Selfie yüzyılı ve patlayan 'ben'lerimiz

Şimdiki zamanın tekinsizliği bizi sürekli birinci tekil şahsa çağırıyor. Daha kolektif ve geleceğe dair cümleler kurabilmek için, hayatlarımızın ve dünyamızın gramerini değiştirmek zorundayız.
Selfie yüzyılı ve patlayan 'ben'lerimiz

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer ve Zafer Yenal

Birbirinden çok ayrıksı gibi duran gündelik pratikler ve olgulara dikkatli baktığımızda kimi zaman bunların aynı zincirin halkaları olduğunu görebiliriz: Selfie çekmek, kendi hayat deneyiminden yola çıkarak yazdığı kitaplarla son dönemde en çok okunan yazarlardan Nobel ödüllü Annie Ernaux’nun yazdığı romanlar, farklı siyasi hareketler içinde çok sık başvurulan ve kabul gören “deneyim paylaşımları,” günlük hayatlarının neredeyse tüm ayrıntılarını sosyal medya kanallarından yayınlayan influencer’lar, özel hayat ayrıntılarıyla harmanlanan haberlerle Youtube’da yaygınlaşan yeni tip gazetecilik, Instagram’daki meme sayfaları…

Neden bireysel, öznel ve tekil deneyimler bu kadar önemsenir oldu? Bugün bu kadar çok kendimizden konuşmanın çekiciliği (hem konuşan hem de dinleyen açısından) nereden kaynaklanıyor? Bütün bunlar yaşadığımız hayatlar, içinde nefes alıp verdiğimiz sosyal ilişkiler hakkında bize ne söylüyor? 

Cornell Üniversitesi’nden tarihçi Enzo Traverso’nun Singular Pasts: The “I” in Historiography (Tekil Geçmişler: Tarih Yazımında “Ben”) adlı kitabı bu sorular üzerine düşünürken oldukça zihin açıcı ayrıntılara da dikkat çekiyor. Modern zamanlarda tarihçiliğin (tarihyazımının) geçirdiği dönüşümlere odaklandığı kitabını Traverso’ya yazdıran meselelerin başında ise 21. yüzyılın ilk çeyreğinin tarihi, "ben"imize bu kadar gömülmemizin nedenleri ve toplumsal sonuçları geliyor. 

Unutmayalım ki her ne kadar tarihçileri bize geçmişi anlatan insanlar olarak bilsek de diğer bilim insanları gibi onların da dertleri hep bugünledir. Kafalarında bugüne dair sorularla arşivlere girerler, araştıracakları kaynaklara karar verirken bugünün gündeminden etkilenirler, geçmişten bahsederken kimi zaman açık, kimi zaman örtük olarak hep bugünle hesaplaşırlar. 

  • Not: Kitap, 2023’te Fransızcadan İngilizceye çevrilmiş. Türkçesi henüz olmamakla beraber İletişim Yayınları, Traverso’nun daha önce iki kitabını yayımlamış. Umarız bu kitap da yayın listelerindedir.

Traverso, daha kitabının en başında tarihyazımındaki önemli bir dönüşüme dikkatimizi çekiyor: 

"Gerçek basit: Tarih giderek daha fazla birinci tekil şahıs kullanılarak, yazarın öznel bakış açısıyla yazılıyor. Bu ego'nun istilacı yükselişi beni şaşırtıyor. Bir tarihçi olarak uygulamalarımı sorgulatmakla kalmıyor, aynı zamanda içinde yaşadığımız dünyaya dair daha derin soruları da gündeme getiriyor. Selfie çağı, tarihyazımını mı etkiliyor?"

Son 30 yılda sayıları yüzleri bulan kitaba dikkat çeken Traverso’nun işaret ettiği, otobiyografik anlatılar değil. Bu kitapların başta gelen özelliği, bir yazar olarak tarihçinin kendi öznelliğiyle harmanladığı tarihsel anlatılar üzerine kurulu olması. Tarihyazımındaki bu gelişme beni neden ilgilendirsin demeyin sakın. Göreceksiniz ki bu dönüşümün ucu hepimize dokunuyor. Dahası bu dönüşüme neden olan da yine biraz biziz; bizim tercihlerimiz, bizim gündelik pratiklerimiz, normalleştirdiğimiz hevesler, davranışlar, değerler… 

Modernlik ve tarih

Tarihçilikteki yeni eğilimlerin ne kadar farklı olduğunu anlayabilmek için önce modern tarihyazımının temel özelliklerini kısaca hatırlamak gerekiyor. Tarih; diğer modern sosyal bilim disiplinlerinden ekonomi, siyaset bilimi, sosyoloji gibi 19. yüzyılda şekilleniyor. Disiplinin kurucu figürü olarak anılan Alman tarihçi Leopold Ranke geçmişte olanın nesnel bir şekilde aktarılabileceği bir alan olarak tanımlıyor tarihyazımını. Modern tarihçiliği şekillendiren temel anlayış şu: Çok eskiden olup bitmiş olayların kanıtları, bulguları arşivlerin tozlu raflarında duruyor. Tarihçinin de vazifesi onları bulup gün yüzüne çıkarmak olmalı. 

Tarihçilik giderek vakanüvislikten ayrışırken tarih ile hafıza da birbirinden kopuyor, uzaklaşıyor, hatta zıtlaşıyor. Hafıza, parça parça hatırladıklarımıza dayanan, güvenilmez, öznel bir anlatı olarak görülürken tarih, soğuk ve nesnel bir anlatı olarak kurgulanıyor. Hâliyle tam da bu dönemde tarihyazımından “ben” dışlanıyor, milletlerin (uygarlıkların?) tarihsel yürüyüşleri içinde kayboluyor. 20. yüzyılın ortalarında, özellikle yapısalcı tarih anlatısında “ben”, bu sefer de sosyal, ekonomik, kültürelin karmaşık dokusunda iyice görünmez hâle geliyor. 

  • Arşivden: Bu değişimin önemli ekollerinden biri olan Annales ve Fernand Braudel üzerine daha önce yazmıştık.  

Bu durum farklı tonlarla, kırılmalarla, temasal değişikliklerle 1980’lere kadar böyle devam ediyor. Daha önce birçok yazımızda da anlattığımız gibi 1980’ler, büyük bir kırılmanın yaşandığı bir dönem. Bir yandan pazarın toplumsal ve siyasi alandaki hâkimiyeti giderek güçlenirken öte yandan da sosyalist blokun çöküşü, Traverso’nun deyişiyle "geleneksel kimlik dayanaklarını sarsarak" 21. yüzyılın kapısını aralıyor. 

Sosyal bilimlerde Marksizm gibi tarihsel toplumsal süreçleri büyük anlatıların içinde anlamlandırmanın pabucu dama atılırken ve ölçek, makro alanlardan mikro alanlara kayarken, sınıf analizi de kimlik analizinin içinde eriyor. Kolektif ve toplumsal olandan vazgeçerek öznelliğimizin peşine düştüğümüz yolculuğumuz da bu dönemde başlıyor.  

Traverso, yeni öznelci yaklaşım ile 20. yüzyıldaki yapısalcı bakış arkasındaki zıtlığın çarpıcılığının altını çiziyor. Fransız tarihçi Fernand Braudel’e dönerek anlatıyor bu derin zıtlığı. Gelmiş geçmiş en önemli tarihçilerden Braudel için toplumsal ilişkilerin değişimini coğrafyanın neredeyse durağan gibi görünen zamansallığı veya demografik ve ekonomik dönüşümlerin algılanması zor yavaşlığı içinde aramak gerekir. Bu yaklaşım içinde bireyin zamansallığı buharlaşıp uçar gider. Örneğin Braudel için Narin cinayeti de, New York belediye başkanının Türkiye’den rüşvet alması skandalı da büyük dalgaların kıyıya taşıdığı, görülmeleriyle kaybolmaları bir olan köpüklerden ibarettir. 

  • Oysa tarih anlatılarının da dahil olduğu yeni öznelci anlatılar, tamamen bu öznel, varoluşsal zamanın içinde kurgulanır. Metaforu kullanmaya devam edersek dalgaların köpüklerine odaklanmaya başlarız. 

Bir dönem Spinoza’nın “Ne gül ne ağla, sadece anla” mottosunu benimseyen entelektüeller şimdi artık sadece ağlamayı tercih ediyorlar, diyor Traverso. Çoklu krizlerle örülü bir dönemin içinde kendi deneyimleriyle ve ruh hâlleriyle harmanladıkları anlatılar, dehşetin nereden kaynaklandığını anlamaya çalışmak ve bu dehşeti üreten düzeni sorgulamak yerine kendi endişelerine, korkularına ve çaresizliklerine dönüyorlar: 

“Entelektüelin sesi alışveriş merkezlerinde ambiyans yaratmak için çalınan arka plan gürültüsüne dönüşüyor. ‘Ambiyans entelektüeli’ eleştirel düşünceyi nötralize ediyor. Geriye ne kalıyor? Selfie çeker gibi yazılmış bir günlük, yakın arkadaşlar ve takipçiler arasında yaygınlaştırılacak bir otoportre.” 

Değişen teknolojiler ve neoliberalizmin performatif boyutları

Traverso “ben”e dönüşü açıklarken birkaç dinamiği öne çıkarıyor. Bunlardan bir tanesi yazı yazmanın yaygınlaşması ve demokratikleşmesi

Ne demek bu derseniz, şöyle açabiliriz: Geçmişte çok uzunca bir süre okuyabilen nüfusun oranı çok düşüktü. 19. yüzyılda okuyabilmek çok küçük bir azınlığın ayrıcalığı olmaktan çıkmaya başladı. 20. yüzyıl ise artık okumanın yaygınlaştığı ve demokratikleştiği bir yüzyıl oldu. Ama 21. yüzyıla kadar yazmak hâlâ bir elit pratiğiydi. Küçük bir grup yazdı, büyük kitleler onların bastıkları kitapları, yayınladıkları gazete ve dergi makalelerini okudu. Kişisel bilgisayar ve tabii kişisel bilgisayarları birbirine bağlayan küresel web, bir elit pratiği olan yazmayı sıradan insanların erişimine açana kadar da bu durum böyle devam etti. 

Web’in erken dönemlerinde sohbet odalarında alışmaya başladığımız, bloglarla genişleyen sıradan insanların yazarak iletişime geçme pratikleri sosyal medya platformlarıyla beraber büyük bir patlama yaşadı. O zamana kadar neredeyse sadece mektup yazmış olan geniş kitleler web veya sosyal medya platformları üzerinden içlerindeki dışarı çıkarmaya, özellerini kamusala açmaya başladılar. Mektup özel alana aitken, bu platformlar kamusal alandalar. 

  • Dolayısıyla yüzyıllarca kamusal alana çıkış noktaları çok çok sınırlı olan ben anlatıları, kişisel deneyimler birden web’in ağlarının arasındaki boşluklardan fışkırmaya başladı. 

Entelektüeller ve yazarlar için de bastıkları kamusal alanın malzemesiyken, mektupları mahremlerinin parçasıydı. Onlar için de özel olan ile kamusal olan arasındaki ayrım çok belirgindi. Ama kitlelerin yazmaya başlamalarıyla kültürel elitler de bu fışkırarak çoğalan “ben” anlatılarının akıntısına kapıldılar diyor Traverso. 

Traverso’ya göre “ben” patlamasını besleyen diğer bir dinamik ise, yukarıda işaret ettiğimiz gibi neoliberalizm. Dikkatli Zappa okurları, neoliberalizmin her kapıyı açan bir maymuncuk gibi sürekli karşımıza çıktığını ve bu hâliyle açıklama kabiliyetini yitirdiğini düşünebilir. Ancak Traverso’nun de hatırlattığı gibi neoliberalizm sadece bir ekonomik düzen değil, aynı zamanda sosyal evrenin de yeniden şekillendiği büyük bir siyasi ve toplumsal kurgu çabası. Arkasında da bu çabaya yön veren bir dünya görüşü var. Hayek’in de belirttiği gibi bunun içerisinde toplumu ve tarihi “bireysel eylemlerin” ürünü olarak gören bir “bireycilik felsefesi” yatıyor. Dolayısıyla neoliberalizm “ben” patlamasını açıklamaya çalışırken atlayamayacağımız bir toplumsal dinamik. 

Neoliberalizmin bireyciliği antropolojik bir paradigmaya dönüştüren performatif boyutunu unutmamak önemli. Traverso, dünya kendine akıllı bir telefonun ekranı üzerinden bakıyor ve bu bakış bir selfie bakışı diyor. Bu bakış bir hayat biçimi, kendini dayatan ve bizim varoluşumuzun sınırlarını belirleyen bir toplumsal çerçeve haline geliyor. Selfie perspektifine sıkışan dünyada tarih şimdiki zamanda “ben”in bir hikayesine dönüşürken insanlar da daha çok bu tür eserleri okumak istiyor. Sonuçta soluduğumuz kültürel ve sosyal havanın içinde,  “ben” anlatısı  yazarın da okurun da kendisini rahatça özdeşleştirebileceği bir anlatı modeli. 

Şimdicilik ve geleceğin kapanması

Dahası neoliberal dönemde geleceği planlama ve şekillendirme gücümüz azalırken gelecek yavaş yavaş kapandı. İklim krizi, savaşlar, siyasi ve ekonomik belirsizliklerle örülü günümüz dünyasında, başta gençler olmak üzere toplumun büyük çoğunluğu için geleceği hayal etme vadesi çok kısalmış durumda. Hani arkadaşlarımızla konuşurken “Açıkçası iki yıl sonrasını bilemiyorum, ama şimdi şurada şunu yapıyorum,”Ben planlarımı yıllık yapıyorum,” “Dört yıl sonra çocukların okulları için yaptığımız planlar geçerli olacak mı emin değiliz” gibi cümleleri çok duyuyoruz veya biz böyle cümleler kuruyoruz ya, geleceksizlik tam da böyle bir şey. 

  • Elbette bir gelecek var. Ama biz onu göremiyoruz, planlayamıyoruz. Yine bir metaforla anlatacak olursak Modern Zamanlar filminin ikonik son sahnesindeki gibi geleceği artık önü açık düz bir yıl olarak göremiyoruz. Hayal edebildiğimiz gelecek ancak sisli, yağmurlu bir havada çok virajlı bir yol...

Sonuç olarak Traverso bugünün dünyasının şimdiki zamanın hâkim olduğu (şimdici, presentist) bir dünya olarak tanımlıyor. Tarih, geleceğe ışık tutma gücünü kaybederken TikTok'un, kaybolan selfie’lerin dünyasında geçmiş de kişiselleşiyor, öznelleşiyor. Tarihten kollektivist anlatılar siliniyor, toplumsal hareketlerin değiştirici gücü giderek daha flu bir hâle geliyor. 

“Şimdicilik, bilim insanlarının mahremiyet alanına çekilmesini destekler; ütopyacı hayal gücünün körelmesi, devamlılığı olmayan bir geçmişe doğru melankolik bir bakışa neden olur. Burada siyaset ikinci planda kalır; tamamen yok olmaz ama çoğu zaman geçmiş bir döneme ait bir bağlılık biçimi … olarak şüpheyle uzaktan gözlemlenir. Evlerin duvarları arasındaki kapalı alanda fotoğraflarda, mektuplarda, çekmecelerden çıkan kimlik belgelerinde ve eski karton kutularda şekillenen, hayaletler ya da ruhlarla dolu, ayrıcalıklı bir hafıza ve tarihsel araştırma alanı olarak aile toplumun yerini alır.” 

Enzo Traverso

Sözün özü, şimdiki zamanın tekinsizliği bizi sürekli birinci tekil şahsa çağırıyor. Daha kolektif ve geleceğe dair cümleler kurabilmek için, hayatlarımızın ve dünyamızın gramerini değiştirmek zorundayız galiba. Bunun için de özel alanın, ailenin güvenli sınırlarından çıkıp, hem bireysel hem toplumsal olanı yeniden birlikte düşünmek gerekiyor. Bugünün selfie çağında, ben merkezli anlatıların cazibesi kadar bu anlatıların sınırlayıcılığına da dikkat ederek işe başlayabiliriz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

Selfie yüzyılı, 'ben'liğin öyküsü

Modern bireylerin kabına sığamayan “ben”leri ve giderek daha çok önemsedikleri öznellikleri üzerine...

06 Eki 2024

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.

29 Mar 2026

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk