Nesnelerden Kalp Kırıklığına Oradan da İstanbul'a

Öncelikle, yolumuz okuduğumuz kitaplarda ve Masumiyet Müzesi Atölyemde kesişen İlknur'u yani "okumayabaşla"yı size tanıtmak istiyorum. İlknur Karakoç, Beykent Üniversitesi Sinema - Televizyon mezunu. Edebiyat ve okumaya olan ilgisi çocukluğundan itibaren ebeveynlerinin kütüphanesindeki farklı türden kitapları okuyarak gelişiyor. Mezun olduktan sonra farklı sektörlerde freelance editörlük ve yöneticilik yapıyor, halen de yapmaya devam ediyor. Freelance çalıştığı için okumaya daha çok vakit ayırma şansı oluyor. Okuduğu ve okumayı düşündüğü tüm kitapların yorumlarını ve eleştirilerini yaklaşık dört yıldır okumayabaşla instagram sayfasında bizimle paylaşıyor. Böylece edebiyat, sanat ve kitap atölyelerine katılarak hem ufkunu genişletiyor, hem de farklı yazarlar ve farklı türden kitapları keşfetme şansı buluyor.
Biz de bu atölyelerden birinde tanışıp bir araya gelmiştik. Keyifli bir kahve sohbetimizde de bu kitabı konuşmaya dalmışken, ben not tutarak bunları bir yazıya dökmek istedim.
“Masumiyet Müzesi Manifestosu” ile başlayalım bu müze-roman’ı anlatmaya.
Duygu: “Masumiyet Müzesi, edebî bir metnin mekânlaştığı bir roman, zamanın mekânlaştığı bir müzedir. Avangard duruşuyla, romanın akışı içinde dile getirilen müze ve müzeciliğe dair farklı fikirlerin okura/müzegezere sunulmasıyla manifesto niteliği taşıyan -ve bunu hak eden- bir yaratıdır.”
Ben o maddelerden müzeyi en iyi anlattığını düşündüğüm birkaç tanesini kullanmak istedim. Bu manifesto, müze ve roman arasındaki bağı kurmanın en kısa ve gerçek yolu.
- Masumiyet Müzesi, aşkından müze yaratan bir adamın müzesidir. 21
- Masumiyet Müzesi, ölenle yaşamak içindir. (MM: 556)
- Masumiyet Müzesi, “Zaman’ın Mekân’a dönüştüğü yer”dir. (MM: 564)
- Masumiyet Müzesi, müze kataloğu, bir roman şeklinde olan ilk müzedir.
“Demek ki, kalbimiz kırılmadan şeylerin sırrını anlamamıza imkân yoktur.”
Orhan Pamuk yukarıdaki sözleri dile getirirken, eşyalara yüklediğimiz o derin anlamların içinde aslında anlatılması zor duygularımızın yattığını anlatmak istiyormuş. İstanbul’un, topluma uyumlu olma çabasının, aşk acısının, hayatta bir kadın olarak ayakta kalabilme mücadelesinin yaşattığı bu yorgunluğu saklıyor etrafımızdaki eşyalar.
Orhan Pamuk, yarattığı Kemal karakteri üzerinden eşyalar aracılığıyla doğduğu İstanbul’u, bir dönemin kültürünü ve kendi geçmişini kutuların içine kurduğu kompozisyonlarda saklıyor, nesneler aracılığıyla geçmişi yeniden kurarak unutulma eylemine de karşı çıkıyor diyebiliriz. Masumiyet Müzesi, İstanbul’un 30 yıllık kültür birikiminin ve hatıraların yok olmasına karşı, onların geleceğini koruma içgüdüsü ile yaratılıyor aslında.
İlknur: Eşyalar ve anılar demişken, dedemin aile ritüelinden de bahsetmek istiyorum. Türk kahvesi bizim için bir aile ritüelidir. Büyük dedem vefat etmeden önce yaklaşık otuz yıl, hafta sonu gelecek misafirlere ikram etmek ve her gün kendisinin akşamüstü saatlerinde yapacağı kahve keyfi için taze kahve almaya Eminönü’ne gelirdi. Ben de çoğu zaman okul çıkışlarında heyecanlanır, acaba dedem Eminönü’ne gitti mi diye koşarak eve gider ve dedemle birlikte Eminönü’ne gelmenin heyecanını yaşardım. Taze kahvenin kokusunu içime çekmek, zaman zaman ufak bir tadım yapmak beni çok heyecanlandırırdı. Aile ritüelimizi dedemle geçirdiğim güzel anılarıma tutunmak için vakit buldukça devam ettirmeye özen gösteriyorum.
