Sandıktan sinemaya İsrail’de itiraz büyüyor: Netanyahu’nun karşısındaki sesler ne söylüyor?

Ortadoğu’ya ilişkin jeopolitik, askerî ve güvenlik analizleriyle tanınan Michael Horowitz, 27 Ağustos 2026 tarihli analizinde İsrail’de yaklaşan seçimleri ve 19 Mayıs 1960 doğumlu emekli Genelkurmay Başkanı ve aktif siyasetçi Gadi Eisenkot’u ele aldı. İbranice “doğru, dürüst, düzgün” anlamına gelen Yaşar Partisi’nin lideri olan Eisenkot, Netanyahu’nun yerine geçmesi muhtemel isimlerden biri olarak görülüyor.
Yaklaşan seçimlerde kimin başbakan olabileceğine, nasıl bir alternatif oluşturabileceğine ve seçim sürecinin İsrail siyasetini nasıl şekillendireceğine odaklanan analizden ilgili bölümü alıntılamakla yetinelim:
“İsrail politik sahnesi çok sayıda emekli generalin askerî itibarını kullanarak eski başarı ve kudretlerini siyasi başarıya dönüştürme hırsına tanık olmuştu. Lakin ardı sıra iktidara gelen 14 hükümet başkanı arasında sadece bir general, Ariel Şaron, bu işi başarabilmişti. Buna rağmen eski komutanlar asker kökenli olmanın talihsizliğinden bir türlü kurtulamayıp boş yere gayret göstermekten geri durmadılar. Daha siyasete adım atarken saha araştırmalarında itibarlarının yüksek olduğunun tespit edilmesine karşın gerileyerek unutuluverdiler.
Görünen o ki, melun talihsizlik bitmek üzere: Çünkü Gadi Eisenkot, partisi Yaşar ile birlikte farklı bir yol denemeyi aklına koydu; öncelikle de saha araştırmalarının kamuoyunu nasıl ve ne şekilde etkilediğini kanıtladı. Örneğin Kanal 12 televizyonundaki haberlere göre İsrailli seçmenlerin %43 kadarı kendisini başbakan olarak görmek istiyor, buna karşılık mevcut Başbakan Binyamin Netanyahu’yu tercih edenlerin oranı %34 dolayında görünüyor. Oysa Kanal 13 televizyonu Eisenkot’un liderliğini yaptığı “Yaşar” partisinin 23 sandalye, yani Netanyahu’nun başkanlığındaki Likud koalisyonunkinden bir sandalye fazla kazanacağını açıklamıştı.
Aslında mesele seçim hesaplarının ötesinde bir şeydir. Şöyle ki: Eisenkot, Netanyahu’nun tam tersi bir profil ve algıya sahiptir. Her şeyden önce tipik bir devlet adamı ve iktidar timsalidir; ağırbaşlı, dirençli ve kararlıdır. Ayaklarını sağlam yere basmaktadır. Gazze’deki savaşta oğlu ölmesine rağmen direncinden bir şey kaybetmemiş; siyasi şov yapmak yerine dengeli tutumuyla alternatif biri olduğunu göstermiştir. Netanyahu ise genellikle şahsi çıkarlarını devletin menfaatlerinin üstünde tutmasıyla bilinir. Onun açısından ülke maslahatı ikinci sırada gelmektedir. Buna karşılık Eisenkot kamu yararına hizmet etmeye öncelik tanır; askerî ve siyasi disipline önem verir.”
Bir ekleme yapmalıyım: Göz attığım son kamuoyu yoklamalarına göre toplamda 120 sandalyesi olan parlamentoda Eisenkot ile ona yakın muhaliflerin muhtemel sandalye sayısı 55-58 arasında seyrederken, Netanyahu ile radikal Siyonist ve ırkçı müttefiklerininki 48-52 bandındaydı.
İngiltere ile İsrail arasında gaspçı yerleşimciler gerginliği
Netanyahu iktidarı boyunca İsrail’in içeride ve dışarıdaki sıkışmışlık hâli sadece seçimle sınırlı değildir. Bu noktada birden fazla örnekle karşılaşabiliyoruz. Mesela işgal altındaki Filistin’in Batı Şeria toprakları, silahlı ve fanatik Yahudi yerleşimcilerin saldırısına uğramakta; bu arada Filistin ahalinin mal ve mülkleri, bilhassa arazileri ve evleri gasp edilmektedir. Zapt edilemez planlı bir akım, istila ve işgal hareketi hâline gelmiş bu olaya Batılı ülkeler tepki duymakla birlikte başta Netanyahu olmak üzere ırkçı Siyonist ortakları kınamalara aldırmamaktadır.
İsrail’in pervasızlığını gören İngiltere hükümeti, bu defa farklı bir yaptırım yolu denemeye başladı ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimleriyle her türlü ticari ilişkiyi yasakladığını açıkladı. Dışişleri Bakanı Ed Miliband, Avam Kamarasında yaptığı bir konuşmada yerleşimlerden gelen tüm malların ithalatının yasaklanacağını, şirketlerin finans, inşaat, altyapı, gayrimenkul ve reklamcılık dâhil hiçbir alanda yerleşimlere hizmet veremeyeceğini duyurdu.
Miliband yaptırımın gerekçesini de açıkladı:
“Batı Şeria’nın bazı bölgelerinde Filistinlilere yönelik etnik temizlik yaşanmaktadır. Bunu yapanlar da (Yahudi) yerleşimci teröristlerdir. Evler buldozerlerle yıkılmakta, yollar ve kamu altyapısı tahrip edilmekte, aileler konutlarından sürülmektedir. Dolayısıyla İngiliz halkının, mağazalarımızda ve süpermarketlerimizde yerleşim ürünlerini kabul ederek işgale destek vermemizi istediğini düşünmüyorum. Ticari yasaklar altı ila dokuz ay içinde yürürlüğe girecektir.”
Fransa ve Kanada da benzer adımlar atarak karara arka çıktılar. Ayrıca İngiltere, Fransa, Kanada, Danimarka, İspanya, Finlandiya, İrlanda, İzlanda, Norveç, Polonya, Portekiz ve İsveç’in de dahil olduğu 12 ülke iki devletli çözümü (İsrail’in yanında Filistin devletinin de kurulmasını) desteklemek amacıyla ortak bir bildiri yayımlayarak İsrail’i yerleşim genişlemesini derhal durdurmaya çağırdılar.
İsrail’den sert karşı hamle
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar, İngiltere’nin adımına misilleme olarak Doğu Kudüs’teki İngiliz Konsolosluğunun kapatılacağını açıkladı. Sa’ar ayrıca İngiliz temsilcilerin Gazze ateşkesini izlemekle görevli uluslararası koordinasyon merkezinden çıkarılacağını, İngiltere’nin Filistin Yönetimi güvenlik güçlerine verdiği eğitimin sona erdirileceğini de duyurdu.
Kararın en dikkat çeken boyutu, aralarında eski İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, Your Party milletvekili Zarah Sultana, İşçi Partili Diane Abbott, Naz Shah, John McDonnell, Richard Burgon ile Yeşiller Partisinden Carla Denyer, Sian Berry ve Ellie Chowns’un da bulunduğu 12 İngiliz vekil ve vatandaşa İsrail’e giriş yasağı getirilmesi oldu. Sa’ar, yasaklıları “Antisemitik ve İsrail karşıtı faaliyetlerde bulunan ya da İsrail Devleti’nin varlığını inkar eden kişiler” olarak tanımladı. Ayrıca bakan “Birleşik Kudüs, İsrail’in başkentidir ve tam egemenliği altındadır” diyerek şehirdeki tüm yabancı faaliyetlerin İsrail’in onayladığı kanallardan yürütülmesi gerektiğini de vurguladı.
Sa’ar gözdağı vermekten de geri durmadı:
“Bu girişimi başlatan ve ona öncülük eden İngiltere oldu. Ancak değerlendirmelerimize göre İsrail’e karşı adım atan diğer tüm ülkelere yönelik misilleme tedbirlerini de alacağız. Bize zarar veren her hükûmete mesajımız açık: Karşı adım atanlara İsrail de karşılık verecek! Bu ülkeler bölgedeki nüfuzlarını ve rollerini kaybedecek!”
ABD’den iki farklı ses
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, BBC’nin Newsday programında planlanan İngiliz önlemlerinin ABD’de bazı eyaletlerde faaliyet gösteren İngiliz şirketlerine yönelik kısıtlamalara yol açabileceği uyarısında bulunarak sosyal medyada “İngilizler acı çekecek” ifadesini kullandı.
Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise çok daha temkinli bir çizgi izledi. Rubio, “İngiltere’nin bu kararı alacağından önceden haberdar olduklarını, gerekçelerini dinlediklerini ve istikrar hedefini paylaştıklarını” söyledi. Bakan, bölgenin son derece hassas bir dönemden geçtiğini hatırlatarak “Batı Şeria’da şiddet ya da gerilim artışı görmek istemediklerini” belirtti. Rubio, ABD’nin İngiltere’nin yerleşimlere yönelik ticaret yaptırımlarına katılmayacağını da doğruladı; ancak bunu Huckabee’nin sert tonundan uzak, ölçülü bir dille yaptı.
Neden İngiltere?
Gazeteci yazar Mustafa Mansur, Fokus+ sitesinde İngiltere’nin bu sert kararı almasının nedenini şöyle açıklıyor:
“Bu kararlar, İngiltere ile İsrail arasındaki ilişkilerin şu anda tarihin en zayıf dönemlerinden birinden geçtiğini açıkça ortaya koyuyor. İngiltere, geçmişte İsrail’in en köklü müttefiklerinden biriydi. 2 Kasım 1917 Balfour Deklarasyonu’nun sahibi olan Londra, Yahudilerin Filistin topraklarında ulusal bir yurt kurmasını amaçlayan Siyonist harekete, peş peşe gerçekleşen Yahudi göç dalgalarının desteklenmesinden 1948’de Filistin topraklarının işgaline kadar uzanan süreçte yardım etmişti.
İngiltere, daha sonraki yıllarda da İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’de Filistin halkına karşı işlediği tekrarlanan suçlara büyük ölçüde göz yumdu; çoğu zaman siyasi çekinceler dile getirmekle, en ileri noktada ise kınama açıklamaları yapmakla yetindi. Ancak özellikle 7 Ekim 2023’ten sonra İngiltere’nin İsrail’in uygulamalarına yönelik politikasında önemli bir değişim yaşandı.
İsrail ordusunun Gazze’ye yönelik ağır soykırım suçları, Netanyahu hükûmetinin Batı Şeria’daki yerleşimleri genişletme planlarını hayata geçirmek amacıyla İsrail güvenlik güçlerinin Filistin topraklarına yönelik ihlalleri ve el koymaları, silahlı yerleşimcilerin sürekli saldırıları ve Filistinlilere karşı işledikleri etnik temizlik suçları Londra’nın tutumunu değiştirdi.
İngiltere böylece çekince ve kınama aşamasından fiilî yasaklara geçti. Bunun da ötesinde, iki devletli çözüme verdiği desteğin bir parçası olarak Filistinlilerin kendi devletlerini kurma hakkını tanıyan bir noktaya geldi.
İngiliz ekonomi ve finans gazetesi Financial Times’a göre İngiltere’nin İsrail politikasındaki değişimin en önemli nedenlerinin başında İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü savaş geliyor. Bu değişim, yerleşimci şiddetinin artması ve İsrail hükûmetinin işgal altındaki Filistin toprağı Batı Şeria’daki yerleşimleri genişletmeye yönelik planlarıyla daha da derinleşti.
Gazete özellikle, iki devletli çözümü ortadan kaldırma tehdidi taşıyan 'E1 Planı'na, yani Kudüs’ün doğusundaki bölgeye dikkat çekiyor. Söz konusu plan kapsamında Batı Şeria’daki (E1) bölgesinde yaklaşık 3 bin konut inşa edilmesi hedefleniyor.
