Sahnenin tam ortasında bir üreten: Oyuncu


Ümit Erlim, Fotograf: DasDas
- İlk okuduğun oyun neydi? Yılını/okuduğun yaşını hatırlıyor musun?
İlk okuduğu hatırladığım oyun sanırım Hamlet’ti. Liseyi yeni bitirmiştim. İstanbul Teknik Üniversitesi’ni kazandığım sene ilgilenmeye başlamıştım oyunculukla. Tuhaf olduğunu biliyorum ama Fen Lisesi mezunu olduğum için önümde mühendislikten başka pek bir seçenek yoktu o zaman. Ben de hobi olarak yaparım diye düşündüm oyunculuğu. Sonra ailemin desteği ile kamera önü oyunculuk kursuna yazıldım. Orada pek tatmin olmamıştım ama orada Ophelia, Hamlet sahnesi çalıştığımızı hatırlıyorum. Sonra tiyatroya yönelmem de bu zamana denk geliyor. Gerçekten bu işi temelinden öğrenmem gerekiyor diye düşünmüştüm.
18 yaşımdaydım. - Sahnede olmam gerekiyor dediğin o ilk anı hatırlıyor musun?
İTÜ’de Fizik Mühendisliği okurken aynı zamanda tiyatro kulübüne girmiştim. İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi’nin tiyatro kulüpleri aslında çok büyük bir tiyatro geleneği barındırıyorlar. Oyunculuk teknikleri haricinde, dramaturji, reji, örgütlenme biçimleri üzerine okumalar ve tartışmalar yapıyorduk. İkinci senemdi, 19-20 yaşındayım. Frederik Dürrenmatt’ın “Babile Bir Melek İniyor” oyununda Kral Nebukadnezar, rolünü almıştım. Neredeyse oyunun başından sonuna kadar sahnedeydim. Benim için çok büyülü bir süreçti o oyunun provaları ve sahnelenmesi. Ankara, İzmir, Eskişehir turneleri yaptık ve başta İTÜ olmak üzere birçok üniversitede sahneledik o oyunu. O oyundan sonra sanırım bende bir şeyler değişti. Zaten o döneme denk geliyor mühendislikle ilgili bir hayal kuramaz oluşum. Kendimi ileride mühendis olarak çalışırken görmüyordum. Sonra, İTÜ’de 3. senemde 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü' oyununu çıkardık. O oyunda da birden çok karakteri oynuyordum ve tiyatroda hem sahne önünde hem de dramaturji-reji kısmında yer almak artık benim için vazgeçilmez olmuştu. Bir kırılma noktasıdır benim için burası mesela. Ardından İTÜ’yü bıraktım ve Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nü burslu kazandım. Sonra bambaşka bir süreç başladı benim için.
3.Okuduğunda umarım bir gün bunu sahnede oynarım dediğin bir oyun var mıydı?
Aslında birden çok oyun var. Ama karakter olarak düşünecek olursam, mesela bütün romanlarını çok etkilenerek okuduğum Dostoyevski’nin Budala romanının bir adaptasyonunda Prens Mişkin’i oynamak isterim. Shakespeare’in oyunları bir oyuncu için çok cezbedici. O kadar derinlikli ve incelikli karakterler yazmış ki, üzerine çalışmak çok keyifli aynı zamanda zorlayıcı bir hâl alıyor oyuncu için. Ayrıca İngilizce’den çevirdiğim Sergio Blanco’nun 'Thebes Land ' oyunda oynamak istiyorum. Umarım bu metni yakın zamanda bir tiyatroda görebiliriz.
4.Oyunculuğu en besleyen deneyiminin; iyi bir seyirci olmak olduğunu söyleniyor. O yüzden sormak istiyorum; izleyici olarak izleyip de unutamadığın bir oyun var mı? İzlerken kendinden geçtiğin bir anın var mı?Bunu nasıl oynuyor şu an, dediğin?
Olmaz mı! Ben iyi bir tiyatro seyircisiyimdir. Mümkün olduğunca çok oyun izlemeyi seviyorum. Bir yandan da, sanırım oyunculuk ve tiyatro için birçok şeyden vazgeçtiğimden, daha fazla tutunuyorum bu mesleğe ve sonuna kadar götürmek hoşuma gidiyor. Çocukken yeteneğim keşfedildi, şöyle şeyler anlatırdım, arkadaşlarımı güldürürdüm gibi bir hikâyem olmadı. Tiyatro aslında kendimi keşfettiğim ve var ettiğim bir alan benim için.
Ve bu sürecin hiç bitmemesini diliyorum. Tiyatroda, seyirciler ve oyuncuların ortak bir deneyimi paylaşması, aynı rüyayı görmesi benim için her zaman daha etkileyici oldu. Dolayısıyla da izlediğim oyunlarda da bu etkiyi arıyorum genelde. Yeni bir gerçeklik vaadetmesini; bir şekilde beni dönüştürmesini ve deneyim yaşatmasını bekliyorum.
Mesela Schaubühne Berlin’den İstanbul Tiyatro Festivali’nde izlediğim Thomas Ostermeier’in Hamlet’i, ve yine aynı festivalde izlediğim Andreas Kriegenburg’un Kafka’nın Dava romanından uyarladığı oyun benim ufkumu açmıştı. Avignon’da izlediğim Krzysztof Warlikowski’nin “Kabaret warszawski” ve İngiliz Complicité grubunun “Usta ve Margarita” oyunları müthişti. Büyülenerek çıktığımı hatırlıyorum sahneden.
5.Romeo ve Juliet oyununda dekoru ilk gördüğünde; ilk hissin/tepkin/düşüncen ne olmuştu? Aklına gelen ilk şey ya da?
Mert bize dekorun ilk çizim taslaklarını gösterdiğinde aslında bu kadar büyük ve etkileyici bir yapı meydana geleceğini düşünmemiştim. Kağıt üzerinde olanla gerçekte olan arasındaki farkı ilk defa dekor, kostüm ve ışık ile beraber prova aldığımızda hissettim. Shakespeare’in metnine, belki binlerce farklı versiyonu olan bir oyuna, farklı bir katman daha eklemiş oluyoruz. İngiltere’de yüksek lisansımı yaparken Globe Theatre’da çok oyun izleme fırsatım oldu. 5 poundluk ayakta izlenen kısımdan biletimi alırdım. Malum öğrenciyiz. Etrafımdaki yüzlerce kişiyle beraber sanki yüzyıllar önce anlatılan bir hikâyeye ortak oluyoruz gibi hissederdim. Her defasında heyecanlandığımı, büyülendiğimi, eğlendiğimi ve ayakta 3 saat oyun izlemekten yorulduğumu hatırlıyorum.
Henüz prova sürecindeyken Mert bize dekoru anlatırken Globe örneğini vermişti, sütunlar, sahnenin arkasındaki yükselti, balkon, vs… Görünüş ve biçim olarak belki çok farklı bizim Romeo & Juliet’in yapısı, ama tuhaf bir şekilde benzer bir ruh da barındırdığını düşünüyorum. Oyunun başarılı bir şekilde güncelleştirilmesinin ve yönetilmesinin etkisi bence. AVM’de geçiyor olması, pop kültürden beslenen bir arka planının olması biçime çok uyumlu bir şekilde yansıyor.
6.Aynı soruyu müzikler için de sormak istiyorum?
Aynı şey müzikler ve ışıklar için de geçerli diye düşünüyorum. Cem Yılmazer mühiş bir iş çıkardı. Işıkların pastel tonları ve arkamızı yasladığımız neon “What is love” yazısının görseli, DJ setinden çıkmış gibi duyulan müzikle buluşunca, oyuncu için sahnede yaşaması çok keyifli bir habitat oluşturuyor. Hatta ilk oyunlardan sonra seyirciden, bu müzikleri nasıl ediniriz ve dinleriz diye birçok soru geldi.

