
S. Keleşoğlu
Merhaba,
Bugünün Tutto'sunu otuz yaşlarında, çocuksuz (ama patili yavrularım var), Pınar'ın dilimlenmiş cheddar peynirini çok seven ve bu peynire 2017'de 9,95 lira verirken artık 29,95 lira vermeye çekinen bir kadın yazıyor. Kendimi bir sloganla tarif etmek zorunda kalsam bu "iyi kalitede peynirli tost bu kadar pahalı olmamalı" olurdu.
Son zamanlarda, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ekonomik hamlelerini arkadaşlarımla konuşurken ortak bir tanıdık hakkında dedikodu yapıyormuşum gibi hissediyorum. Kahve içerken (şüphesiz bunun da fiyatı da iyice artacak) aramızda "ya belki de yapmaya çalıştığı şu" veya "söylediklerini uygulayacak olabilir mi gerçekten?" derken kendimizi lise çağında anlamadığımız bir sınıf arkadaşını çözmeye çalışıyormuş gibi hissediyoruz.
Ve onu anlamaya çabalıyorum. (Ay burcum İkizler; rasyonel bir çerçeveye oturtmazsam çat-la-rım.) Bu sayede, part-time advocatus diaboli olmanın yoluna da kapıldım (bir de gençler iş beğenmiyor derler.) Advocatus diaboli, yani "Şeytanın Avukatı" Vatikan'da gerçek bir roldü. Rolün amacı, azizlik mertebesine önerilen kim ise, onun şüpheci ve eleştirel bir şekilde derinlemesine sorgulanmasıydı. Böylece sadece en çok hak edenin aziz olmasını sağlanıyordu.
ABD enflasyonu 1990 yılından bu yana en yüksek seviyesine - %6,2'ye (Türkiye'deki %19,89'e ya da bazı hesaplara göre %48,87'ye kıyasla komik değil mi?*) ulaştı. Jerome Powell, ABD Merkez Bankası başkanlığına ikinci dönem için aday gösterildi. Powell'ın enflasyonla mücadele için faiz oranlarını artırması muhtemel. (Darısı başımıza, gerçi bu saatten bizim için ne kadar etkili olur, bilemiyorum.) Tüm bunlardan haberdar olurken aklımdaki en büyük soru şuydu: ABD'nin inmeyen enflasyonuna ne yol açmış olabilir? Meğerse, azalan ama devam eden tedarik zinciri kriziymiş. Salgın, küresel ticaret ve lojistiğin kırılganlığını ortaya çıkardı.
Geçtiğimiz haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Yıllarca, dünya ortalamalarının çok üzerinde oranlarla borçlanan, borçlanmak zorunda bırakılan bir ülke olduk. Bu yüksek maliyetin karşılığını da yatırıma, üretime, istihdama kavuşarak değil, kendi siyasi ve güvenlik politikalarımızı izlemeye kalktığımızda şantaja maruz kalarak aldık." dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan veya bazı danışmanları Türkiye'nin ithal hammaddeler ve diğer malzemelere olan bağlılığını ciddi bir mesele olduğunu fark etmiş olup ülkenin kırılganlığını azaltmak için radikal bir plan uyguluyor olabilir mi? (Büyük oyunları hep sadece İbrahim Karagül mü görecek?) Cumhurbaşkanlığının hedefi bir süredir bilinen uluslararası finansal (veya diğer) normlardan Türkiye'yi ayrıştırıp, inşa edilen "yeni dünya düzeninin" öncülüğünü yürütmek.
Sıra dışı para politikaları bir yana; NATO ülkesi olarak Rusya'dan S-400 hava savunma sisteminin alımı ve belki gelecekte savaş uçaklarının alınacağına dair dedikodular, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nden çıkartılmamız, yaptırım tehditlerine rağmen paldır küldür ve art arda yapılan askerî operasyonlar, Erdoğan'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine yönelik reform çağrıları (ki bu konuda kendisine gönülden hak veriyorum) – bunların hepsi "senden ayrılmak istiyorum, Batıcım, kendi yolumu bulurum" tarzı girişimler.
Hükümetin sunduğu argüman ve vadettiği gelecek: Yüksek ihracat ve düşük ithalatla sıfırlanmış dış borç. Hatta "dış ticaret fazlası" haberleri birkaç aydır yayımlanıyor. Erdoğan ticari anlamda bağımsız bir Türkiye yaratmak için hesap yaparken ağır koşulların en iyi motivasyon kaynağı olduğunu mu düşünüyor? Aklındaki şöyle bir şey olmalı: "Birkaç yıl herkes çok yıprandıktan sonra bu yeni düzenin meyvelerini hep beraber toplarız."

Görsel: Instagram
Ancak bu argüman, 90'ların Kate Moss'u kadar zayıf. (Niyetim fat-skinny shaming yapmak değil; yaşıma göre bir benzetme kullanmak istedim.) Ülkenin ithalata olan bağımlılığı, yerel üretimi desteklemeye yönelik uzun vadeli bir stratejiyle de azaltılabilirdi. Bu tabii ki sadece uzun bir stratejiyle mümkün; dört-beş ay asla yeterli değil.
Sanırım "rekabetçi döviz kurları daha yüksek ihracata yol açacak" çizgisini ilk defa çizgi roman karakteri gibi ortadan aniden kaybolan eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'tan duymuştuk. Yani en azından hükümetin bu konudaki tavrında bir tutarlılık var. Pek çok okurun hatırlayacağı, sebze ve meyvenin düşük fiyatlarla satıldığı tanzim noktaları, Covid-19'un Türkiye'de görülmesinden tam bir yıl önce, virüsün tedarik zincirlerine ve ülkelerin korumacı refleksleri üzerindeki etkisi başlamadan önce açılmıştı. Bazı temel gıdaları yetiştirebildiğimiz hâlde makul fiyatlarda almakta zorlandığımız bir Türkiye tablosu 2019'da da vardı.
Emeğimiz değersizleştikçe, sosyal hareketlilik ters bir eğilim göstermeye başlayabilir veya zaten başlamış olabilir. Yazın gece çok geç bir saatte köpeğimi mahallemin ara sokaklarında gezdirirken aniden çöp konteynerini karıştıran bir adamla karşılaştık. Bu görüntüye ne yazık ki alışmış olabilirsiniz; ancak bu sahneyi daha da çarpıcı kılan adamın kıyafetinin, saçının, tıraşının beyaz yakalı olduğunu göstermesiydi. Beni fark ettiği an sakince çöp konteynerinden uzaklaşıp sadece akşam yürüyüşüne çıkmış gibi yoluna devam etti. Geldiğimiz noktada "insanlar alıştıkları ve bildikleri hayat kalitesinden vazgeçiyor" demek tam doğru değil; etrafımızdaki çaresizlikten türeyen bir teslimiyet hâli.

Görsel: Twitter
Daha küçük bir orta sınıftan en çok kim faydalanır? Orta sınıfın refah seviyesini yüksek tutabilen hükümetler (örneğin Singapur), direniş veya ayaklamayı teşvik etmeden daha baskıcı ve otoriter davranabilir; ancak hem devamlı fakirleşen hem de özgürlüklerin gittikçe kısıtlandığı bir toplumda kayış bir yerden kopar. (Yani Jack Nicholson ve Diane Keaton'ın başrollerini paylaştığı berbat 2003 yapımı filmin ismi gibi, Something's Gotta Give. Ufak ama ilgili olduğunu düşündüğüm bir not: Bu filmi kendi isteğimle izlememiştim, lisedeki en yakın arkadaşım Keanu Reeves fanatiği olduğu için onun olduğu iyi, kötü veya berbat her filmi sinemada izlerdik. Bugünlerde aklımda Dune ve House of Gucci'yi izlemek var; fakat artık bilet başı fiyat 40 lira civarı olduğu için bir hafta bekleyip internete düşmesini beklemek daha mantıklı geliyor.)
1 Aralık'ta, yani bugün, önümüzdeki yıl için yeni asgari ücreti belirleyecek komisyonun ilk toplantısı yapılacak. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin'in "Asgari ücretin toplumu tatmin edecek, adalet duygusunu pekiştirecek bir seviyede olacağına inanıyorum" açıklaması, AK Parti ve MHP'nin destek için tekrar düşük sosyo-ekonomik gruplara yöneldiğine işaret ediyor.
Yeni asgari ücretin enflasyon kaynaklı hayat pahalılığını hafifletecek bir tutarda belirleneceğini hayal edebiliyorum; ancak bu derinleşen yoksulluğu durduramayacak. Bu yaşanan yoksullaşmayı normalleştirme çabalarında sürekli kullanan dinî temaların ve dilin birleştiği yer, Cumhur İttifakı'nın anketlerde son zamanlarda görülen düşüş eğilimini durdurmak için yeterli olabilir; ancak bu tip tepkiler, en iyi ihtimalle reaktif, kısa vadeli sonuçlar verebilir. Bu arada, büyük sermaye Türk lirasının değer kaybetmesinden çoğunlukla o kadar da zarar görmez iken TÜSİAD'ın hükümete yönelik eleştirilerini izlemek hayli ilginç.
Öte yandan bu yoksullaşmanın en ağır bedellerinden biri, insanın ister istemez hayallerinden vazgeçmesi. Para harcamama refleksi sizde ne zaman başladı ve nelerden vazgeçiyorsunuz? "İhtiyacım yok" deyip hangi heveslerinizi bir kenara koyuyorsunuz? Kaç tane plan, eğitim, tatil ya da dünyayı gezip görme arzusu sonsuz bir ertelemenin içinde başlamadan bitiyor?

Görsel: Twitter
Ben ne ekonomistim ne de bir kere bile iktisat dersi almışlığım var. O halde daha eğlenceli başka konular varken neden arkadaşlarımla bu konuları konuşuyorum? Çünkü hayatımda kontrol edemediğim her şeyin üstesinden anlayarak gelmeye çalışıyorum. Sanki inceleyip, farklı açılardan değerlendirerek idrak edebileceğim bir anlatıya yerleştirebilirsem sorun çözülürmüş gibi. Neticede bu da bir kontrol etme çabası. Vazgeçtiğimiz şeyleri düşünmemek, üzülüp öfkelenmemek uğruna, gittikçe pahalanan kahvelerimizi içip, ekonomist-analizcilik oynuyoruz. Kaldı ki 2009'da mezun olmuş, tam zamanlı bir işi olan biri olarak kendimi şanslı görüyorum. Bir süre önce, benden 10 yaş küçük ve henüz üniversiteden mezun olmamış başka bir arkadaşım "ömrümün ne kadarı daha çalınacak" diye sordu. Bu soruya nasıl cevap verilir ki?
Elden üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Son on senede yurt dışına temelli yerleşmeye giden kaç arkadaşımla vedalaştığımın hesabını artık tutmuyorum. Onlar mutlu ve huzurlu olduğu sürece, ben de onlar için mutluyum. Fakat artık aldığım kararlardan sıklıkla emin olamıyorum, geleceğimi öngöremediğim gibi hayal kurmaktan da kaçınıyorum. Anlayacağınız, Life of Brian'daki "Always Look on the Bright Side of Life" artık benim şarkım değil.
Belki iyi kalitede peynirli tostunu yerken ağlayan minik bir şeytanın avukatı imajı bugün hepimizi az da olsa güldürür.
*Dipnot: Enflasyon TÜİK'in resmî açıklamalarına göre %19,85; ancak Enflasyon Araştırma Grubu'nun hesaplamaları %48,87'yi gösteriyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Kötü günleri geride bıraktık, sırada daha kötü günler var.
01 Ara 2021

YAZARLAR

Tutto
Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.
İLGİLİ OKUMALAR