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada ülkesinin ‘iki devletli çözümün yok edilmesini kabul etmeyeceğini’ açıkladı. Dedesi bir Nazi toplama kampında hayatını kaybeden Yahudi milletvekili Miliband, söz konusu plana karşı önümüzdeki haftalarda kapsamlı tedbirler alınacağı sözünü verdi.
İngiltere’nin Batı Şeria’daki yerleşimlerde üretilen ürünlerin ticaretini yasaklama kararlarının anlamı ve İsrail açısından taşıdığı risk, ekonomik boyutun çok ötesine geçiyor. Çünkü yasaklanan malların hacmi oldukça sınırlı ve İsrail ekonomisi açısından ciddi bir tehlike oluşturmuyor. Asıl risk siyasi boyutta ortaya çıkıyor.
İngiltere ile İsrail arasındaki ilişki sıradan bir diplomatik ilişki değil. İki ülke arasında istihbarat ve askeri işbirliğini de kapsayan köklü ve yakın bir tarihi ortaklık bulunuyor. İsrail’in İngiltere’nin kararları karşısında yaşadığı sarsıntının temel nedeni de burada yatıyor. Üstelik kriz, İngiltere’nin 12 ülkeyi kapsayan uluslararası bir girişime öncülük etmesiyle giderek büyüyor.
İsrail, 12 kadar Batılı ülkenin desteğini alan bu ortak tutumun Avrupa’daki mevcut durağanlığı kırmasından ve boykot politikasının Avrupa Birliği genelinde resmi ve kapsamlı bir politikaya dönüşmesinden endişe ediyor.”
İsrail yapımı NAZA belgeseli, Gazze’deki vahşeti teşhir ediyor
83. Venedik Film Festivali, 2-12 Eylül 2026 tarihleri arasında İtalya’nın Lido di Venezia kentinde düzenlendi. Londra merkezli The Guardian gazetesi tarafından hazırlanan ve yönetmenliğini Oscar Ödüllü İsrail uyruklu Abraham Yavel ile Rachel Szor’un yaptığı NAZA belgesel filmi gösterime sunuldu. İki yönetmen daha önce No Other Land isimli filmle de bilinmekteler.
- NAZA filmi, 2023-2025 yılları arasında İsrail-Filistin ortak yayını +972 Magazine dergisi, İbranice yayın yapan Local Call ve The Guardian gazetesinde yayımlanan araştırmacı habercilikten esinlenerek tasarlanmıştır.
İsrail’in Gazze’deki sivil katliamlarını ve ordu içindeki sistematik operasyon süreçlerini konu alan NAZA belgeselinin gösterimi 80 dakika sürdü ve büyük yankı uyandırdı. Gösterim, 25 dakika boyunca kesintisiz ayakta alkışlandı. Böylece film, Venedik tarihinin alkış rekorunu kırdı. Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen belgesel, ordu mensubu ve istihbarat yetkilisi 24 kişinin tanıklıklarına dayanıyor. Film, Filistinlilerin gözetlenme ve uzaktan öldürülme süreçlerini faillerin gözünden aktarıyor. Yapımcıları arasında James Wilson ve Jonathan Glazer gibi isimler yer alıyor.
Konuyla ilgili yorum yapan İtalyan medyası, Filistinli küçük bir kızın dramatik ve trajik hikayesini konu edinen Hind Receb’in Sesi (The Voice of Hind Rajab) isimli belgeselin geçen yıl dünya prömiyeri yapmasına rağmen bu kadar uzun alkış almadığına değindi. Gerçi o da kesintisiz 22 dakikalık ayakta alkış toplayarak Euronews Kültür’ün 2025'in En İyi Filmleri arasında yer almıştı.
- Üç yıl süreyle çatı katlarında gizlice çekilen; konuşanların kimlikleri, sesleri ve görüntüleri farklı dijital değişikliklere uğratılarak gizlenen anlatıcılar, “İsrail ordusunun sivilleri hedef alan; erkekler, kadınlar ve çocuklar dahil bir saldırıda ölmeleri öngörülen kimseler için şifreli kısaltmalar kullandığını” söylüyorlar.
Operasyonlarda yapay zeka kullanılarak Hamas hedefleri tespit ediliyor; çoğu zaman da örgüt mensupları kendi evlerindeyken aileleriyle birlikte imha ediliyorlar. Keza Gazzelilerin sığınak olarak kullandıkları derme çatma yerler askeri birlikler tarafından yakılıyor; gıda yardımı almaya gidenler bile öldürülüyor. Buna şahitlik eden kimliği gizli tanıklar, operasyonlar esnasında gözetleme sistemleri ile uzak mesafeden bombalama mekanizmalarını kamera önünde anlattılar. Kameraya (kamufle edilmiş görüntüleriyle) konuşanların bir kısmı Başbakan Netanyahu’ya doğrudan bağlı istihbarat elemanlarıydı.
İki yönetmen Yuval Abraham ile Rachel Szor, görünen ve görünmeyen bazı kısıtlamalara değinmekten geri durmadılar ve şu soruyu sordular:
“70 binden fazla Filistinliyi öldüren bir ‘imha/öldürme sisteminin işleyişine dünya nasıl göz yumabiliyor?”
Aslında bu ölüm sistemlerini tasarlayan ve işleten kişilerin kamera karşısında konuşmalarını dinlemek bambaşka bir şeydir. İtalya da Almanya gibi Avrupa da İsrail’e karşı yaptırımlara karşı çıkmakta ve ABD ile İsrail arasındaki ticaret anlaşmasının son ermesini engellemektedir. Dolayısıyla bu filmin İtalya’da dağıtım hakkını sahiplenip desteklemek çok önemlidir. Ayrıca İsrail’deki ‘İnkâr Duvarı’ çok kalındır ve aşılması pek zordur. Bu film, yaklaşan seçimde Netanyahu’yu değil, katledilen Filistinlileri konu edinmektedir.”
Netanyahu’yu çileden çıkaran iki yönetmen
İsrail hükümeti ve ordusunu uluslararası arenada teşhir eden NAZA belgeseli nedeniyle, kimi resmi çevreler her iki yönetmenin İsrail vatandaşlığından çıkarılmasını istemekteler. Bu çevrelerdeki şaşkınlık, rahatsızlık ve öfke o derece artmıştır ki, kabine acilen toplanıp ortak tutum takınmıştır.
Başbakan Netanyahu, Telegram üzerinden yaptığı açıklamada “Antisemitizme karşı küresel bir mücadele verdiğimiz bir dönemde içimizden iki kişinin İsrail Savunma Ordusunu mücrim, suçlu ve cani göstermek suretiyle alkış almaları, tahammül edilip hoş görülecek bir durum değildir. Şoke oldum!” demiştir.
Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir de “Bu film İsrail’e saldırıdır” diyerek öfkesini şöyle dillendirdi:
“İki yönetmen de İsrail’e yönelik düşmanlık mavalları anlatmakta; gerçeği maksatlı olarak tersyüz etmekteler. İsrail askeri ile komutanları töhmet altında bırakılmakta; yalana ve tehlikeli suçlamalara maruz bırakılmaktadırlar. Bu salt ordumuza yönelik değil, bizzat İsrail’i hedef alan bir saldırıdır; İsrail’i düşman ve saldırgan gösterenlerin hikâyelerini tekrar etmektedir. Mücadelemizin meşruluğunu elimizden almaya yönelik tehlikeli bir girişimdir bu belgesel film.”
Bununla yetinmeyen Genelkurmay Başkanı, başta kendi yardımcısı olmak üzere askerî operasyon şube komutanı, askerî başsavcı, hava kuvvetleri komutanı ve Birim 8200 yani askerî istihbarat teşkilatı AMAN bünyesinde (SIGINT) görevli olup da sinyal istihbaratı toplamaktan ve kod çözmekten sorumlu İsrail İstihbarat Kolordusu birimi komutanı, ordu sözcüsü ve diğer komutanlarla olağanüstü bir toplantı yaptı.
İsrail ordusu X hesabı üzerinden yayımladığı İngilizce açıklamada NAZA belgeselinde anlatılan vahşeti yalanladı. Ordu sözcüsü, NAZA filmi için çekimi yapılan bütün dokümanlar ile konuşan tanıkların tamamının kendilerine gönderilmesini istedi. Ona göre:
“Ham hâliyle çekilmiş filmin tamamı izlenirse ordu da buna göre tedbir alıp hakikati bulmuş olur veya gerçek olup olmadığını karar verirdi!”
Hükümet muhalifi Haaretz gazetesi 14 Eylül 2026 tarihli nüshasındaki başyazıyı filmin konusuna ve hakkındaki tepkilere ayırdı. Gazeteye göre, bu tür belgeselleri görüntülü veya yazılı haliyle bulup kamuoyu ile paylaşmak sadece iki yönetmenle sınırlı değildi. Çeşitli insanlar ve kesimler bu tür girişimlerde bulunmaktaydı. Misal Yuval Avraham, bizzat 972+ ekibiyle birlikte çalışmaktaydı.
Gazetedeki yazı şöyle devam ediyordu:
“Ayrıca gazetemiz Haaretz de buna benzer birçok tahkikat yapıp kamuoyuyla paylaşmak suretiyle hükümet ile yetkilileri yanlışlardan ve hak ihlallerinden dönmeye çağırmaktadır. Hamas baskınını bahane ederek Gazze’de yaşayanlardan hiç kimsenin masum olmadığını ileri sürerek ortalığı yakıp yıkanlar, kıyamet koparanların hiç de masum olmadıklarını bile bile insan öldürme veya yaralama yahut malı mülkü yakıp yıkma eylemlerini çıplak haliyle gözler önüne sermiştir NAZA belgeseli.
Filme yönelik İsrail öfkesi, ‘kirli çamaşırı boşuna temizleme’ gayretkeşliğidir. Halbuki iki yönetmen evin arka bahçesindeki kiri-pası bulup temizlemeye çalıştılar. Ancak gayretleri boşa çıkarılmak isteniyor; çünkü tam bir cehaletle karşılaşıyorlar. Bu cahiller sanıyorlar ki, dünya âlem NAZA filmini seyrettikten sonra İsrail’de olup biten bu kirli işlerin farkına varmıştır.
Bunlar âlemi kör ve sağır bellemekteler. Oysa herkes her şeyin farkındaydı ve farkındadır. Gazze’deki katliamın gerekçesi olamaz; zira en hafif deyimle ahlak dışı bir edimdir, eylemdir. Aslında İsrail bu tür meselelerin dile getirilip tartışılmasından yanadır. Lakin kimileri, ‘Gazze’deki Hamas baskısının kurbanı olma’ pozisyonunun İsrail’i ahlak zırhına büründüreceğini sanıyorlar ki, bu da büyük bir yanılgıdır; kuruntudur.
Bilinmelidir ki her iki yönetmen de ‘İsrail Algısını Süsleme Kurulu’ üyesi ve resmi propagandanın bir parçası değiller: Bütün yaptıkları vicdani ve mesleki kurallar gereği hilebaz akımlar ile kimi aygıtların dayattıkları oto-sansüre cesurca karşı çıkıp baskıları göğüslemekten ibarettir. Onları tehdit edip saldırmak yerine ortaya koydukları belgeseli serinkanlı biçimde izleyip gereken gerçekçi tartışmalar başlatmak gerekmektedir.”
İyi haber şu ki, 200 kadar İsrailli sinema emekçisi (rejisör, aktör, aktris, senaryo yazarı vs.) bu belgeseli yapanlarla dayanışma için imza toplayıp bildiri yayımladılar. Filmin bilhassa İsrail’de gösterilmesini istediler.
Sessizliği bozmak
İbranice adı Şovrim Ştika (שוברים שתיקה) olan örgüt, uluslararası alanda Breaking the Silence (BtS) adıyla biliniyor; Türkçeye “Sessizliği Bozmak” ya da “Suskunluğu Kırmak” diye çevrilebilir. 2004’te bazı eski İsrail askerleri ve subayları tarafından kurulan insan hakları örgütü, İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarında görev yapan askerlerin tanık oldukları hak ihlallerini ve yasa dışı uygulamaları belgeleyerek kamuoyuyla paylaşmayı amaçlıyor.
Başbakan Netanyahu ile ordunun komuta kademesi bu kuruluşu sıkça eleştirmekte ve yabancı ülkelerin desteğiyle kurulduğunu iddia etmektedirler. General Amiram Levin gibi kimi üst rütbeli subaylar ise bu kuruluşun hatalarını bulunup düzeltilmesini istemekle İsrail ordusuna itibar kazandırıp moralini yükselttiğini ileri sürmektedirler.
- Gerçekte Avrupa’daki farklı fonlardan yararlanarak faaliyetini sürdüren kuruluşun 2010-2014 arasındaki bütçesinin %65’i dışarıdan gelen destekleme fonundan oluşmakta, gerisi bağışlardır.
Bu kuruluş gerek Batı Şeria gerekse Gazze’deki askerî birliklerin operasyon ve diğer faaliyetlerini yakından izleyerek her türlü yasa dışı ve insanlık suçu kapsamına giren ihlaller hakkında saha çalışması yapıp gerekli bilgi ve belgeleri toplayarak İsrail Yüksek Mahkemesi’ne başvurabilmektedir.
Bu alanda hem Filistinli hem de İsrailli insan hakları savunucularıyla işbirliği içinde faaliyetini sürdürüyor. Ayrıca Haaretz ve Yediot Ahronot gibi muhalif gazetelerin iletişim araçlarıyla teknik imkanlarından yararlanabiliyor. Kudüs merkezli bazı üniversitelerle yerli yabancı enstitülerin akademik-alan çalışması gibi olanaklarına da dahil olabiliyor.
Suskunluğu Kırmak isimli bu kuruluş bütün engellemelere rağmen bilhassa olayın özneleri veya tanıkları olan kadın ve erkek askerlerle bizzat temas kurup yapıp ettiklerini veya gördüklerini sözlü, yazılı, görüntülü olarak kaydetmektedir. Kuruluşa en fazla baskı, gözdağı ve yaptırım ise tahmin edildiği üzere, İsrail’in sağ milliyetçi kesimiyle dinci-ırkçı fanatik Siyonist çevrelerden gelmektedir. Hükümet bu kuruluşu “yurt dışında İsrail’e zarar veren kampanyaların savunuculuğunu yapmakla” suçlamaktadır.
Eski İsrail Başbakanı Golda Meir’e atfedilen, “Biz İsraillilerin gizli bir silahı var: Gidecek başka yerimiz yok” sözü, İsrail siyasetinde varoluş ve güvenlik söyleminin en çok tekrarlanan ifadelerinden biri oldu. 2026’da Başbakan Benjamin Netanyahu da benzer bir hayatta kalma söylemini kendi siyasi dilinin merkezine taşıdı:
“Güçlü olan hayatta kalır; zayıfa yer yoktur. Zayıf olan avlanır ve ortadan kaybolur.”
Bu yaklaşımın karşısında ise hukuku ve insan haklarını merkeze alan başka sesler var. Bunlardan biri, yaklaşık yarım yüzyıldır Filistinlilerin haklarını savunan Gazzeli hukukçu Raci Sourani. İsrail ve Filistin yönetimi tarafından farklı dönemlerde tutuklanan, Selahaddin Eyyubi zamanında Kürdistan-Soran bölgesinden Gazze’ye gitmiş olan bir Kürt ailenin evladı olan ve 1995’te Filistin İnsan Hakları Merkezi’ni kuran Sourani, 2026’da Uluslararası Hrant Dink Ödülü’ne layık görüldü.
Breaking the Silence’ın çalışmalarını başka bir yazıda daha ayrıntılı ele almak üzere, sözü Sourani’ye bırakmak belki de en doğrusu. Onun ifadesiyle: “Ortada savaş suçları işleyen bir İsrail askerî işgali var.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Faik Bulut
Araştırmacı gazeteci, yazar

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


