gündelik hayatta kullandığımız nesnelerle “sıradan olandaki sıradışılığı” keşfederek eşyalara olduklarından çok daha fazla anlam yüklemeye başlıyorlar.

1960'li yıllarda ortaya çıkan Fluxus hareketi de bu anlayışı, hazır-nesne kullanım tekniklerine yeni bir bakış getirerek sürdürüyor. Pamuk’un etkilendiği isimlerden biri olan Spoerri’nin en önemli projesi “Le Musée sentimental’ e de ilham veriyor. Duygusal Müze de hem kenti ele alışı hem de eşya sergileme yöntemiyle Pamuk’a ilham oluyor.

“Unuttuğumuz ve unuttuğumuzu bile bilmediğimiz şeyleri hatırlamak için bir tek eşya yetmiştir.”

Masumiyet Müzesi, hem roman hem de bir müze olarak konusunu bir aşk hikâyesinden alıyormuş gibi gözükse de aslında bence bu bir İstanbul romanı, Kemal’in kendini arayışını , Orhan Pamuk’un ise kendini sanatçı olarak ortaya koyduğu bir roman diyebiliriz.

Pamuk, “Edebiyatta yaratıcılık, daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirmekle başlar.” derken müzenin de çok önceden haberini vermiş aslında. İlk kez resimler veya sözcükler yerine kendi kurgusu ve yaratısı olan kutularla karşılaşıyoruz. Gündelik hayatla sanatı bir araya getirerek, diş fırçası, bilet, dönem eşyaları gibi her gün kullandığımız objeler üzerinden hem İstanbul’u hem aşk hikâyesini anlatırken Pamuk, aslında satır aralarında kendi hikâyesini de anlatıyor bize. Bu romanı okuma sürecimde sıkı bir Pamuk okuyucusu olarak bu ipuçların izinden gitmek oldukça keyifliydi. Pamuk’un hayatını geçirdiği İstanbul semtleri ve kültürünün yanında, ailesinden, kalma eşyalar ve eski fotoğraflar da müzede yerini alıyor.

Kaybettiğimiz masumiyetin izinde…

Masumiyet Müzesi, toplumun iki farklı sınıfı üzerinden panoramik bir İstanbul eleştirisi sunmakla beraber hem bireysel hem de toplumsal açıdan kabul gören kalıpları da sorgulayan bir kurgu sunuyor. O dönemde toplumun cinsellik algısı büyük oranla baskılar ve yasaklamalardan ibaret olduğunu Füsun’u ölüme getiren yoldan gazete haberlerinde kadınların anlatılma biçimine uzanan geniş bir yelpazede görebiliyoruz. Kemal de her ne kadar Avrupalı, medeni bir karakter olarak karşımıza çıksa bu kalıpların içine sıkışıp kalıyor. Karakterleri bu denli gerçek kılan nokta da işte burada, kusurlarıyla bu kadar kanlı canlı karşımızda olmaları.

Romanın anlatılan zamanı geriye gidişlerle zaman zaman genişlese de, romanda olaylar 1975 ile 2007 yılları arasında gerçekleşiyor. Haberlerle, gazetelerle ve lokantalarla o dönemin ve İstanbul’un içinden o dönemin yaşam tarzı ve gündelik yaşam ayrıntıları, hafıza mekanları tüm detaylarıyla yer alıyor. Masumiyet Müzesi, bir dönemin toplumsal ve kültürel yapısını görsellikle birleştirerek sunuyor bize. Kitabın içinden çıkan müzeye giriş bileti diğer yandan zamanda yolculuk bileti tadında…Anlatılan dönemin kültürel kodları, müzede eşyalarla oluşturulan kompozisyonlar ve fotoğraflar ile aktarılıyor. O dönem herkesin evinde bulunan köpek bibloları gibi oldukça sıradan ama ince detaylar Masumiyet Müzesi’nin İstanbul’un o dönemki yapısı, kuralları ve dönüşümüne dair bir temsile dönüşmesini sağlıyor.

Bireysel anılarına dayanarak Pamuk, dönemin Türk sosyete çevresine dair gözlemlere ve dönemin önemli hafıza mekanlarına da yer veriyor. Ve tüm bu gerçekliği Kemal’in kendini arayışıyla beraber Cihangir ve Çukurcuma’nın ara sokaklarında gezindirerek yapıyor sanki Kemal hayatın anlamının buralarda bir yerde gizlendiğini düşünüyormuş gibi.

“sanki beni hayatın basit ve temel yanlarından uzaklaştırmıştı da, şimdi bu arka sokaklarda hayatımın kayıp merkezini arıyordum.” 

O kayıp merkezi İstanbul’un arka sokaklarında değil de dünyayı gezerek, birçok müzede başkalarının hikayelerinde buldu Kemal aslında… Kendi yönettiği çizgisellikte ilerleyen zaman akışıyla beraber Füsun’u bazen bir çantanın markasında bazen bir sinema biletinde yaşatmaya çabaladı. Kemal ile beraber bizi bambaşka bir zaman kavramıyla tanıştırıyor Pamuk. Romanda olayların zamanı 30 yıllık bir sürecin düzenli akışını kapsıyor olsa da Kemal, Füsunların evinde, bu zamanı yer yer durdurmayı başarıyor, zaman dışı bir akışa sürüklüyor bizi. Müze duvarında da karşımıza çıkan Aristo’nun atomlarını birleştiren zaman çizgisi gibi, Kemal’in hayatında yer alan önemli “an”lar ile Pamuk’un hatırlamak istediği “an”ların çizgilerle birleşmesiyle roman oluşuyor.

O zaman Masumiyet Müzesi, aslında unutulmaması gereken “an”lar bütünü diyemez miyiz?

Aslında romanın kurgusuna, masumiyet metaforuna , postmodern anlatının özelliklerine dair anlatmak istediğim daha o kadar çok şey var ki hepsini bir sonraki atölyemize saklıyorum! Nisan ayında yüz yüze konuşmak için sabırsızlanıyorum! Bize katılmak isteyenler için linki ekledim.




Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

1Kitap1Mekan1Kitap1Mekan

BÜLTEN SAYISI

NEYİN MASUMİYETİ?

Müze içinde roman, roman içinde müze… Pamuk’un kutuları içinden eski İstanbul’a, satırları ile de Füsun ile Kemal’in aşkına ortak oluyoruz bu hafta!

05 Mar 2022

NEYİN MASUMİYETİ?

YAZARLAR

1Kitap1Mekan

Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!

İLGİLİ OKUMALAR