Ramazan Soğuk Havalara Rastladı

Şehzadebaşı’nda geceleri adeta cinler cirit oynuyor

Kimi arıyorsun?-Sahur yemeği bulunur-Bugün şıra yok!-Yunan filmleri rağbette-Beyazıt Camii avlusunun Ramazanlık hali

Mehmet Selahattin, 24 Ocak 1931

“Nereye böyle?”

“Şehzade’ye kadar.”

“Ya sen?”

“Ben de.”

Ramazan’da bu konuşmalar kulağa sık sık çarpar. Senelerin verdiği alışkanlığın tesiriyle “Şöyle bir dolaşalım. Bakalım ne var ne yok.” denilir.

Şehzadebaşı semtinin Ramazan’da şehrin şayan-ı temaşa mahallerinden biri olduğu hakkında kuvvetli bir kanaat vardır. Dün gece benim bu kanaatim sarsıldı, hem de fena halde sarsıldı. Akşamüstü saat sekize doğru Şehzadebaşı’na şöyle bir uzanayım dedim. Bir de ne göreyim? Kimseler yok. Aydınlığa koşan pervaneler gibi sinemaların etrafına toplanmış birkaç meraklı olmasa Şehzadebaşı adeta kenar bir mahalleyi andıracak. Hani o aşağı yukarı dolaşan gedikli müdavimler? Kol kola fıkırdaşarak, gülüşerek geçen kadınlı erkekli kalabalık? Koca caddede adeta cinler cirit oynuyor. Hele caminin biraz ilerisine doğru gidildiği zaman bu ıssızlık adeta korkunç bir hal alıyor.

Vezneciler’in önünde tanıdıklardan birine rastladım. Soğuktan moraran ellerini ovuştururken sordu:

“Ne o, birini mi arıyorsun?”

“Evet.”

“Kimi?”

“Kimi olacak, Ramazan’ı!” dedim

Güldü:

“Boşuna yoruluyorsun. O bu sene Şehzadebaşı’na uğramadı.”

Hani yalan da değil. Birdenbire bastıran soğuklar Ramazan babayı ürkütmüş olacak. Ara sıra mini mini çayhanelerde tandır başına toplanan koca karılar gibi birbirlerine sokulmuş insanların buğulu camlar arkasında iskambil, tavla attıkları hayal meyal seçiliyor.

Ramazan gecelerinin keyifli alışverişini uman dükkanlarda boş yere yanan ampullere acıyorum. Bari tiyatrolar kalabalık olsa. Ne gezer! Kapısının önünde güm güm davul çaldıran Meşhur Komik’in tiyatrosu bile işte bir saatten beri müşteri yerine sinek avlıyor. Küçük aşçı dükkanlarının kapılarında şu mühim müjdeli haberi okuyorum: “Burada sahur yemeği bulunur.”

***

Sesli olduğu iddia edilen bir sinemanın önündeyim. Beyoğlu sinemalarında haftalarca gösterilen bir film gösteriyor. İsterseniz girelim. Şu içeri ki büyük salonu dolduran kalabalığı Beyoğlu’nun hiçbir sinemasında bulamazsınız. Hele bu kalabalığın bazı misafirleri var ki tasvire değer. Mesela, film ansızın koptu değil mi? Haydi bir ağızdan ıslık, cümbür cemaat “yuha yuha!” sesleri, ayak, şemsiye, baston tıkırtıları. Kafanız ne kadar sağlam olursa olsun bir aralık mutlaka çatlak bir kase gibi ötmeye başlar. Filmi sonuna kadar seyretmek tahammülü gösterebilirseniz ne mutlu size.

Yazıma başlarken Ramazan bu sene Şehzadebaşı’na uğramamış dedim. Evet, vakıa uğramamış amma mübarek ayın hararetli surette istikbali için hiçbir fedakârlıktan çekinilmediğini de itiraf etmek lazım. Mesela bakınız şu sinema bile geçenlere kadar sessiz sessiz bir köşede bekliyordu. Şimdi onun da sesi ötekiler gibi çıkıyor. Fazla olarak sesi de var. Sesli, sözlü, şarkılı…

Sükûtun altın olduğunu anlamayan bir şu sinemalar kaldı. Ya şu karşı ki sinemaya ne dersiniz? Ramazaniyelik bir cambaz getirtmiş, türlü hünerler yapıyor. Küçük İsmail Efendi her gece milli ortaoyununu oynuyor. Darüttalim salonunda eski hafız ve lahik tenor idaresindeki musiki heyeti geç vakte kadar terennüm icra ediyor. Daha ne olsun canım!

Ramazan’ın gece faslı şöyle böyle biraz çekilir amma gündüz faslı pek durgun, pek somurtkan geçer. Dükkanlar, hepsi değil ama yarından fazlası öğleye doğru ancak açılır. Bir kahveye girecek olsanız kahveciler insanın yüzüne ters ters bakıp güçlük gösteriyorlar gibi gelir. Vakıa o eski ham sofular kalmadı yahut kaldı ise de pek seyrekleşti. Fakat nerede olsa kenarda köşede tesadüf ediliyor.

Dün bir şıracının önünden geçerken içim çekti. Bir bardak şıra içeyim dedim. İçeri girdiğim zaman adamcağızı seccade üstünde buldum. Namazını bitirmesini beklemek zaruriydi. Nihayet iki tarafına selam verince hacetimi söyledim:

“Bir bardak şıra.”

Tiryaki şıracı beni tepeden tırnağa süzdükten sonra adeta canını almaya gelmişim gibi “Şıra yok bugün!” diye terslendi.

Rafa dizilmiş şıra sürahilerinin kendisini yalanlayacağını düşünememişti. Mamafih hiç sesimi çıkarmayarak, hatta bir kabahat işlemiş adamların düşkünlüğü ve teslimiyeti ile önüme bakarak dışarı çıktım. Ben oruçlu bir adamdan şıra istemiş olmakla bir nezaketsizlikte bulunmuş olabilirim. Fakat şıra satmakla geçinen bir adamın müşteriye şıra yok cevabını vermesi şüphe yok ki benim nezaketsizliğimi hiçe saydıracak bir harekettir. Neyse böyle ufak tefek cilveleri de olmasa Ramazan’ın geldiğini nereden anlayacağız?

***

Son günlerde Yunanlılarla aramızdaki dostluktan istifade edenler -kimler olduğunu söylemeye bile hacet yok- Yunan tiyatro ve sinema artistleri. Beyoğlu’nda bir sinema var ki haftalardan beri hep Yunan filmleri gösteriyor. Yunan operet kumpanyası harıl harıl temsil vermeye devam ediyor. Cıvıl cıvıl Rumca konuşan Yedikuleli, Bakırköylü Rum dilberleri Yunan filmlerine, Yunan operet oyunlarına o kadar rağbet gösteriyor ki hiç sormayın! Vakıa bunu doğal görmek lazım. Lazım amma bizim oyuncularımızın da Batı Trakya’da aynı müsamahayı görmesi şartıyla.

Şimdiye kadar daha bir oyuncumuz İskeçe ve Gümülcine’ye ayak basmadı. Bu gidişle galiba gidecekleri de yok. Uzun sözün kısası şu Yunanlılar propaganda bahsinde hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar vesselam!

***

Beyazıt Meydanı’nın ve Beyazıt Camii avlusunun Ramazan günlerine mahsus halini görmek istedim. İkindiye doğru evden çıkıp caminin büyük avlusuna girdim. Birkaç gün içinde bu taş avlu adeta bir panayır yerine dönmüş. Kapıdan girince sağda Tütün İnhisar İdaresi’nin Ramazan’a mahsus satış barakası, solda ihtiyar teşbihçinin camekânı, sağda solda yerli mallar sergileyen küçük barakalar…

Ama alışveriş var mı diye sorarsanız size evet diyemem. Vakıa şadırvan önü omuz omuzu sökmeyecek kadar kalabalık amma bunlar dünya ihtiyaçları ile pek alakadar gibi görünmüyorlar. Kimi abdest alıyor, kimi kurulanıyor. Kimi camiye giriyor, kimisi camiden çıkıyor. Kolları sıvalı bir adam kapı önündeki ihtiyar teşbihciye soruyor:

“Ezan okundu mu acaba?”

“Okundu ya. Hani oldu okunalı.”

“Aman öyle ise abdesti tazeleyelim!”

Çok geçmeden minarede müezzin ezan okumaya başlayınca teşbihcide hayret;

“Suphanallah! Yanılmışım demek, bana okundu gibi gelmişti.”

Kolları sıvalı adam gülüyor:

“Aman baba! Sen topu da böyle işitiyorsan orucu günde iki defa sakatlarsın!”

Avlunun öteki kapısı da başka bir alem. Kimi güvercinlere yem atarak eğleniyor, kimi iskemleye kurulmuş nargilesini tokurdatıyor, kimi eline taş basması bir kitap almış dalgın dalgın okuyor. O sırada çıplak ayaklı bir herif koşarak önlerinden geçti:

“Ramazaniyelik reçeller!”

Birisi çevirtti:

“Kaça veriyorsun?”

“Ceviz reçeli 100 kuruş. Ötekiler 75.”

Sözünü kestiler:

“Pahalı!”

“40’a verirsen alalım.”

Herif Yahudi imiş. Gülerek sordu:

“Şişesini mi?” 


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair çok zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

1930’larda da aynı geyik: Nerede o eski Ramazanlar!.. #14

Şehzadebaşı'nda eskimiş Ramazanlar!

18 Oca 2022

https://www.haberturk.com/gundem/haber/1090673-eski-ramazanlar-oyle-sadece-ibadet-ve-eglence-degil-bol-bol-da-yasak-demekti

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR