
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Kelimeler, mevcut bir içeriği boca ettiğimiz bir kova veya fıçı değil. Kelimeler kaynaktır, pınardır. Anlamları sadece taşımaz, onlara şekil verir, onları yoğururlar. Kelimenin kaynağındaki unutulmuş üçüncü beşinci anlam, bazen onun carî harcıâlem kullanımının sakladığı bir sırrı ele verebilir. Aynı kelime, bir siyasî bildiride farklı, medya bülteninde farklı, gündelik kullanımda ayrı bir türlü bükülebilir. Onların tersini yüzünü çevirip bakmayı ihmal etmemeli. Kelimeleri ‘kaptırmamalı’. Kelimelere edebî bir alâkayla ve aşkla bakmayı, sadece edebiyat uğraşına mahsus saymamalı. Bu yazılarda, kelimelere merakla ve evet, aşkla yaklaşmanın, pekâlâ politik bir anlamının olduğu fikrinin peşindeyim.
Tanıl Bora, Zamanın Kelimeleri’nin (2018, İletişim Yayınları) sunuş bölümünde bu cümlelerle anlatıyor kelimelerin toplumsal karakterini. “Devrim” kelimesini düşünün mesela. İlerlemenin en hızlı, en radikal biçimini tanımlamak için kullanılan bu kelime neden dairesel bir döngüye işaret eder? Bir döngü olarak kendini tekrarlayan zaman anlayışından geçmişten geleceğe uzanan sonsuz bir çizgi üzerinden tasavvur edilen zaman anlayışına geçişin sancıları ve bu geçişin hikayesi kelimenin içinde saklıdır. Keza “sınıf” kelimesi. Bu kelimenin nasıl olup da bugünkü anlamına evrildiğini, modern/kapitalist toplumsal hiyerarşileri ifade etmenin baş kavramlarından birine dönüştüğünü, 18. yüzyıl İngilteresi’nin yaşadığı şehirleşmeden, imalata ve ticarete yeni servet yaratma yollarının ortaya çıkmasından ayrı düşünmek imkansızdır. Böyle bir dönemde toplumsal eşitsizliklerin değişen doğasını anlamak için artık statü, “estate”, “rank” gibi durağanlık ima eden kelimeler yetmez olmuş, dinamizmi ve değişimi yansıtacak yeni bir kavrama olan ihtiyaçla doğmuştur “sınıf”. Sözün özü, yaşadığımız dünyaya dair politik farkındalığımızı artırmak, tümden oyuna gelmemek için kelimeleri ciddiye almamız gerekiyor. “Lafların anlamlarını, imalarını, işlevlerini” kurcalamak; sözcükleri tarihselleştirmek, popüler anlam haritasındaki yerlerine oturtmak ve iktidarla ilişkilerini sorunsallaştırmak önemli.

Bora Zamanın Kelimeleri’nde tam da bunu yapıyor. Türkiye’de son yıllarda özellikle milliyetçi-muhafazakar siyasette sık sık karşımıza çıkan, artık çoğumuz için sıradanlaşan, kelime haznemizin parçası haline gelen sözleri deşifre ediyor. “Yeni Türkiye”yle başlayan kitap, “Hassasiyetlerimiz”le sona eriyor; “Hayırlı olsun”, “Sen kimsin!”, “Kadim”, “Fıtrat”, “Bedel”, “Büyük Resmi Görmek”, “Üst Akıl”, “İltisak”, “Yerli ve Milli” gibi özellikle 2000 sonrası popülerleşen kelimelerin siyasi ve kültürel çözümlemeleri kitabın gövdesini oluşturuyor. Kitabın her bir bölümü Türkiye’nin 2000 ve 2010’lu yıllarda yaşadığı siyasi ve toplumsal çalkalanmalara, çatışmalara, değişimlere eşlik eden ve muktedirlerin ağzından politik ve kültürel alanı kuşatan dili oluşturan “laf”ları anlatıyor. Bu dildeki aşırılıklar, üstü kapatılamayan fazlalıklar, yokluklar üzerinden son dönemde Türkiye’de oluşturulmaya çalışılan hakikat rejiminin sırlarını, unutturmaya çalıştıklarını, görmezden geldiklerini büyük bir berraklıkla, şahane bir Türkçeyle ifşa ediyor.
