Şehrin Takımı: Gençlerbirliği

Gençlerbirliği taraftarı olma hikayenizi bizimle paylaşır mısınız?
Tanıl Bora: Bunu kısaca anlatamam, ne olur mazur görün! “Nasıl Gençlerli oldum?” adlı yazıda, Takımdan Ayrı Düz Koşu* adlı derleme içinde, uzun uzun anlatıyorum, meraklısını oraya çağırayım.
Flying Dutchman: Merhaba Ben Flying Dutchman. Pek çok taraftarımızın aksine başka bir takım tutmadan Gençlerbirliği taraftarı olanlardan biriyim ben. Ailemde futbol kimse tarafından sevilmez; hatta futboldan hoşlanan, takip edenler bile garip karşılanırdı. Bu sayede herhangi bir etki altında kalmadan seçim yapabilme şansım oldu. Önceleri hiçbir takım tutmama düsturu ile tüm maçları izlemeye çalışıyordum ancak küçük yaşta çok fazla maç izleme talebiniz hoş karşılanmayabiliyor benimki gibi bir ailede. Sonrasında bir takım seç sadece onu izle dediklerinde dönemin UEFA Kupasında fırtına gibi esen Gençlerbirliği’ni seçtim. Aslında epey bilinçsiz bir seçimdi o dönem için ancak ilerleyen süreçte beni Gençlerbirliği’ne çeken pek çok şey oldu. 2003 yılında gönül verdiğim renklerle statta tanışmam ise babamın hediye olarak 2007 yılında TSYD kupası maçlarına götürmesiyle oldu. Sonraki süreçte kupanın düzenlendiği ve Gençlerbirliği’nin kupaya katıldığı sadece bir turnuvayı stattan izlemedim. Günümüzde hiçbir artı değer üretmeyen, bir amacı dahi olmayan, Fair Play’den bihaber tek amaçları kazanmak olan ve bu yolda her şeyi mübah gören takımlardansa; stadına gidebileceğim, yaşadığım şehirden parçalar taşıyan, bir gencin tıpkı bir fidanın ağaç olması gibi yetiştiğini görebileceğim, taraftarlarının her olayda ilkeli bir şekilde doğru tarafta dimdik ayakta durduğu bu camianın bir ferdi olmaktan büyük keyif alıyorum.
Pelin Sağlam: Yirmili yaşlarımın başına kadar bir çocukluk alışkanlığı olarak İstanbul takımlarından birini desteklerken, 2011 yılı civarında o takıma ve-maalesef-futbola olan ilgimi kaybettim. Bir oyun olarak futbolu çok sevmeme rağmen, uzun bir süre futbolun endüstriyel ve adaletsiz tezahürlerine odaklanıp, keyif veren yanlarından ve romantizminden uzaklaştım.

Yıllar sonra, 2019’da bir memleket ziyaretinde babamla şehirdeki heyecana kapılıp 1. Lig’de mücadele eden Denizlispor’un maçına gittik. Televizyondan da takip etmeye başlayınca futbolu çok özlediğimi fark ettim. Ancak 15 senedir Ankara’da yaşayan biri olarak Denizlispor tribününde yer almam pek mümkün olmuyordu. 5 Mayıs 2019’da Ankara’da Gençlerbirliği-Denizlispor maçında misafir tribünündeydim ve o maçta Gençlerbirliği ile yeniden tanıştım. Yeniden diyorum, çünkü çocukluğumda da Gençlerbirliği’ne sempati duyduğumu hatırlıyorum. O maçta misafir takım tribünündeydim ama maratonda açılan “Gençler-Denizli el ele” pankartları adeta bana göz kırpıyordu. Sonraki haftalarda kendimi Gençlerbirliği tribünlerinde buldum, hatta-biraz da çekinerek-Gençlerbirliği’nin şampiyonluk maçına Denizlispor formasıyla gittim. Kimsenin garip karşılamadığını, hatta selam verip gülümseyenlerin bile olduğunu hatırlıyorum.
Yeni sezonda Gençlerbirliği kombinesi aldım ve önce sosyal medyada sonra da tribünde Alkaralar’la tanıştım. Bu tanışma benim için bir dönüm noktası olabilir. Çünkü o ana kadar, futboldan uzakta kalmaya gayret ettiğim yılların da etkisiyle, hala net olarak “şu takım taraftarıyım” diyemiyordum. Artık hem Gençlerbirlikliyim, hem Alkarayım, hem de çok güzel ve büyük bir ailenin üyesiyim.
Tribünün Cadısı: Aslında babamla küçüklüğümden beri Gençlerbirliği maçlarını hem televizyondan hem de statta seyrederdik. Gençlerbirliği bir bakıma babamla zaman geçirme araçlarından biriydi benim için ama babam hiçbir zaman tutacağım takım açısından bir baskı oluşturmadı üstümde. Annem, eniştem ve kuzenimin üzerimdeki yoğun etkinliği sonucu lise yıllarıma kadar bir İstanbul takımını tuttum ama Gençlerbirliği de her zaman hayatımdaydı. Lisenin sonlarına doğru artık İstanbul takım taraftarlığının verdiği toksiklikten yoruldum. Maçlarını hayatımda ancak birkaç kez canlı izleyebildiğim, sürekli televizyondan takip etmem gereken ve sürekli ezeli rakiplerine karşı bir savunma ortamı oluşturan bir takımı desteklemek artık mantıksız gelmeye başladı. O andan sonra taraftarlık hayatım tamamen Gençlerbirliği üzerine kuruldu. Maçlarına istediğimde gidebildiğim, yanımdan geçen bir arabada atkısını görünce yan yana maç izlediğimizden nerdeyse emin olduğum, gerçekten şehrimin bir parçası hissedebildiğim, tribününde çok güzel arkadaşlıklar edindiğim, hayatımın büyük parçasını oluşturan bir takım oldu. Taraftarlarının birbirini bir şekilde tanıdığı, bir aile ortamı gibi hissedebileceğiniz bir yer burası. Bir takımı tutmayı bırakıp başkasına geçme kararı bazılarına ters gelebilir fakat benim verdiğim en iyi kararlardan birisiydi.
Erdem Ceydilek: En başta fark etmiyorsunuz belki ama Gençlerbirliği taraftarı olma hikayemizin başlangıcında, özünde böyle bir soruya maruz kalabilme ihtimalinin güzelliği yatıyor. Elbette babadan, anadan, dayıdan Gençlerbirlikliler de var ama tribünün ekseriyeti, bu kimliği çeşitli deneyimler ve muhakemeler neticesinde kazandı, kazanmaya devam ediyor. Ben de bu kimliği sonradan bilinçli bir tercihle kazananlar arasındayım. Cahiliye devrinden sonra gelen mütevazı bir aydınlanma diyebiliriz belki de. Ülkenin ana akım futbol düzeninin beni kendinden itmesi zaten daha öncesine dayanıyor. Daha önceden gelen bu temelin üzerine, 2000’lerin ilk yıllarında, Gençlerbirliği’nin de kuruluşuna ev sahipliği yapan Atatürk Lisesi’nde öğrenciyken, kentle daha canlı bir bağ kurma motivasyonum, Gençlerbirliği’nin o dönemlerdeki sportif başarısı ve alternatif bir kimlik alanı sağlama cazibesi bir araya geldi ve kendimi Gençlerbirliği maçlarına giderken, Gençlerbirliği forumlarını göz ucuyla da olsa takip ederken buldum. Camiayı, kulübün tarihini öğrendikçe ve özellikle de tribün ve forumlar sayesinde tanıdığım insanlarda bir yoldaşlık buldukça da bu kıvılcım büyüdü, büyüdü, büyüdü, daha fazla büyümez dedim, büyümeye, çoğu zaman “kulübe rağmen” büyümeye devam etti.
Mücahit Altunok: İlkokula yeni başladığım zamanlardı. Ailemde herkes Galatasaraylıydı. Bir gün sordum: “Bu takım İstanbul’da, hiç Ankara’da takım yok mu?” diye. Dediler Ankaragücü var Gençlerbirliği var. Renkler kırmızı-siyah, takım o zaman UEFA’da, adı Gençler… Bir kere en baştan vurulmuştum. Bu şekilde başladı; yaş ilerledikçe tutkum, bağlılığım arttı. Kısacası çocukluk aşkım oldu.

Gençlerbirliği taraftarı olarak en unutulmaz anınız nedir?
Tanıl Bora: Çok var. Beş altı tane seçeyim. 1994/1995’te Ankara’daki Galatasaray ve Fenerbahçe galibiyetleri; benim gönlümde en fazla yer etmiş takım o sezonki takımdır. 2000’de Kayseri’de Fenerbahçe’yi penaltılarla yenerek Türkiye Kupasını kazandığımız an. 2002-2003’te Türkiye Kupası’nda İstanbul’da Beşiktaş’ı 4-3, ertesi sezon yine kupada yine İstanbul’da, Fenerbahçe’ye 4-2 yendiğimiz maçlar. 2003’te Sporting Lizbon’u deplasmanda 3-0 yendiğimiz maç. 2013/2014 sezonunda Trabzonspor’a karşı 0-2’den gelip 3-2 yaptığımız maçta Jimmy Durmaz’ın 3-2 yapan golü.
Flying Dutchman: Aslında pek çok maç anısı sayılabilir burada. Efsanevi geri dönüşler, deplasmanda paylaşılan anılar, kurulan dostluklar… Ben burada yakın zamanda yaşanan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Bilindiği üzere Türkiye’de pek çok takıma belediyeler ve/veya siyasi örgütlenmeler üzerinden yardımlar yapılıyor, taraftarlar ise genellikle bu yardımlardan mutlu oluyor hatta daha da fazla olması için ilgilileri sıklıkla rahatsız ediyor. Herkesin daha çok para daha çok transfer ilkesiyle hareket ettiği bu ortamda Gençlerbirliği kültüründen bihaber yöneticiler yakın zamanda bu modaya uyarak Ankara Büyükşehir Belediye’sinden maddi destek istedi. Bu olayın haberleştirilmesi sonrası tüm Gençlerbirliği taraftarları genel akışın aksine bu durumdan rahatsız olduklarını dile getirdiler, hem de her yerde. Belediyeye ziyarete gidenler, ilgili sosyal medya uygulamalarındaki paylaşımlar altında taraftarlar güçlü bir şekilde bu duruma itiraz etti. Ankara halkının parasının iş bilmez yöneticiler eliyle belli menajerlere harcanmaması için yoğun bir çaba ortaya kondu. Bu gerçekten etkileyici bir olaydı benim için. Açıkçası bu olayla beraber bu taraftar ile beraber bulunmaktan bir kez daha gurur duydum.
Pelin Sağlam: Sanırım 23 Şubat 2020’deki Ankaragücü maçı benim için çok özel bir anıdır. O maç bir Ankara derbisi olarak zaten önemliydi. Ama özellikle, öncesinde yönetimlerin arasında vuku bulan huzursuzluk sebebiyle, sosyal medyadaki atışmalarla ve maç esnasında Ankaragüçlü bazı taraftarların maratonda (yani bize ayrılan tribünde) belirmesiyle daha da gergin hale gelmişti. Maç içinde misafir tribünler ile maratonda birleşen Ankaragüçlülerin karşılıklı yaptıkları “Gençler kümeye” ve “Ankara’da en büyük Ankaragücü” tezahüratları hepimizin o maçı daha çok istemesine sebep oldu. 74. dakikada Sio’nun kafa golü ile gelen galibiyetin yaşattığı sevinci ve kısılan seslerimizi unutamam.
Tribünün Cadısı: Bu soruya iki tane cevabım var. Hangisini seçebileceğimi bilmediğim için ikisinden de bahsetmek istiyorum. Birincisi düştüğümüz senenin son iç saha maçı. Matematiksel olarak düştüğümüzü çoktan bilmeme rağmen o maçta yaşadığım üzüntüyü unutmam mümkün değil. Aynı zamanda yıllarca bize ev sahipliği yapan 19 Mayıs Stadyumu’nda da oynanan son maçtı. Kuzenim ve arkadaşımla birlikte gitmiştik. Sahada takım, tribünde taraftar… Hepimizin gözlerinde birer damla yaş. Anısı hala yürek sızlatır.
Bir diğeri ise Süper Lig’e geri yükseldiğimiz senenin son maçı. O maç sonrası yapılan seremoni, taraftarların hazırladığı pankartlar, patlayan konfetiler, balonlar, çalan şarkılar, takım ve taraftar hep birlikte sahada olmamız… Yolda açtığımız marşlar eşliğinde eve dönerken taraftarlarla karşılaşıp bir anda kutlama konvoyuna dönüşmüştük. Eve geldiğimizde o bayram havası hala devam ediyordu. Heyecandan zor uyumuştum. Hala dün gibi aklımda.
Mücahit Altunok: Ben Cephe grubundayım. Grubun yeni kurulduğu zamanlarda abimiz Yılmaz Güney topladı bizi etrafına. ‘’Arkadaşlar! Cephe bir gökdelen ve bizler bu gökdelenin ayaklarıyız. Sadece tribünde değil, hayatta da sımsıkı tutacağız kardeşlerimizi. Birimizin bir derdi varsa gidip beraber dertleneceğiz, beraber üstesinden geleceğiz. Birimizin mutluluğu hepimizin mutluluğu olacak, onu da paylaşacağız ve bu gökdelen böyle yükselecek’’ dedi. O gün iliklerime kadar Gençlerbirliği ile doldum, sevgi ile doldum. 13-14 yaşında bir kez daha aşık oldum bu takıma, tribünlerine.
Röportajın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş


