Osmanlı-İslam Bilim Tarihçiliğinin Kayıp Halkası Müneccimler
Yazı: A. Tunç Şen
Müneccim kime denirdi, nasıl müneccim olunurdu ve müneccimlik ne tür bir uzmanlık sahasına işaret ederdi türü sorular günümüz bilim (tarihi) anlayışıyla yaklaşıldığında önemsiz ve marjinal bir merak olarak görülebilir. Zira müneccim kelimesinin, ister günümüz Türkçe sözlükleri karıştırıldığında isterse lügatlere gitmeden tedavülde olan kimi deyişler hatırlandığında, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gelecekten ve alem-i gaybdan haber verme dışında tasavvuru zordur. Biraz da bu nedenle, kendisini daha “ciddi” meseleleri ve “bilimsel katkı”ları irdelemeye hasretmiş Osmanlı-İslam bilim tarihçiliğinin radarına maalesef pek de girememiştir.
Kelimenin kavramsal serüvenini biraz daha eskide aradığımızda, sözgelimi 20. yüzyıl başında Şemseddin Sâmi’nin (ö. 1904) meşhur Kâmus-ı Türkî’sinde karşımıza şöyle ikili bir tanım çıkar: “1) İlm-i nücumu yani kevakibin ahval ve harekatı fennini iyi bilen ve bu fenle tevaggul edip rasad kullanan adem. Fransızca astronome. 2) Nücumun mevaki ve ahvalinden ahkam çıkarmak zu’m-ı batılında bulunan remmal. Fransızca astrologue.”(1) 20. yüzyıl başı gibi geç sayılabilecek bir tarihte müneccimin halen astronome anlamı ihtiva edecek şekilde de kullanılmasını Şemseddin Sâmi’nin şahsi tercihi olarak görmek mümkünse de bu ve buna yakın dönemlerde yazılmış başka eserlerde müneccim kelimesinin günümüzde yalnızca pejoratif olarak bilinen anlamının ötesinde bir anlamı halen varmış gibi görünüyor. Örneğin Osmanlı literatüründe İslam dünyasındaki gök bilim uzmanlarının tarihi üzerine yazılmış ilk kapsamlı biyografik envanteri hazırlayan Süleyman Sûdî Efendi’nin (ö. 1896) başlık olarak Tabakât-ı Müneccimîn demekte bir beis görmemesi bu yönde bir işarettir.(2) Hakeza Türkiye’de bilim tarihçiliğinin kurucu ismi olarak telakki edilebilecek Salih Zeki Bey de (ö. 1921) kimi yazılarında günümüzde astronom tabiriyle karşılanan uzmanlara parantez içinde heyetçi kelimesini de eklemek koşuluyla müneccim demekten imtina etmiyordu.(3) Yüzyıllar içinde geriye gidildikçe müneccim kelimesinin bugün için kolay kolay düşünülemeyecek şekilde “pozitif” bilimler ve yapılarla beraber zikredilmesine dair çok daha fazla sayıda örnek bulmak mümkün. Mesela 18. yüzyıl başında Fransa’ya elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi (ö. 1731) Paris’te gezdiği ve içindeki alet-edevatından etkilendiği rasathaneyi müneccim-hâne olarak adlandırmakta herhangi bir kavramsal endişe duymuyordu.(4) 16. yüzyılda Pîrî Reis (ö. 1553) de meslektaşı Kristof Kolomb’u müneccim olarak tanıtırken onu herhalde falcılık, büyücülük, üfürükçülükle ilişkilendirdiği için değil onun denizcilik ilmi, matematiksel astronomi vb. sahalardaki maharetine işaret etmek için böyle söylüyordu.(5)

1577'de İstanbul semalarında görünen kuyruklu yıldızı elindeki aletle gözlemleyen müneccim (muhtemelen Takiyüddin) Mustafa Âlî, Nusretnâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Hazine 1365, 5b numaralı sayfa
Bu demek değil ki geçmiş asırlarda müneccim kelimesi, ilmî sofistikasyondan ve matematiksel/astronomik dakiklikten uzak; herhangi bir metodolojiye dayanmaksızın gaipten gelen güçlerle falcılık ve üfürükçülük yapan ve bütün bunları yaparken Tanrı’nın kudretinden başka amillere güç isnat eden fesat ehli manasında kullanılmamış olsun. Bilakis, Orta Çağ İslam dünyasında kimi filozofların, ulemanın ya da muhtelif Sufi tarikatlara mensup şeyhlerin müneccimlik ve astroloji aleyhinde sıklıkla sarf ettiği lakırdılarda müneccim tam da bu şekilde batıl bir itikadın temsilcileri olarak tasavvur edilir.(6) Bu anlamda gerek Orta Çağ’ın zengin reddiye literatüründen tevarüs edilmiş görüşlerin etkisiyle gerekse 19. yüzyıl sonlarından itibaren bilim ve bilim insanı/uzmanı ile kastedilenlerin muayyen karakterinin tesiriyle, geçmiş dönem müneccimlerini ve yazdıklarını/yaptıklarını kendi girift gerçeklikleri içerisinde ele almak güç bir uğraştır.
Burada yapmaya çalıştığım şey geçmişte astronomi ile astroloji arasında ayrım yoktu, o nedenle müneccim esasında çok geniş kapsamlı bir uzmanlık sahasına işaret ediyordu demek değil kesinlikle. Esasında astronomi ile astroloji arasında modern zamanlar öncesine kadar herhangi bir ayrımın olmadığı şeklindeki yaygın kanaat tam olarak doğru değildir. Zira ister antik ister Orta Çağ kaynaklarına bakılsın, geçmiş zamanlardaki aktörlerin bu iki bilgi sahası ve pratiği arasındaki mühim ayrımların farkında olduğu kolaylıkla görülür. Örneğin Orta Çağ İslam dünyasında ve Avrupa’da göklerle ilgili disiplinlerin şaşmaz otoritesi olarak kabul edilen Batlamyus (ö. tak. 168) henüz daha MS 2. yüzyılda astronomi ile astroloji arasında semantik olmasa da tematik bir ayrım yapıyor; gök cisimlerinin şekillerini ve hareketlerini geometrik ve teorik açıdan ele aldığı kısmı Almagest adlı eserinde işlerken bu bilginin pratiğe ve özellikle de astrolojik hesaplamalara/yorumlara dönük kısmına Tetrabiblos isimli kitabında yer veriyordu. Batlamyus’ta dahi mevcut olan bu tematik ayrımın semantik olarak da dile dökülmesi için illa Newton dönemi ve sonrasını beklemek gerekmeyecekti. Sözgelimi 6. yüzyıl sonu, 7. yüzyıl başı Avrupa entelektüel hayatını resmeden Etymologiae adlı ansiklopedik eserde yazarı Sevillalı Isidore (ö. 636), astronomiae ve astrologiae olarak adlandırdığı disiplinlerin farkından bahsediyor; ilkini yıldızların hareketini ve feleklerin dönüşünü tetkik eden ilim olarak, ikincisini ise batıl (superstitiosa) bir inanç tarafına kayabilen bir uğraş olarak tanıtıyordu.(7)
Bu ayrım İslam dünyasında da 9. yüzyıldan itibaren keskin bir biçimde tebellür etti gök cisimlerinin mahiyetini ve hareketlerini tetkik eden ulemanın elinde.(8) Heyet ilmi olarak tanımlanan ve 9. yüzyıldan itibaren İslam dünyası içinde göklerdeki cisimlere ve hareketlerine dair geometrik/teorik bilgi üretiminin ana damarı olan disiplin, tencîm ya da ahkâm-ı nücûm ilmi olarak anılmaya başlayan astrolojiyle arasına bir çizgi çekmiş oldu. Tek başına ilm-i nücûm teriminin kullanımı, takip eden dönemde birtakım muğlaklıklara sebebiyet verdiyse de (zira nücûm ilmini heyet ilmiyle aynı manada kullananlar olduğu gibi astrolojiye yakın duracak şekilde kullananlar da olmuştur) genel hatlarıyla heyet-nücûm-ahkâm hattındaki teorik/nazari/ilmi ve pratik/ameli ayrımların muhafaza edildiği söylenebilir.(9) Bu anlamda heyet, gök cisimlerinin mahiyeti ve hareketleriyle ilgili nazari bilgiyi edinme sahasıyken nücûm, içine takvim ve zîç hazırlama, astronomik alet-edevat kullanma, (namaz vakitleri gibi) zaman ve (Kıble gibi) yön tayin etme, yıldızların ahkâmına dayanarak zamanla ilgili birtakım astrolojik yorumlarda bulunmanın da olduğu çeşitli pratik arayışları kapsıyordu.
Buradaki farkı başka şeylere teşmil etmemek gerekir, zira mevzubahis ayrım, heyet bilmenin farklı nücûm ve ahkâm bilmenin farklı olduğu şeklinde bir durum değildir. Bilakis, ahkâm bilmek için öncelikle heyet ve nücûmun da aralarında olduğu riyazi ilimleri bilmenin; yıldızları, gezegenleri ve hareketlerini geometrik ve teorik olarak kavrayabilmenin; gerekli zaman hesaplarını yapabilmek için zîçlerin de dahil olduğu aletleri kullanabilmenin önemini bizzat kaynakların kendisi dile getirir. Örneğin Bîrûnî’nin (ö. 1050’den sonra) Kitâb el-tefhîm li-evâil sinâat eltencîm adlı temel kitabının henüz girişinde kişinin müneccim olabilmesi için sırasıyla hendese, hesap, heyet ve ahkâm öğrenmesi gerektiği uyarısı bulunur.(10) Ya da 15. yüzyılın ilk yarısında Şiraz ve çevresinde etkin olmuş bir gök bilimci olan Rükn el-Âmulî’nin (ö. 1455’ten sonra) usturlap kullanımı üzerine kaleme aldığı bir risalesinde veciz bir şekilde söylediği gibi, heyet, hendese ve hesap ilimlerinden oluşan riyazi ilimlerin semeresi ilm-i ahkâmdır.(11) Bu farklı disiplinlerin birbirlerine göbekten bağlı olduğunu ifade eden örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir.

Riyâzî Ali'nin Süleymaniye Camii zayiçesi Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar 4034, 2b numaralı sayfa
Odağı ilimlerin tasnifinden bu ilimlerle iştigal eden meslek erbabına kaydırdığımızda mesele biraz daha çetrefil bir hal alır. Sahiden de gök bilimin farklı şubeleriyle meşgul olan, bu meşguliyet çerçevesinde gerekli teknik bilgi ve uzmanlığı edinen kişiler hangi terim(ler)le anılıyordu? Tam da bu soru çerçevesinde tartışılması gerekiyor aslında “müneccim”lik meselesinin. Günümüzde kelimenin kötü şöhretine ve bir çırpıda (ya da yalnızca) falcılık-büyücülük-üfürükçülük-şarlatanlık gibi kavramlarla eşleştirilmesine karşın eldeki kaynaklar geçmiş asırlarda “müneccimliğin” çok daha teknik, adeta “bilim” öncesinin “bilimsel uzmanlık” sahası olduğunu gözler önüne serer. Bilim ve bilimsel kelimelerini, kavramların (ve İngilizce asılları olan “science” ve “scientific” mefhumlarının) 19. yüzyıl ve sonrasında geçirdiği tartışmayı akılda tutarak tırnak içinde kullanıyorum, zira spesifik bir bilme biçimi ve içeriği olarak “bilim”in ve onunla iştigal eden “bilim insanı”nın geçmiş asırların ilimleri/ fenleri ve ilim/fen erbabıyla olan benzerlik ve farklılıkları, üzerinde tartışmaların devam ettiği ve İslam-Osmanlı dünyası özelinde daha sistematik olarak araştırılması gereken bir alan.

Riyâzî Ali'nin isminin sol üst köşede kitabın sahibi olarak yazılı olduğu, Nizâmüddin Nîsâbûrî'nin Keşfü'l-Hakâik fî Şerh Zîci'l-İlhânî nüshası
Süleymaniye Kütüphanesi Fatih 3421, 1a numaralı sayfa
Sözgelimi Meraga’da rasathane kurmuş ve çok farklı ilim sahalarında eserler vermiş Nasirüddin Tûsî’yi (ö. 1274) veya heyet ilmi üzerine yazmış olduğu el-Mulahhas el-Hey’e adlı eseri 13. yüzyıl sonrası İslam dünyasında belki de en çok okunmuş ve kopyalanmış astronomi kitabı olan Çağmînî’yi (ö. tak. 1221-2) ya da bugün İslam-Osmanlı astronomi ve bilim tarihçiliğinde ismi “pozitif bilim” halesiyle takdis edilen birçok başka ismi müneccim kelimesiyle beraber anmak, kavramın günümüze ancak daralarak kalmış çağrışımları uyarınca güç olabilir. Halbuki geçmişteki aktörlerin kendilerini ve uzmanlık alanlarını, kullandıkları künyeleri ışığında, bizzat nasıl tarif ettiğine bakmak tarihi hakikatleri yansıtabilmek için daha titiz bir yöntem olur. Mesela Çağmînî kendi yazdıklarında da söylediği üzere “alâü’l-müneccim”di.(12) Tûsî’nin maiyetindekilerle birlikte hazırlamış olduğu Zîc-i İlhânî’ye yazılan şerhlerden birinin sahibi olan Şemseddin Vâbkenevî (ö. 1320) kendisinden şemsü’lmüneccim olarak bahsediyordu.(13) Bugün görkemli tasvirleri sayesinde İslam dünyasında üretilmiş belki de en meşhur doğum zayiçesi olan Timurlu Mirza İskender zayiçesini hazırlayan İmadüddin el-Kâşî (ö. 1411’den sonra) –ki daha sonra Semerkant’ta Uluğ Bey tarafından kurulacak rasathanenin kilit isimlerinden Cemşid el-Kâşî’nin (ö. 1429) yakın bir akrabası, muhtemelen dedesidir– imadü’l-müneccim olarak biliniyordu.(14) Timur döneminde yaşamış ya da 15. yüzyıl sonları ve 16. yüzyıl başlarında Osmanlı sarayında etkin olmuş farklı gök bilim uzmanları bir anlamda kendi uzmanlıklarının altını çizmek için seyyid müneccim tabirini künye olarak kullanıyordu.
Göklerin ilmiyle uğraşan, dolayısıyla bu makaledeki kavramsal tartışma kapsamında müneccim kategorisi altında değerlendirilebilecek her nücum erbabı astrolojiyle derinden iştigal etmiyordu elbette. Örneğin “Semerkant matematik-astronomi okulu”nun kurucu isimleri telakki edilebilecek Uluğ Bey’in (ö. 1449), Kadızâde-i Rûmî’nin (ö. 1440’tan sonra) ya da Ali Kuşçu’nun (ö. 1474) yazdıklarında ve faaliyetlerinde doğrudan astroloji ile ilintilendirilebilecek şey azdır.(15) Osmanlı sarayında müneccim olarak istihdam edilmiş kimi uzmanlar arasında da çektiği uhrevi dertlerden ötürü ahkâm ile uğraşmaktan vazgeçen, padişahın her sene Nevruz başında beklediği astrolojik öngörü dolu takvimleri hazırlamayı bırakan isimler de vardı.(16)
Esasında Osmanlı saray bürokrasisi içinde 15. yüzyıl sonlarından itibaren kesintisiz olarak dört yüzyılı aşkın süre boyunca mevcut olabilmiş müneccimbaşılık makamında hizmet görmüş nücum erbaplarının gerek şahsi hikayelerine gerekse içinde bulundukları sosyal ve entelektüel muhitlerin tarihine eğilmek, çoğunlukla düşünce tarihi boyutunda ele alınmış Osmanlı bilim tarihinin sosyo-ekonomik ve kültürelduygusal boyutlarına inebilmeyi mümkün kılabilir. Üretilen bilginin içeriği, bu bilginin geldiği kaynaklar, bu bilginin dolaştığı kanallar, velhasıl düşünce tarihçiliği şüphesiz önemli ve gereklidir; ama bilgiyi üreten ve dolaştıran aktörlerin hangi sosyo-ekonomik koşullar altında, hangi duygusal-kültürel saiklerle, ne gibi rekabet şartları içinde hareket ettiğinin peşine düşmek de benzer önemi haizdir. Bu anlamda adları sanları şimdiye dek pek duyulmamış, geleneksel bilim tarihi anlayışı çerçevesinde de itibar görmemiş müneccimlerin ve hikayelerinin Osmanlı-İslam tarihinde bilimsel pratiğin sosyo-ekonomik ve kültürel yönleri üzerine çok kıymetli katkıları olabilir.

Riyâzî Ali'nin isminin ve cemâat-i müneccimân altında günlük 6 akçe aldığı bilgisinin geçtiği BOA MAD 7118 numaralı defterden bir sayfa
Kanuni Sarayında Kadir Kıymet Bulamamış Bir Müneccim
Hikayesi ilgi çekici müneccimlerden biri, Kanuni Sultan Süleyman dönemi ortalarında saray harcama defterlerindeki cemâat-i müneccimân içerisinde adı geçen ve günümüze, aralarında Süleymaniye Camii’nin inşaatına başlanması için belirlediği uğurlu saatle ilgili kısa risalesi de dahil olmak üzere telif ve tercüme az sayıda eseri kalan Riyâzî mahlaslı Ali (ö. muhtemelen 1587) müneccimdir.(17) Riyâzî mahlası, tam da aynı dönemde Avrupa’da, özellikle de İtalya’da, aralarında astroloji ve astronominin de muhakkak olduğu bir dizi matematik ilimlerinde (yani riyazi ilimler) maharet sahibi olan “mathematicus”ları getirir akla. Zira Âşık Çelebi (ö. 1572) ve Kınalızâde Hasan Çelebi (ö. 1604) gibi Riyâzî Ali’nin dönemine tanıklık etmiş, hat-ta kendisiyle ilgili haberleri de ilk ağızdan almış kimi tezkire yazarları, Riyâzî Ali’nin henüz medrese eğitimi gördüğü sırada tabiatının riyazi ve tabii ilimlere meylettiğinden ve fenn-i nücumla iştigal etmeye başladığından söz eder.(18) Medrese çatısı altında edinme ve ilerletme imkanının olmadığı bu ilimleri Riyâzî Ali 1520’lerden itibaren saray müneccimleri arasında ismi zikredilen ve daha sonra müneccimbaşılığa da yükselecek olan Lütfullah (ö. 1548’den önce) müneccimden öğrendi. Riyâzî Ali, nücum, heyet, takvim, hikmet ve benzeri sahalarda bilgisini o mertebede ilerletmişti ki muasır kaynakların nazarında o, Cemşid-i zaman ve Aristo-yı cihan idi; Meşhur Memlük gök bilimcisi İbn Şâtır’da (ö. 1375) Riyâzî’nin bir şatrı (yarısı) yokken İslam tarihindeki belki de en ünlü müneccim olan Ebû Ma’şer el-Belhî (ö. 886) onun öşr-i âşiri bile değildi.(19)
Çağdaşı olan kimi müelliflerin nazarındaki bu yüksek itibarına karşın Riyâzî Ali kariyerinde ve özellikle de saraydan gördüğü himayede aynı ölçüde şanslı olamadı. Bunu da gerek arşiv belgeleri gerekse günümüze kalabilen az sayıdaki eseri üzerinden takip etmek mümkün. Örneğin Hicri 955 (Miladi 1548-49) tarihli mevâcib-i müşâherehorân (Saraydan Aylık Alan Vazifeliler) defterinde Riyâzî Ali cemâat-i müneccimân içinde listelenen iki müneccimden biriydi.(20) Meslektaşı Sinan –ki genelde Yusuf b. Ömer el-Sâatî (ö. 1560’tan sonra) olarak bilinir– günlük 12 akçe alırken kendisinin payına sadece 6 akçe düşüyordu. Bu da Riyâzî’nin maaş skalasını saray hizmetlileri içerisinde olabilecek en düşük seviyelerden birine getiriyordu. Meslektaşının kendisinin iki katı ücretlendirilmesi bir kenara, hekimbaşının 80, göz hekimlerinin (kehhâl) 18, muvakkitlerin 10-12, katip şakirtlerinin dahi ortalama 8-10 akçe aldığı yerde kendisinin payına sadece 6 akçe düşmesi Riyâzî’nin bu ve sonraki dönemde kendi yazacaklarındaki üslup ve tona da sirayet edecekti.
Bu defterden hemen hemen bir sene sonra, Kanuni Sultan Süleyman, yeni yaptırmayı düşündüğü Süleymaniye Camii inşaatı için müneccimlere bir uğurlu saat tayin etmelerini buyurmuş, Riyâzî Ali de bu çağrıyı fırsat bilip normalde yarım sayfayı geçmeyecek kısa bir pusula şeklinde iletebileceği uğurlu saati, 13 varaklık müstakil bir risale halinde saraya sunmuştu.(21) Dokuz bölüme ayrılmış bu ilginç risalenin başında Riyâzî Ali, inşaatın Hicri 957 senesinde Cemaziyülevvel ayının 26. Perşembe günü (12 Haziran 1550) güneşin doğuşundan 4 saat 12 dakika geçtikten sonra tâli Arslan burcunun 22. derecesinde olduğu anda başlaması gerektiğini salık verir.(22) Metnin kalanıysa, yapılması planlanan cami için bu spesifik vaktin astrolojik ve astronomik açıdan neden en uğurlu ve makul seçim olduğunu açıklamaya ayrılmıştır. Riyâzî Ali bir yandan dokuz bölüm içinde ilmi gerekçelerini detaylandırarak bu fendeki maharetini ve üstünlüğünü ortaya koymaya çalışır. Öyle ki, kendisinin söylediğine göre inşaata başlama anı olarak diğer müneccimler tâli noktasının Arslan burcunun 20. derecesi olmasının yeterli olacağını söylerken Riyâzî’nin 22. derecede ısrar etmesi, sonunda diğer nücum erbabını da ikna etmiş, “cümlesi bi’l-ittifak semi’na ve ata’na diyüb teslim ü münkad ve müstahricin (yani Riyâzî’nin) faziletine evvelden dahi ziyade…itimad” etmiştir.(23) Öte yandan risalenin muhtelif kısımlarına kendi şiir koleksiyonundan serpiştirdiği kimi numuneler, ilmi yetkinliğine dair duyduğu olağanca özgüvene karşın beklediği denli ödüllendirilmemiş, hatta neredeyse yok sayılmış bir ilim erbabının iç çekişlerini yansıtır niteliktedir: “Yigirmi dört fünunun her birinde Riyâzî yekfen olmuşken acebdir! Ne malı var ne esbabı cihanda, fazilet zillete verse sebebdir!” ya da “Bu Riyâzî tâli-i menhustandır bî-huzur, gayrıya nisbet ider zulemini anı bilmeyen! Gün gibi meşhur iken ol, artuk alır hasılı, bu nücumda asumandan rismanı bilmeyen!”(24)
Sahip olduğunu düşündüğü onca ilim ve fazilete rağmen hak ettiğini bulamamış olmaktan duyduğu sıkıntıları Riyâzî başka eserlerinde de dile getirmekten imtina etmez. Örneğin Hicri 964/Miladi 1556-7 yılında Şehzade Bayezid için hazırladığı ve Terceme-i Şâhî adını verdiği Tarih-i İbn Kesir tercümesinin ilk cildinin uzun ve otobiyografik girişini, ömrünü ilim ve fazilet kesbetmeye adadığını; ulum-ı edebiyye ve fünun-ı Arabiyye’den fıkıh, mantık, kelam, hikmet, tıp ve riyazi ilimlere uzanan geniş bir yelpazede emek sarf ettiğini söylemeye hasreder.(25) Ne var ki bunca emeklerinden herhangi bir fayda görmemiş; ikbalini bulamayıp ancak kendinde olduğuna inandığı meziyetlerle kendini teselli etmekle kalakalmıştır:
“Bu denlü fazlı tahsil eylemişken
Kemal ve hızkı tekmil eylemişken
Kalub bir kûşe-i uzletde mehcûr
Baîd ikbalden ikramdan dûr
Bulurum fazlla gerçi tesellâ
Kanı erbab-ı fazla hürmet amma?”(26)

İmad-ı Müneccim'in Timurlu Mirza Rüstem b. Umar Şeyh için 1419'da hazırladığı zayiçe. Huntington Library HM71897, 32b numaralı sayfa. Tek nüsha olarak mevcut olan eserin kopyasını benimle paylaştığı için Evrim Binbaş'a çok teşekkür ederim
Hak ettiklerini bulamamış olmaktan yılmış ve yaşadığı zamana veryansın eden yazar teması gerek geçmişte gerekse günümüzde sıklıkla karşılaşılabilen bir anlatı stratejisi olduğundan Riyâzî’nin burada söylediklerinin hakikati temsil edip etmediğini yöneltmek meşru bir soru. Ne var ki Riyâzî Ali’nin hayatının büyük bir kısmında ikbalden ve ikramdan mahrum kalmış olduğunu sadece onun yazdıklarında değil çağdaşlarının kendisi hakkında söylediklerinde de bulmak mümkün. Örneğin Kınalızâde Hasan, babası meşhur Kınalızâde Ali Efendi’nin (ö. 1572) Riyâzî hakkında “eğer mukârin-i terbiyet ve mülâkî-i takviyet-i sultan-ı cihan olaydı ol fende a’yân-ı zamandan olacağına reyb ü gümân olmazdı [eğer padişahın himayesine yakın olabilseydi, o fen(ler)de zamanın önde gelenlerinden olacağına şüphe yoktu]” dediğini aktarır.(27) Tabii Riyâzî’nin talihinin makus gitmesine nelerin sebep olduğuna eldeki kaynaklar ışığında kati cevaplar vermek pek kolay değil; ama Türkiye’deki ve yurt dışındaki çeşitli el yazması kütüphanelerinde bugün mevcut olan çok sayıda ciltte Riyâzî Ali’nin temellük ve istinsah kaydına, hatta kimi zaman detaylı notlarına rastlamak, kendisinin özellikle tarih, hikmet, matematik ve nücumun muhtelif dallarında gerçekten de zengin ve derin bir bilgiye sahip olduğunu teyit eder.(28)
Riyâzî’nin Süleymaniye Camii inşaatına başlama tarihi olarak kaleme aldığı risaleye geri dönmek gerekirse; bu metin, türünün dikkat çekici bir örneği olarak hakkında birkaç ilave kelam etmeyi zorunlu kılıyor. İnşaat, savaş, saray merasimi vb. işler öncesinde bu işlere başlamak için uğurlu saat tayin etmek İslam dünyasının farklı çağ ve mekanlarındaki müneccimlerin mutat vazifesi olduysa da bu tür detaylara tarih eserleri gibi anlatı kaynaklarında belli belirsiz verilen referanslar dışında doğrudan müneccimlerin raporları üzerinden ulaşma şansı Osmanlı dünyası hariç bir hayli kısıtlıdır. Özellikle 17., 18. ve 19. yüzyıllarda, saltanat düğünlerinden sadrazam tayinlerine, yeni yapılmış kalyonların denize indirilmesinden sefer hazırlıklarına bir dizi iş için müneccimbaşılık makamı tarafından kısa pusulalar şeklinde hazırlanmış çok sayıda uğurlu saat tayini belgesini Osmanlı arşivinde bulabilmek mümkün.(29) Riyâzî Ali’nin risalesini de bu bağlam içerisinde değerlendirmek gerekir. Lakin yukarıda özetlemeye çalıştığım mesleki rekabet ve ihtiraslar çerçevesinde mesele basit bir uğurlu saat tarihi iletmenin ötesine geçip yazarının ufak bir risaleyle padişaha ve dönemindekilere kendi ilmi üstünlüğünü ortaya koyma girişimine dönüşmüştür. Bununla birlikte metin aynı zamanda müneccimlerle siyasi erk arasındaki ilişkinin mahiyeti hakkında da önemli bir tanıklık sağlar. Müneccimlerin uğurlu saat tayinlerine siyasi erk ne ölçüde riayet ediyordu? Onların gün, saat ve hatta dakika ve derece cinsinden ilettikleri muayyen vakitler dikkate alınıyor muydu? Dikkate alınıyorduysa, mekanik saatler gibi dakik zaman ölçüm araçlarının henüz pek de yaygın olmadığı on altıncı yüzyılda bu spesifik vaktin tam olarak ne vakit geleceği nasıl anlaşılıyordu?
Süleymaniye Camii inşaatına tanıklık etmiş, Kanuni devri üzerine olan anıtsal tarih eserinde yapıya ayrıca müstakil de bir bölüm ayırmış olan dönemin bir numaralı bürokratı Nişancı Celalzâde Mustafa’nın (ö. 1567) aktardığına göre yapının temeli 957 senesi Cemaziyülevvel’in 27. Perşembe günü “mehere-i erbab-ı takvim ve nücum”un ihtiyar ettiği saatte, “ulema zümresinin zat-ı fezayil-penahı” Şeyhülislam Ebussuûd Efendi eliyle atılmıştı.(30) Burada Riyâzî’nin 26 Cemaziyülevvel Perşembe’si ile Celalzâde’nin 27 Cemaziyülevvel Perşembe’si arasında sanki bir günlük bir fark/ihtilaf varmış diye düşünmemek gerekir; zira takvim uzmanlarının Hicri tarihleri Miladi tarihlere çevirirken altını çizdiği üzere, önemli olan ayın sayısal olarak hangi günü olduğu değil, gün olarak haftanın hangi günü olduğudur. Zira haftanın günlerinin sayısı ve sırası değişmez; ancak Ay takvimine dayalı tarihlerde ayın günlerinin sayısı, Ay başlangıcının çıplak gözle teşhis edilmesine (rûyet-i hilal) ya da müneccim hesabıyla önceden hesap edilmesine bakarak bir gün fark edebilir. Dolayısıyla burada önemli olan hem Celalzâde’nin hem de Riyâzî’nin Cemaziyülevvel ayının sonundaki Perşembe gününe işaret etmesidir ki bu tarih Miladi olarak 12 Haziran 1550 Perşembe’ye tekabül eder.(31) Hakeza bugün caminin şadırvan tarafındaki cümle kapısı üzerinde bulunan ve Şeyhülislam Ebussuûd Efendi (ö. 1574) tarafından hazırlanıp meşhur hattat Ahmed Şemseddin Karahisârî’nin (ö. 1556) talebesi Hasan Çelebi tarafından nakşedilen kitabede de inşaatın 957 senesi Cemaziyülevvel’inin sonlarında başladığı yazılıdır (el-bidâye fî evâhir Cemâze’l-ûlâ li-sene 957).(32) Dönemden bu mimari ve yazılı kaynakların da kesinkes gösterdiği üzere, müneccimlerin ve hassaten de Riyâzî’nin tavsiyesine uyulmuş ve Süleymaniye Camii inşaatının temeli belirlenen günde atılmış görünüyor. Saat olarak ise Riyâzî’nin önerdiği gibi ‘tâli’nin Arslan burcunun 22. derecesinde olacağı anın mı yoksa diğer müneccimlerin önerdiği 20. derecenin mi dikkate alındığını tespit etmek –aralarında yalnızca birkaç dakikalık zaman farkı vardır– eldeki kaynaklar ışığında tabiatıyla mümkün değil.
Riyâzî Ali’nin Süleymaniye Camii inşaatı için hazırlayıp günümüze kalabilmiş zayiçesi müneccimliğin uzmanlık sahasının mahiyetini ve kapsamını hatırlatması bakımından da ayrıca ele alınmayı hak ediyor. Nasıl oluyor da İslam ve Osmanlı tarihi boyunca müteşerri alimler ve Sufi-meşrep ariflerce sıklıkla tahkir edilmiş müneccimlerin astrolojik akıl yürütmeye dayanan görüşüne cami inşaatı gibi dini anlamı mühim bir faaliyette riayet edilebiliyor, hatta müneccimlerin inşaatın başlaması için tayin ettiği vakitte temel bizzat şeyhülislamın eliyle atılabiliyordu? Yaklaşık 20 yıl sonra İstanbul’da kurulacak olan rasathaneyi yıktıran –ve Türkiye’deki yaygın kanıya göre tam da bu nedenle Osmanlıların ve dolayısıyla Türkiye’nin bilimsel gerileyişini başlatan– aynı ulema ve şeyhülislamlık makamı değil miydi?
20. yüzyılda akademik ve popüler bilim tarihi çalışmalarının belki de en çok rağbet görmüş konusu olan din-bilim çekişmesinin izlerini Osmanlı geçmişinde aramak bu kısa makalenin kapsamını bir hayli aşıyor. Ancak müneccimlik mevzubahis olduğunda, İstanbul’da 16. yüzyıl sonunda rasathanenin kurulup kısa sürede yıkılması epizoduna karşın, kurumsal bir makam olarak müneccimbaşılığın Osmanlıların son dönemine kadar devam ettiğini; aralarında Sultan Ahmed Camii ya da Nuruosmaniye Camii gibi kutsal mekan inşaatlarının da olduğu birçok teşebbüs öncesinde müneccimlerin uğurlu saat tayinlerine itibar edildiğini akılda tutmak gerekiyor.(33) Sonuçta Tanrı tarafından yaratılıp hareket ettiğine inanılan semavi cisimlerin zamansal göstergelerini okumak ve değerlendirmekte, her şeye kadir Tanrı inancına halel getirecek bir şey yoktu.
Müneccimlerin ihtisası da tam burada tebarüz ediyor aslında. Onları, salt gelecekte olacakları birtakım doğaüstü güçler ve gizi niyetlerle öngörüp kehanette bulunan falcılar olarak değil, teosantrik (Tanrı merkezli) bir kategori olan “zaman”ın geçmişe, şimdiye ve geleceğe yönelik hesaplarının yapılması ve yorumlanmasında ehliyet sahibi “zaman uzmanları” olarak görmek bir “bilimsel uzmanlık” sahası olarak müneccimliğin tarihini daha hakikatli biçimde ele almaya imkan sağlayabilir.
A. Tunç ŞEN - Columbia University, Tarih Bölümü
Yazının dipnotlarına buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Babürlüler sarayında astroloji, bilim tarihçiliğinin kayıp halkası müneccimler, II. Abdülhamid döneminde Irak'ta Osmanlı
30 Ara 2022

YAZARLAR

Toplumsal Tarih
Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.
İLGİLİ OKUMALAR