Sahneye çıkmadan önce, kulisten bir fotoğraf, 📸Ümit Erlim
7.Pandeminin başladığı dönemde; ilk kapanma olduğunda sahneler kapanmıştı, oyuncu olarak neler hissetmiştin? Sahneden uzak olmak belirsiz bir sürecin içine girmek zordu, bununla nasıl başa çıktın belki de çıkamadın? Biraz anlatabilir misin?
Herkes için oldukça belirsiz ve zor zamanlardı. Yeni bir normal tanımlamamız gerekti ve artık buna göre yaşamalıydık. Sosyal mesafenin genişlemesi zorunluluğundan tabii ki ilk etkilenen alanlardan bir de tiyatro oldu. Benim kendi sürecim açısından da tuhaf bir zamandı. 2019’un sonlarına doğru Türkiye’ye temelli dönüş yaptım. Bundan bir süre sonra da pandemi yaşandı zaten. Dolayısıyla ne yapmam gerektiği konusunda birçok bilinmezle başediyor gibiydim. 5 sene yurt dışında yaşadıktan sonra ülkeye geri dönmek, hemen ardından da pandemi ile başlayan bu tuhaf süreç…
Fakat pandeminin içindeyken yine DasDas’ta “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” oyununu prova edip, filme çektik. Bir süre boyunca online olarak yayınlandı bu oyunum. Hemen ardından BluTV’de yayınlanan Yeşilçam dizisinin 2. sezonuna girdim. Geçen yaz da İstanbul Üniversitesi, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji bölümünde doktoraya kabul edildim. Şimdi DasDas’ta “Romeo & Juliet” ve “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” (bu sefer online değil, canlı canlı 🙂 ) oyununda oynuyorum; aynı zamanda doktora süreci başlamış oldu benim için. 18 yaşımdayken hobi olarak düşündüğüm bir alanda şimdi doktora yapıyorum.

Başak Kıvılcım Ertanoğlu
1. İlk okuduğun oyun neydi? Yılını/okuduğun yaşını hatırlıyor musun?
İlk okuduğum oyun yanlış hatırlamıyorsam İbsen’in Hayaletler’iydi. 14-15 yaşındaydım.
2.Sahnede olmam gerekiyor dediğin o ilk anı hatırlıyor musun?
Dostlar Tiyatrosu’nun ‘İçimdeki Çığlık’ oyunu Ankara turnesi yapmıştı. Ulus’taki 100.Yıl Sahnesi’nde izlemiştim oyunu. Oyun sonu uzun uzun, boş boş sahneye bakmıştım seyirciler çıkarken. Tam olarak ne olduğunu anlayamamıştım. Bana böyle hissettiren ne ise onun peşinden gitmeliyim hissiyle dolmuştu içim. O ilk an sanırım buydu. 🙂
3.Okuduğunda umarım bir gün bunu sahnede oynarım dediğin bir oyun var mıydı?
Genel olarak beni heyecanlandıran her oyun diyebilirim aslında. 🙂 Bir örnek vermek gerekirse: III.Richard.
4.Oyunculuğu en besleyen deneyiminin; iyi bir seyirci olmak olduğunu söyleniyor. O yüzden sormak istiyorum; izleyici olarak izleyip de unutamadığın bir oyun var mı? İzlerken kendinden geçtiğin bir anın var mı?Bunu nasıl oynuyor şu an, dediğin?
Var, tabii ki olmaz mı🙂 Tiyatro Stüdyosu’nun 'Histeri' oyununu unutamam. Özellikle bir iki sahnesi şu an bile net bir şekilde kafamda oynar ara ara. Ağzım açık bir şekilde, bu nasıl olabiliyor acaba diye şaşkınlığa düştüğüm çok an vardı o oyunda. Bir diğeri de İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun ‘Uyarca’ sı. Gerçekten ağzımın suyu akmıştı. Aziz Nesin Sahnesi’nde izlemiştim. Yönetmenin kurduğu dünya, metnin vurucu aktarımı beni gerçekten çok ama çok heyecanlandırmıştı.
5. Romeo ve Juliet oyununda dekoru ilk gördüğünde; ilk hissin/tepkin/düşüncen ne olmuştu? Aklına gelen ilk şey ya da?
Çok fazla olasılığın denenebileceğini düşünüp baya heyecanlanmıştım ilk gördüğümde. Bir an önce prova almak istiyor insan böyle bir dekoru görünce, bir an önce oynamak istiyor. İnsan nelerin denenebileceğine bakmak, bütün fiziksel olasılıkları zorlamak istiyor. 🙂
6.Aynı soruyu müzikler için de sormak istiyorum?
Müzikler de çok heyecan verici. Sahnelerin yoğunluğunu arttıran bir rol kişisi. Oyunun, metnin, rejinin ritmiyle iç içe geçiyor ve çok çeşitli bir aktarım olanağı sunuyor bize de. Müzikle beraber iç ritmimizin karışımını deneyimlemek, üst üste bindiğini görmek çok çarpıcı oluyor bizim için de.
7.Pandeminin başladığı dönemde; ilk kapanma olduğunda sahneler kapanmıştı, oyuncu olarak neler hissetmiştin? Sahneden uzak olmak belirsiz bir sürecin içine girmek zordu, bununla nasıl başa çıktın belki de çıkamadın? Biraz anlatabilir misin?
Yalnız hissetmiştim tabii ki. Bu gibi durumlarda ilk gözden çıkarılanlar ya da hemen unutulanlar ‘eğlence’ olarak tanımlanan iş kollarındaki biz çalışanlar oluyor. Bu alanda çalışanlarla ilgili herhangi bir acil durum planı olmadığıyla yüzleştik hepimiz bireysel olarak. Genel anlamda soyut ve birlikte ‘paylaşılan an’lardan oluşan gerçek zamanlı bir iş yaptığımız için; yan yana olma halimizin sekteye uğraması bizim için çaresiz bir durum. Ama sanırım tiyatronun da asıl gücü bu gibi durumlarla yüzleşince belirginleşiyor. İlk şaşkınlık hali geçtikten sonra göz göze, bir adım mesafede seyircilerle paylaşılan, kan, ter ve göz yaşından ibaret o anların sihri ve gücü sizi farklı anlatım biçimlerini kovalamaya itiyor. Bu anlamda bir kaç tane dijital monolog yazdım, evde çekilen bir kaç işte oynadım. Tabi ki tiyatronun yerini tutması mümkün olmayan buna karşın yeni olasılıklara da fırsat veren, öğretici bir zaman dilimiydi. Ama genel anlamda süreci, tiyatronun zor durumlarla baş etme gücünden, hırçınlığından, anlatma/aktarma inadından, birlikte olma halinin sihrinden ve ateşinden ilham alarak; hikâye anlatmakla ilgili daha da acıkarak, heyecanlanarak atlattığımı söyleyebilirim. İyi ki tiyatro var. Yaşasın tiyatro!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Cem Yılmazer, Ahsen Eroğlu, İlksen Başarır podcast konuklarım; Ümit Erlim ve Başak Kıvılcım Ertanoğlu ise "KULİS" kanalında sorularımı yanıtlıyor. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde bir çocuk gibi sahnenin etrafında dolanıyorum.
27 Mar 2022

YAZARLAR

Esra Ece Kuleci
Üreten insanların, süreçlerini kayıt altına almaya merak sarmış biri 👀

Üretim Kaydı
Kültür ve sanat alanında üreten insanlarla buluşarak “üretim süreçlerini” kayıt altına alan ve bu buluşmalardan kendine kalanların da kaydını tutmayı dileyen yayın.
İLGİLİ OKUMALAR