Peki neden eşyalar?
Duygu: Çünkü, insan, eşyaları asıl işlevlerinden soyutlayarak, onlara kişisel anlamlar yükleyebilir. Dilediği gibi isimlendirip, kullanıp, yüklediği anlamlarla beraber saklayabilir. Yıllarca devam eden biriktirme, koleksiyon yapma eyleminin çıkış noktası da bu aslında, nesnelere yüklenen anlamı koruyarak onları var etmek.
Pamuk’un yarattığı bu müze, gezdiğimiz klasik müzelerin dışında, daha kişisel, yaşanmışlıklarıyla bizi daha çok içine alıyor. Her bir kutunun içindeki eşyalar taşıdıkları anlama göre oraya en küçük köşelerinde bile birbirinden özel detaylar saklayarak yerleştirilmiş. İşte tam bu noktada kişisel müzenin doğuş hikâyesini ele almakta fayda var. Daha önce hiç karşılaşmadığım bir yapı bu, kutular üzerinden bir müze yaratmak…
Müze konseptinde kullanılan kutu fikri, kaynağını Dadaizmin öncülerinden Duchamp’tan alıyor demek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Çünkü Duchamp bu fikri bir el çantasının içine sığdırdığı seyyar müze projesi “La Boîte-en-valise’i ile yaratıyor ilk olarak. Valizinin içinde doldurduğu eşyaları sergiliyor. Dadaizm ve sürrealizm akımları da gündelik hayatta kullandığımız nesnelerle “sıradan olandaki sıradışılığı” keşfederek eşyalara olduklarından çok daha fazla anlam yüklemeye başlıyorlar.
“Unuttuğumuz ve unuttuğumuzu bile bilmediğimiz şeyleri hatırlamak için bir tek eşya yetmiştir.”
Masumiyet Müzesi, hem roman hem de bir müze olarak konusunu bir aşk hikâyesinden alıyormuş gibi gözükse de aslında bence bu bir İstanbul romanı. Kemal’in kendini aradığı , Orhan Pamuk’un ise kendini sanatçı olarak ortaya koyduğu bir roman diyebiliriz.
İlknur: Aslında hepimizin hayatında kişisel müzelerimiz var. Yaşam alanlarımızda var olan değer verdiğimiz her bir eşya, elimize aldığımızda bize hissettirdiği duygularla anılarımıza gönderme yapıyor. Sevdiklerimizi, kaybettiklerimizi ya da geçmişte yaşadığımız herhangi bir anı, sahip olduklarımız sayesinde tekrar tekrar hatırlayabiliyoruz.
Duygu: Pamuk, “Edebiyatta yaratıcılık, daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirmekle başlar” derken müzenin de çok önceden haberini vermiş aslında. İlk kez resimler veya sözcükler yerine kendi kurgusu ve yaratısı olan kutularla karşılaşıyoruz. Gündelik hayatla sanatı bir araya getirerek, diş fırçası, bilet, dönem eşyaları gibi her gün kullandığımız objeler üzerinden hem İstanbul’u hem aşk hikâyesini anlatırken Pamuk, aslında satır aralarında kendi hikâyesini de anlatıyor bize. Bu romanı okuma sürecimde sıkı bir Pamuk okuyucusu olarak bu ipuçlarının izinden gitmek oldukça keyifliydi. Pamuk’un hayatını geçirdiği İstanbul semtleri ve kültürünün yanında, ailesinden, kalma eşyalar ve eski fotoğraflar da müzede yerini alıyor.
İlknur: Orhan Pamuk’un kitaplarındaki detaycı yaklaşımını ben şahsen çok seviyorum. Bir olayın başından sonuna kadar her ayrıntısını okuyucuya aktararak aslında anlatmak istediği her şeyin gözümüzün önünde canlanmasını sağlıyor. Masumiyet Müzesi’ni bir aşk kitabı olarak görüyoruz ama arka planda çok ciddi bir tarihi İstanbul kitabı var. Ben kitabı ve müzeyi şu şekilde de değerlendiriyorum; bundan senler sonra, 2040-2050 yıllarında kitabı okuyacak ya da Masumiyet Müzesi’ni gezecek genç ya da farklı yaş gruplarından insanlar, 1950 - 2000 yılları arasında İstanbul’un sosyal, toplumsal ve kültürel açıdan, kadına ve erkeğe bakış açısını da gözlemleyerek, yaşanan geçmiş günleri detaylı bir şekilde anlayabilecek. Bu sebeple Orhan Pamuk’un detaylı anlatımları oldukça kıymetli. Ayrıca kitapta geçen Yeşilçam göndermeleri de insanların merakını cezbedecektir diye düşünüyorum. Nedir bu Yeşilçam, filmlerin anlatmak istediği nedir, o dönemde yaşayan insanlar üzerindeki etkisi nedir, bu detayları araştırarak toplumsal ve sosyal hayatın kavramlarını da öğrenebilecekler.
Kaybettiğimiz masumiyetin izinde…
Duygu: Masumiyet Müzesi, toplumun iki farklı sınıfı üzerinden panoramik bir İstanbul eleştirisi sunmakla beraber hem bireysel hem de toplumsal açıdan kabul gören kalıpları da sorgulayan bir kurgu sunuyor. O dönemde toplumun cinsellik algısı büyük oranla baskılar ve yasaklamalardan ibaret olduğunu Füsun’u ölüme getiren yoldan gazete haberlerinde kadınların anlatılma biçimine uzanan geniş bir yelpazede görebiliyoruz. Kemal her ne kadar Avrupalı, medeni bir karakter olarak karşımıza çıksa da, yine bu kalıpların içine sıkışıp kalıyor. Karakterleri bu denli gerçek kılan nokta da işte burada, kusurlarıyla bu kadar kanlı canlı karşımızda olmaları.
Romanın anlatılan zamanı geriye dönüşlerle zaman zaman genişlese de, romanda olaylar 1975 ile 2007 yılları arasında gerçekleşiyor. Haberlerle, gazetelerle ve lokantalarla o dönemin ve İstanbul’un içinden o dönemin yaşam tarzı ve gündelik yaşam ayrıntıları, hafıza mekanları tüm detaylarıyla yer alıyor. Masumiyet Müzesi, bir dönemin toplumsal ve kültürel yapısını görsellikle birleştirerek sunuyor bize. Kitabın içinden çıkan müzeye giriş bileti diğer yandan zamanda yolculuk bileti tadında. Anlatılan dönemin kültürel kodları, müzede eşyalarla oluşturulan kompozisyonlar ve fotoğraflar ile aktarılıyor. O dönem herkesin evinde bulunan köpek bibloları gibi oldukça sıradan ama ince detaylar Masumiyet Müzesi’nin İstanbul’un o dönemki yapısı, kuralları ve dönüşümüne dair bir temsile dönüşmesini sağlıyor.
İlknur: Orhan Pamuk İstanbul’u sokak sokak yürüyerek gezen bir yazar. Masumiyet Müzesi’nde de Kemal, Fisun kaybolduğunda onu İstanbul’un farklı semtlerinde yürüyerek, bir köşeden ‘Fisun bir anda karşısına çıkabilir’ heyecanıyla geziyor. Fisun’u aradığı her farklı semtte Kemal, İstanbul’un bir başka yüzüyle tanışıyor, yepyeni yerler keşfediyor, kültürel ve sosyal değişimlere tanık oluyor. Bu nedenle Kemal, Orhan Pamuk’un İstanbul için hissettiği duygularıyla paralel olarak şekillenmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.
İstanbul’un 1950’lerden 2000‘lerin başına gelene kadarki kültürel, toplumsal ve yapısal değişimi hepimizin anılarını bir şekilde etkileyen bir süreç olarak görülebilir. Sıkça gittiğimiz muhitlerde yaşanan değişimler, geçmişte yaşadığımız ‘ilklerin’ o anda hissettiğimiz duygularla birlikte anılarımızda kalmasına sebep oluyor. Sokaklar, dükkanlar, insanlar süregelen hızlı değişimin içinde bir yerden başka bir yere sürüklenip gidiyor.
Duygu: Bireysel anılarına dayanarak Pamuk, dönemin Türk sosyete çevresine dair gözlemlere ve dönemin önemli hafıza mekanlarına da yer veriyor. Ve tüm bu gerçekliği Kemal’in kendini arayışıyla beraber Cihangir ve Çukurcuma’nın ara sokaklarında gezindirerek yapıyor. Sanki Kemal hayatın anlamının buralarda bir yerde gizlendiğini düşünüyormuş gibi...
“sanki beni hayatın basit ve temel yanlarından uzaklaştırmıştı da, şimdi bu arka sokaklarda hayatımın kayıp merkezini arıyordum.”
İlknur: Masumiyet Müzesi, kitaptaki kadın karakter Füsun’un, Kemal ile yollarını ayırmaya karar verdikten sonra bir anda ortadan kaybolmasıyla yerleştikleri yeni semt Çukurcuma’da, yani geçmişin izlerini süren bu çok özel yerde kuruluyor. Kemal Nişantaşı sınırlarından çıkıyor ve kendini çok başka bir dünyanın içinde, alışmadığı, görmediği yaşanmışlıkların içinde buluyor. Füsun, onun ailesi ve arkadaşları Kemal’in çevresindeki insanlara hiç benzemiyor. Bu aşamada Kemal hayatında ciddi bir değişim yaşıyor. Hayata bakışı, kadınların ve erkeklerin toplum içinde birbirlerine olan yaklaşımları ve sosyal açıdan kazandığı tüm alışkanlıkları değişime uğruyor. Belirli kalıplar dışındaki hayatı gözlemleyen ve bu hayatın içindeki yokluklarla da mutlu olunabileceğini fark eden Kemal, maddesel bağlarından kopup manevi duygularına sığınıyor.
Füsun da Kemal’le görüşmeye başladıktan sonra bir erkeğin ilgi alakasına, düşünce yapısına, kendisi için geçirdiği değişimlere aslında hayretle yaklaşıyor ama bir tarafta da kafasında Kemal’le birlikte olmaya devam ederse kendilerini nasıl bir hayatın beklediğine karşı soru işaretleri var. Kemal’in ailesi ve çevresi bu ilişkiye nasıl bakacak, Füsun’un ailesi Kemal’i eş olarak nasıl karşılayacak gibi sorularla başlayan sorgulamalar Füsun’u her geçen gün biraz daha, Kemal’den vazgeçemese bile çıkmaza sürüklüyor. Sonunda da izini kaybettirip kaybolmayı tercih ediyor ama Kemal ne yapıp ediyor, Füsun’u yeniden buluyor.
Füsun aslında babası, Kemal ve eşi Feridun üçgeninde tam da döneminin kadına bakış açısını yansıtan bir şekilde, sıkışmış durumda. Bu üç erkek kendi doğruları çerçevesinde Füsun’u şekillendirmeye çalışıyor, Füsun’un bu dar boğazda sıkışması maalesef ki mantıklı kararlar verememesine ve hayatında dönüşü olmayan hatalar yapmasına neden oluyor. Bu hatanın sonucunda da bir araba kazası sonucu hayatını kaybediyor. Füsun’un gidişi özgürleşme tutkusuyla hayata tutunmaya çalışan bir kadının enerjisini söküp alıyor.
Duygu: Jale Parla, bu romanın aynı cümle ile başlayıp bitmesini kapalılık kavramı ile anlatıyor, aslında hep bir içine kapanma, özü arama meselesi de değil mi bu roman?
Füsun da çizdiği kafesteki kuşlar gibi kendini sıkışmış hissediyor, Merhamet Apartmanı'nda yitirilen çocuksuluk ve hiçbir zaman geri gelmeyen o masumiyet...
O kayıp merkezi İstanbul’un arka sokaklarında değil de dünyayı gezerek, birçok müzede başkalarının hikayelerinde buldu Kemal aslında. Kendi yönettiği çizgisellikte ilerleyen zaman akışıyla beraber Füsun’u bazen bir çantanın markasında bazen bir sinema biletinde yaşatmaya çabaladı. Kemal ile beraber bizi bambaşka bir zaman kavramıyla tanıştırıyor Pamuk. Romanda olayların zamanı 30 yıllık bir sürecin düzenli akışını kapsıyor olsa da Kemal, Füsunların evinde, bu zamanı yer yer durdurmayı başarıyor, zaman dışı bir akışa sürüklüyor bizi. Müze duvarında da karşımıza çıkan Aristo’nun atomlarını birleştiren zaman çizgisi gibi, Kemal’in hayatında yer alan önemli “an”lar ile Pamuk’un hatırlamak istediği “an”ların çizgisel bir şekilde birleşmesiyle roman ortaya çıkıyor.
O zaman Masumiyet Müzesi, aslında unutulmaması gereken “an”lar bütünü diyemez miyiz?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Müze içinde roman, roman içinde müze… Pamuk’un kutuları içinden eski İstanbul’a, satırları ile de Füsun ile Kemal’in aşkına ortak oluyoruz bu hafta!
07 Eki 2023

YAZARLAR

1Kitap1Mekan
Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!
İLGİLİ OKUMALAR


