Rekor Bütçe Açığı ve Deprem Vergisi

Bilindiği üzere Türkiye büyük bir deprem yaşadı. Bu harcamaların bir kısmının deprem nedeniyle harcanan paralar olduğunu varsaymak yanlış olmaz. Ama bu kadar yüksek bir harcamanın tamamının depremin yaralarını sarmak için yapıldığını söylemek mümkün değil. Nitekim harcama kalemlerine bakıldığında bütçe harcamalarının büyük kısmının cari transferler ve kamu iktisadi teşekküllerine yapılan transferleri yukarı çektiğini görüyoruz.
Deprem nedeniyle bu açığın daha da yükseleceğini söylemek yanlış olmaz. Öte yandan bütçe açığını yükseltecek erken emeklilik yasası (EYT), memur-emekli maaş zamlarının enflasyonun üzerinde artırılması vb. seçim yatırımı sayılabilecek harcamaların etkisini henüz tam olarak görmüş değiliz. İlerleyen dönemde bunların etkisini daha net olarak hissedeceğiz bütçe açığında. Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin verdiği rakamlara göre EYT, zamlar, asgari ücret sübvansiyonları, elektrik-doğalgaz sübvansiyonları gibi harcamaların bütçeye maliyeti bu sene bir trilyon TL’ye ulaşacak. Üstüne bir de deprem nedeniyle yapılması gereken harcamalar eklenecek.
Tüm bu karmaşanın içerisinde hükümet AR-GE vb. katma değerli yatırımlar yapan firmalara sağladığı vergi avantajlarının bir kısmını kaldırdı. Yani bir nevi ek vergi getirdi. Tabii bu gibi durumlarda ek vergiler koymak hükümetlerin birincil tercihleri. Toplumsal yaraların sarılması, afetlerin yol açtığı yıkımın giderilmesi için tabii tüm vatandaşlar elini taşın altına koymalı. Nitekim Türkiye’de de yardım kampanyaları yapıldı ve deprem bölgesine aktarılmak üzere ciddî miktarda meblâğ toplandı. Fakat sadece erken emeklilik düzenlemesinin bütçeye getireceği yükün bile 250 milyar TL’yi geçtiği bir ortamda getirilen ek verginin sağlayacağı 100 milyar TL’lik gelirin ne anlamı olabilir! Türkiye maalesef günübirlik siyasi kazançları uzun vadeli kazançlara tercih ediyor. Vatandaşın menfaatiyle hükümetin menfaati git gide ayrışıyor. Ayrıca kırılgan bir ekonomiye sahip olduğu için de, yaşanan her felakette çok büyük kural değişikliklerine gidiyor. Bu yüzden de çok ihtiyacı olan uluslararası yatırımların adresi olma vasfını kazanamıyor.
Rekor Cari Açık ve TCMB Rezervi
Türkiye ekonomisi bu hafta iki önemli veride rekor kırdı. Keşke bu veriler Türkiye ekonomisi için olumlu sayılabilecek veriler olsaydı. Fakat hem cari açık hem bütçe açığı, tasarruf açığı olan Türkiye gibi bir ülkede hiç de hoş karşılanmaz. Zaten neredeyse tüm ekonomik analizlerde “kırılgan” [fragile] olarak anılan Türkiye ekonomisi, “Türkiye ekonomi modeli” sayesinde gitgide daha da kırılgan hale geliyor.
12 Mart’ta açıklanan verilere göre Ocak ayı cari işlemler dengesi geçen yılın aynı dönemine göre cari açık ciddi miktarda artış göstererek 9 milyar 849 milyon dolar oldu ve aylık bazda rekor kırdı. Bu şekilde 12 aylık cari açık 51,7 milyar dolara yükseldi. Halbuki geçen yılın Ocak ayında cari açık 6 milyar 889 milyon dolardı. Bununla birlikte, cari açık için öncü gösterge olan dış ticaret verileri Şubat ayında dış ticaret açığının yükseleceğini gösteriyor. Bu ise yıllık cari açığın daha da yükseleceğini işaret ediyor. Bu noktada büyük bir başarısızlığa ulaşmış “Türkiye ekonomi modeli”ne yapılan eleştirilerin haklı çıktığını vurgulamak gerekiyor. Çünkü bu model ilk duyurulduğunda dış ticaret açığını düşürücü etki yapacağı söylenmişti, oysa dış ticaret açığı düşmek bir yana tam tersine sürekli arttı.
Modelin başarısız olmasının altındaki sebeplere baktığımızda ise bunların ekonomik değil siyasal sebepler olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz. Çünkü öne sürülen modelin başarılı olması için gerekli şartlar yerine getirilirse hükümet oy kaybına uğrayacağını düşünüyor. Bu şartlara kısaca bakalım:
Modelin başarıya ulaşması için Türkiye’de üretilen malların yurtdışındaki müşteriler için ucuz hale gelmesi lazım. Bunun için de Türk Lirasının en az enflasyon kadar sürekli değer kaybetmesi gerekiyor. Böylece ihracatın artacağı umuluyor. Fakat hükümet USD/TRY kurunu 19 TL altında tutmak için çok büyük çaba sarf ediyor. Bu da Türk Lirasının enflasyon etkisiyle diğer para birimlerine karşı değerli olmasına neden oluyor. Bu nedenle ihracat artsa da ithalat ihracattan daha fazla artıyor. Yani modelin en temel dayanağı çöküyor.
Peki, neden hükümet doların değerinin artmasını istemiyor? Doların değeri seçmenlerin ekonomik oy verme davranışını ciddi oranda etkiliyor. Dolar fiyatı uzun yıllardır enflasyonun habercisi olarak görülüyor Türkiye’de. Çünkü, Türkiye çok uzun zamandır dış ticaret açığı veren bir ülke. Doların artışı dışarıdan gelecek malların (özellikle tüketim açısından simgesel öneme de sahip olan elektronik gereçler ve taşıtların) fiyatını artıracağı için enflasyon endişesi tüketim miktarlarında azalma olacağı için seçmende hükümete karşı negatif bir bakış oluşmasına sebep oluyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
OHAL Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Şehirlerin Yeniden İnşası Düzenlenebilir mi?, Seçim İttifakları Oluşuyor, Rekor Cari Açık ve TCMB Rezervi, Deprem Sonrası Sivil Toplum ve Artan Baskılar.
20 Mar 2023

YAZARLAR

Özgürlük Gündemi
Özgürlük Araştırmaları Derneği'nin hazırladığı Özgürlük Gündemi, Türkiye’nin hukuk devleti, ekonomi, siyaset ve sivil toplum gündemine ilişkin vakıaların değerlendirildiği, iki haftada bir pazartesi günü yayımlanıyor.
İLGİLİ OKUMALAR