Hakikat rejimi kavramını Michel Foucault öğretti bize. Özellikle Cinselliğin Tarihi ve Kelimeler ve Şeyler kitaplarında yaptığı tartışmalarla. Foucault’nın yazdıklarını hunharca şematize edecek olursam: İnsanlar yaşadıklarını çok farklı şekillerde anlamlandırabilirler, gerçekliğin farklı şekillerde temsili mümkün olabilir. Birbirine alternatif/rakip olacak hakikat temsillerini oluşturma araçlarının başında dil geliyor. Dille, sözcüklerle, kavramlarla oluşan söylemler hayal gücümüze, düşüncelerimize sınır çekiyor. Neyi düşünebilirizi neyi düşünemeyizi dayatıyor bize.

Etrafımızda gördüğümüz eşitsizlikleri, adaletsizlikleri meşrulaştıran, doğallaştıran, sağduyunun bir parçası haline getiren söylemlerin tek bir kaynağı yok. Yukarısıyla aşağısıyla, sağıyla soluyla erkeğiyle kadınıyla hemen her grup kâh cinsiyetçi, kâh ırkçı, kâh yabancı düşmanı, ayrımcı ve dışlayıcı söylemlerin bir parçası ve üreticisi haline gelebilir, iktidarı kuran düşünsel/ideolojik süreçlerin bir parçası olabilir. Dolayısıyla iktidarın yeniden üretimini mümkün kılan hakikat rejiminin de buna karşı verilen mücadelenin de hayat bulduğu/hayat verdiği en önemli alanların arasında dil var. İktidarın da mücadelenin de her yerde olması biraz bu demek...
Tanıl Bora’nın yaptığı gibi muktedirlerin dilinin ifşası, başka bir deyişle “cari politik söylemin” yapıbozumu aynı zamanda itirazın, direnmenin ve iktidarın kurmaya çalıştığı hakikat rejimine karşı koyuşun önemli mevzilerinden birini oluşturuyor. Kitaptan “Biz, yaparız!” bölümünü hatırlayalım, örneğin. Tanıl Bora bu bölümde Özal’ın sıkı sık kullandığı “icraat” ve “iş bitiricilik” kelimelerini de hatırlatarak belki de yakın dönem hafızamızda en çok “Onlar konuşur AKP yapar” cümlesiyle yer etmiş bu kelimelerin “evrensel bir sağcılık ve ezeli bir iktidar sloganı” olduğunun altını çiziyor. Sonra da şöyle sonlandırıyor bu faslı: “Bazen, yapmamak daha iyidir. Ellememek, bi’ durmak, bazen daha iyidir.”
Bora’nın sıklıkla solculara veya LGBTİ+’lere atfen kullanılan nefret sözü “marjinal”i tartıştığı bölümün sonlarına doğru yazdığı satırlar da bu minvalde hatırlamaya değer:
…[K]elimenin kökündeki “marj”ın birincil anlamı kenar, kıyı; mecazi anlamı boşluk, genişliktir... Kıyı, ufuktur, karşılaşmadır. Boşluk, genişlik, ferahlıktır. Marjinalite, uzamın ve hareketin bir boyutudur. Marjinal kelimesi etrafında bir tiksinti, aşağılama ve kriminalizasyon evreni kuran akıl, dar bir akıldır. İnsan, zihniyle ve gönlüyle, marja, marjinale muhtaçtır.
İktidarın kimseyi marjinal ilan etmeye hakkı yoktur.
Herkesin marjinalliğe hakkı vardır.
“Kimse Kusura Bakmasın” yazısında “özrün tamamen ihtimal dışı, tasavvur dışı olduğu bir toplumsal ahlâka” yaptığı türden vurgularla, “operasyon” bölümünde bu lafın “askeri ve polisiye mecazların politikayı istilasının bir aleti” olduğuna benzer uyarılarla, “hassasiyetler” bölümünde “dört bir yanına “hassasiyet” alarmları döşenmiş kamusal-politik alanda” bir türlü hassaslaşılamayan hassasiyet alanının “insanî hassasiyetler” olduğuna dair tespitlerle Tanıl Bora Zamanın Kelimeleri’nde bize “yeni Türkiye”nin dilinin doğallaşmasını ve bu sürecin toplumsal birlikteliği tahrip edici siyasi etkilerini anlatıyor.

Zamanın Kelimeleri’yle başlamışken bizi kelimeler dünyasına 1976’da Anahtar Sözcükler kitabıyla davet eden Raymond Williams’ı hatırlamamak olmaz. Williams Anahtar Sözcükler kitabına 1958’de yayınlanan ve günümüzde Kültürel Çalışmalar olarak anılan alanın kurucu kitaplarından biri olan Kültür ve Toplum’a bir ek diye başlar. Ama yayıncının isteği üzerine bu kitaptan kopan ek, yıllar sonra gündelik hayatta kullandığımız kelimelerin, pratik ve çatışmaların yoğunlaştığı alanlar olduğunu anlatan çok önemli çalışmalardan biri olarak çıkar ortaya. Williams’ın kitabın önsözünde bu çalışmaya sınıf, sanat, endüstri, demokrasi ve kültür beşlisinin tarihsel ve deneyimsel bağlantıları üzerine düşünerek başladığını anlatır. Bu entelektüel yolculuk, bu garip sözlüğün hiç kuşkusuz en temel kelimesi olan kültür kelimesinin etrafında şekillenir. Latince kökenli kültür kelimesi, havyan ve bitki yetiştirmek anlamını yüklenerek başladığı hayatına 17. yüzyıldan itibaren büyük bir dönüşüm yaşayarak artık akılların, kafaların geliştirilip yetiştirilmesini imler halde devam eder. Sonra işler hepten karmaşıklaşır ve sınıf, sanat, uygarlık, yaşam biçimlerinin hepsini sırtlanır kültür.
Anahtar Sözcükler 2005 yılında Tanıl Bora’nın da yazar, çevirmen ve editör olarak katkıda bulunduğu İletişim Yayınları tarafından basılmış. 2018’de 7. baskısı yapılmış. Mutabakat, gelenek, demokrasi, elit, aile, kuşak, hegemonya, liberal, modern, özel ve bilim gibi bugün çok konuştuğumuz, güncel siyasi tartışmaların tam göbeğinde duran Williams’ın kelimelerinin sosyal tarihini, Bora’nın kelimeleriyle birlikte okumak hoş olmaz mı? Hatta belki de bu kitaplarla birlikte bizde son zamanlarda iyiden iyiye gündelik dile yerleşen düğmeye basmak, hizmetkar, teğet geçmek, vesayet, elini taşın altına koymak gibi kelimelerin, lâfların anlamı, getirip götürdükleri üzerine düşünmeye başlarız.

Benim Tanıl Bora’nın yazdıklarını hayranlık ve merakla sıkı bir takibe başlamam, bundan 30 yıl önce Kemal Can’la birlikte yazdığı Devlet Ocak Dergâh - 1980’lerde Ülkücü Hareket kitabıyla oldu. Bu takip sayesinde Türkiye’de milliyetçi muhafazakar politikanın ve ideolojinin tarihi ve sosyolojisi üzerine bildiğim birçok şeyi onun kitaplarından öğrendim. Son yazdığı kitaplardan Cereyanlar ise 1900’lerden itibaren Türkiye toplumuna ve siyasetine damgasını vurmuş İslamcılık, Türkçülük ve Milliyetçilik gibi sağ ideolojilerin ve düşünce akımlarının yanı sıra İttihatçılık, Batıcılık, Kemalizm, Sol, Sosyalizm, Feminizm, Liberalizm ve Kürt Ulusal Hareketiyle ilgili ana tartışmaları ve tarihsel dönemeçleri anlatan dev bir eser, tam bir referans kitabı.

Cereyanlar’daki tartışmaların tarihsel izlerini sürmek ve dünyadaki düşünce akımları ve siyasi dönüşümlerle bağlarını kurmak isterseniz size 2020’de dinleyip de çok şey öğrendiğim podcast serilerinin başında gelen History of Ideas’ı önerebilirim. Bu programı Cambridge’li tarihçi ve siyaset bilimci David Runciman’ın hazırlayıp sunuyor. History of Ideas, en iyi kitap değerlendirme dergilerinin başında gelen London Review of Books’un (LRB) çatısı altında yapılıyor. History of Ideas 12 farklı bölümde siyaset ve düşünce tarihine yön vermiş 12 farklı düşünürü tartışıyor. Her bir bölüm bu düşünürlerin bir temel kavramı üzerine yoğunlaşıyor: Thomas Hobbes’da devlet, Mary Wollstonecraft’da cinsellik ve politika, Karl Marx ve Friedrich Engels’de devrim, Mahatma Gandhi’de sivil itaatsizlik, Max Weber’de liderlik, Friedrich Hayek’te piyasa, Hannah Arend’te eylem ve Franz Fanon’da sömürgecilik gibi. History of Ideas’ın web sitesinde ayrıca bölümlerdeki temalarla ilgili Runciman’ın LRB arşivinden seçtiği nefis okumaları da bulabilirsiniz.
Tabii kelimelerden ve dilden bahsettiğim bu yazıyı Borges’siz sonlandırmak olmaz. Foucault 1970’de yazdığı Kelimeler ve Şeyler kitabına Jorge Luis Borges’le başlar. Borges’in “John Wilkins’in Analitik Dili” başlıklı denemesinde konu ettiği bir Çin Ansiklopedisi’ndeki hayvanlarla ilgili sınıflandırmayı, bir düzen oluşturma çabasını ince ince uzun uzun tartışır. Foucault için Borges tabii ki tesadüfi bir gönderme değildir. Bildiğimiz ve bize normal gelen gerçeklik dünyasının aslında ne kadar farklı şekillerde farklı bakış açılarıyla kurgulanabileceği, anlaşılabileceği, görülebileceği üzerine herkesi kucaklayan, kışkırtıcı bir büyük bir davettir Borges edebiyatı. Hayali yazarlarla, labirentlerle, rüyalarla, aynalarla dolu bu dünyalara küçük bir kapı aralamak, hem de Tanıl Bora’ya, Raymond Williams’a, Foucault’ya bir selam çakmak için “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius” öyküsü iyi bir fırsat olabilir.
Bitirirken başlıktaki sıkıntı temasına dönelim. Önce küçük bir parantez: Bu yazıyı hazırlarken, sıkıntı kavramını/deneyimini Türkiye’de mimarlıktan sinemaya edebiyata, taşra yaşamından çocukluğa dijitalleşmeye farklı açılardan değerlendiren yazılardan oluşan bir kitaba rastladım. Aylin Kuryel derlemiş: Sıkıntı Var (2020, İletişim). İçerik çok zengin, yazar kadrosu çok güçlü; ilk fırsatta edineceğim ve okuyacağım. Parantezi kapatalım, tekrar Bora’ya kulak verelim.
Tanıl Bora, “sıkıntı” lâfının gündelik dilden (mesela Sergen Yalçın’ın futbol yorumlarından) kamusal ve siyasî dile izini sürdüğü, “Sıkıntı Yok” başlıklı bölümünde, Tolga Tüzün’ün 2017’de Manifold’da yayınlanan yazısına referansla sıkıntının beş anlamından bahseder.
- İşsizlik, tekdüzelik, bezginlik vb. sebeplerden doğan ruhsal yorgunluk, cefa, eziyet.
- Bir bozukluğun, karışıklığın sebep olduğu etkili ve sürekli yorgunluk, mihnet.
- Yokluk ve parasızlığın yol açtığı geçim darlığı.
- Bulunmama durumu.
- mec. Sorun, mesele, sendrom, problem.
Ve der ki: “Bir nevi millî düstura dönüşen “Sıkıntı yok!”, derin, çok derin bir sıkıntının ifadesi. Beş anlamıyla ve hafakanıyla...” Ne dersiniz, katılmamak mümkün mü?
Bu yazının başlangıç görseli (Lazer, 2010) için çok sevgili arkadaşım Özge Açıkkol’a çok teşekkür ederim. Zeynep Uysal ve Murat Gülsoy her hafta olduğu gibi yine yazıya eleştirileriyle katkıda bulundular. Sağ olsunlar. Biray Kolluoğlu ve Burak Şuşut’suz ne Zappa Zamanlar ne de bu yazı olurdu. Nasıl teşekkür edilir ki!
Bu haftalık da bu kadar. Herkese çok iyi bir hafta dilerim şimdiden. Yine hatırlatacağım: Bu bülteni çevrenize iletebilir, apos.to/n/zappa-zamanlar adresi üzerinden ücretsiz bir şekilde kayıt olmalarını söyleyebilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026




