

Rahat, özgün, sürdürülebilir moda: Reflect Studio İyi giyinmenin iyi hissettirdiğine olan inançtan yola çıkan Reflect Studio , bu sezon yeni yüzü ve yeni koleksiyonuyla karşımıza çıkıyor. Nedir? Yüksek kaliteli ve sürdürülebilir kumaşlarla üretilen, rahat ve dayanıklı tasarımlarıyla dikkat çeken Reflect Studio hem marka hem mağaza hem de stüdyo olarak üç alanda faaliyet gösteriyor. #NextSustainability: Reflect Studio , Türkiye’nin üretimin her aşamasında duyarlı süreçleri benimseyen B Corp markaları arasında yer alan tek moda markası . Sürdürülebilirliği bütünsel olarak ele alan #NextSustainability anlayışını benimseyen Reflect Studio Next mağazaları , geri dönüşüm, ileri dönüşüm ve onarımın gücüne inanarak atık kumaşlara yeniden hayat veriyor. Reflect Studio nelerden ilhâm alıyor? İyimserlik: Pandemi sonrası faaliyetlerine başlayan Reflect Studio, bu zorlu dönemde gösterdiğimiz mücadelenin gücünü ve önümüzdeki ihtimallerin sonsuzluğunu kutluyor. Akışkanlık: Hayatın akıcılığından ilham alan Reflect Studio, akışı tasarladığı tüm kumaşlarda, alanlarda ve deneyimlerde yaşatıyor. DIY kültürü: Seri üretimin ve tek tipliğin gitgide yaygınlaştığı günümüzde özgünlüğü mümkün kılmayı amaçlayan Reflect Studio, mağazalarında orijinalliği ve yaratıcılığı koruyan DIY (kendin yap) kültürüne yöneliyor. Dahası: Visiting Artists serisiyle çeşitli tasarımcıların işlerine yer vererek iletişime ve çoksesliliğe alan açan Reflect Studio, farklı sanatçıların eserlerini ısı baskı yoluyla ürünlere uygulanabilir sticker ya da patch ’lere dönüştürüyor. Reflect Studio’yu buradan takip edebilir, koleksiyonu ise bu bağlantıyı veya Akasya ve Kanyon mağazalarını ziyaret ederek inceleyebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Kentsel yerleşimlerin gelişimi için kilit öneme sahip olan kamusal alan kavramı; siyasi, sosyal yaşam tarzı, dinî ve sosyal faaliyetler ile birlikte zaman içinde evrimleşmiştir. Bu değişimdeki en büyük etkenlerden biri ise şüphesiz teknolojidir.
2010'lu yılların başında dijital teknolojinin kentsel mekânların yaratılması ve yönetilmesinde etkili olması, bazı insanların kamusal alanın artık herhangi bir mekânsal yazılıma ihtiyaç duymayacağını ve fiziksel kamusal mekânların artık gerekli olmayacağını düşünmesine yol açtı. Son yıllarda telekomünikasyon, dijital teknoloji, elektronik, sosyal medya, Wi-Fi ve sensörler gibi görece yeni olduğu söylenebilecek teknolojik gelişmeler hızla gelişmeye devam ederken bu durum, yerel bir kimliğe sahip fiziksel unsur ve dijital alandaki sanal gerçeklik olmak üzere iki farklı ortam arasında da bir etkileşim yaratıyor. Dijital ağların kullanımı günlük yaşamın önemli bir parçası hâline geldikçe, mevcut kentsel peyzaja yeni bir dijital katman ekleniyor.
Son zamanlarda gündem olan e-scooter’ların yol ve kaldırımları istilasından artık yüzümüzü çevirdiğimiz her yerde internet dizi ve filmleri ile son teknoloji cihazların boy boy reklamlarıyla karşılaşmamıza kadar teknoloji, kamusal alanın her bir köşesinde karşımıza çıkıyor. Bu noktada, kamusal alanı en çok etkileyen elementlerin başında da “sosyal medya” gerçeği bulunuyor.
Sosyal medya ışığında kamusal alanın değişimi
İnanılmaz boyutlara genişleyen ağ kapasitesiyle sosyal medya, günümüzde hepimizin bir parçası hâline geldiği; dahil olduğu bir olgu. İnternet devriminin ardından pek çok kişi dünya toplumunu internetin etkilediği gibi etkileyen bir devrim daha yaşanmayacağını düşünürken sosyal medyanın da bu denkleme dahil olması, gelişimi çok daha başka bir aşamaya taşıdı. Dünyanın her bir köşesinden, toplumun her katmanından bireyler sosyal medyaya giriş yaptıkça bu durum, yeni bir tür ağ toplumunun ortaya çıkmasına yol açtı.
Sosyal medyanın günlük hayatımızdaki etkileri apaçık bir şekilde ortada; ancak sosyal medyanın tüm bağlamdaki doğru yeri konusunda hala büyük bir boşluk mevcut. Bu da, sosyal medyayı kamusal alan ve kitle iletişim araçları gibi kavramları da içeren bağlamsal bir çerçeveye oturtma ihtiyacını doğuruyor. Bunun için de ilk olarak bu çerçevede sosyal medya, kitle iletişim araçları ve kamusal alan gibi kavramları tanımlamak gerekiyor.
New World Encyclopedia tarafından tanımlandığı üzere, kitle iletişim araçları, çok sayıda insana ulaşma kapasitesine sahip bir medya sektörünü ifade ediyor. Televizyon ve radyo gibi geleneksel mecraların kitle iletişim araçları kümesinin birer üyesi olduklarını biliyoruz; ancak New World Encyclopedia dahil pek çok kaynak, internet ve yeni iletişim teknolojilerini de kitle iletişim araçları kümesinin bir parçası olarak kabul ediyor.
Bununla birlikte, sosyal medya kavramını da bilgi ve firiklerin ortaya atılmasını ve daha geniş kitlelerle paylaşılmasını kolaylaştıran bilgisayar (ve tabii ki de internet) tabanlı teknolojiler olarak betimleyebiliriz.
Konu kamusal alan kavramı olduğunda ise kamusal alanın, oldukça uzun zamandır süregelen iletişim çalışmalarının ve siyasi tartışmaların odağında yer aldığının altını çizmemiz gerekiyor. Kamusal alanı geniş bir şekilde tanımlama çabalarından biri ise eleştirel teori ve pragmatizm geleneğine mensup Alman bir sosyal teorisyen olan; çalışmalarında genellikle iletişimsel rasyonalite ve kamusal alan konularını ele alan Jürgen Habermas’tan geliyor.
Habermas, kamusal alan için kamuoyu tarafından oluşturulabilecek bir toplumsal yaşam alan tanımında bulunuyor. Buna ek olarak, kamusal alan için insanların bir araya gelerek gündelik yaşam sorunlarını tartıştıkları bir gündelik yaşam alanı tanımı da yapılıyor.
Bu kavramsal haritadan yola çıkacak olduğumuzda, sosyal medyanın günümüzde dönüştürücü gücü üzerine bir tartışma sürdürmek kulağa daha mantıklı geliyor.
Avusturyalı bir sosyal bilimci ve medya profesörü olan Christian Fuchs, 2014 tarihli makalesinde internet, sosyal medya ve kamusal alanın genellikle yeni teknolojilerin dönüştürücü gücüyle birlikte anıldığına dikkat çekiyor. Bu konu üzerine çalışmalar yürüten akademisyenler çoğunlukla konunun kültürel, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla ele alma eğilimi göstermekte; işin siyasal ekonomik boyutunu ise arka plana atmaktadır. Fuchs ise makalesinde oldukça makul bir soruyu gündeme getiriyor: İnternet platformlarının sahibi kim? Sosyal medyanın sahibi kim? Sosyal medyanın günümüz dünyasındaki rolünü düşünecek olduğumuzda, hikayenin politik ekonomik kısmını görmezden gelmememiz gerektiği çok daha net bir şekilde ortaya çıkıyor
Sosyal medya platformları ilk ortaya çıktığında, kamusal alanın geleceğine ilişkin büyük bir olumlu öngörü hakimdi. Sosyal medya etkisi, otoriter hükümetler ve büyük şirketler yönetimindeki kitle iletişim araçlarının sorunlarına önemli bir çözüm olarak görülüyordu. Sosyal medya platformlarının çoğunlukla yeni kurulan şirketler olması ve dünyayı değiştirmek isteyen sıradan genç insanlar tarafından sahiplenildiği gerçeği ise durumun gerçekten de öyle olduğunu gösteriyordu. Gelgelelim; sosyal medyaların ilk parlamaya başladığı o zamanlardan bu yana işler pek de beklendiği şekilde gelişmedi. Dramatik bir şekilde, akıl almaz boyutlarda büyüyen sosyal medya platformları, bununla paralel olacak şekilde dramatik bir şekilde ticarileşti de. Bu ticarileşmenin dünyanın dört bir yanından sıradan insanları içerdiği gerçeği ise bugün sosyal medya platformlarının hepimizi içine alarak kapsayan büyük bir reklam dünyasına ev sahipliği yaptığı anlamına geliyor.
Kitle iletişim araçları ve klasik kamusal alan anlayışı büyük ölçüde kısıtlanmış; medya organları siyasi ve ekonomik aktörlerin kontrolü altına girmiş ve alınan bilgiler sistematik bir şekilde filtrelenmiş; kamuoyunun şekillendirildiği kamusal alan da aynı kaderi paylaşmıştır. Kitle iletişim araçlarının kontrol mekanizması ve bilgi paylaşımı, kamusal alanın kısıtlanmasına yol açmıştır.
İnternetteki sosyal medya devriminden sonraysa bu gerçeklik tamamen yeniden şekillendi. Bireysel bilgi kaynaklarına dönüşen insanlar, sınırsız paylaşım topluluğunun bir parçası hâline geldiler ve bu da "eski bilgi düzeninin" zincirlerinin kırılmasıyla sonuçlandı. Bu yeni gerçeklik, sosyal medyanın eski düzen olarak adlandırılabilecek kitle iletişim anlayışını değiştirdiğine işaret ediyordu. Ancak daha sonra internet ve sosyal medya platformlarındaki çeşitli gelişmeler, yeni düzenin de kendisini yeni algoritmalara sahip yeni bir yapıya dönüştürmesine yol açtı; bu da kısaca yeni bir “filtreleme” tarzı anlamına geliyordu. Kitle iletişim araçlarının izleyicilerine uyguladığı gibi kısıtlamalar olmasa da bu yeni gerçekliği de kısıtlama yaratmanın başka bir yolu olarak değerlendirmek mümkün.
Özetleyecek olduğumuzda, sosyal medya platformlarının arkasındaki politik ekonomik ilişkiler aslında klasik medya ilişkilerinden pek de farklı değil. Başka bir deyişle, Fuchs'un da dediği gibi, sosyal medyada öne çıkarılan üstyapısal kavramların arkasında güçlü ekonomik itici güçler ve aktörler olduğu söylenebilir.
Güçlü ekonomik itici güçler?
Statista verilerinde göre, 2021 yılında yaklaşık olarak 116 milyar dolar seviyesinde gerçekleşen küresel sosyal medya reklam harcamalarının 2022 yılında 130 milyar doları aştığı; 2023 yılında ise bu rakamın 146 milyar doların üzerinde olacağı tahmin ediliyor. Dahası, bu rakamın artmaya devam ederek 2028 yılına kadar tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 262 milyar dolara ulaşacağı öngörülüyor.
Yine Statista verilerine göre, 2021’de 48,48 milyar dolar reklam geliri elde ederek ABD’de en fazla reklam geliri elde eden sosyal medya platformunun Facebook olduğu ve onu 25,05 milyar dolar ile onu Instagram’ın takip ettiği aktarılıyor.
Bu verilerden yola çıkarak pazarın büyüklüğü de göze alındığında, “güçlü ekonomik itici güçler” etkisi daha da anlaşılır bir şekilde öne çıkıyor.
Tartışmanın bir başka yönü de sosyal medyanın siyasi durumlar üzerindeki rolü olarak karşımıza çıkıyor. Pek çok kişi, sosyal medyanın siyasi alanda bir değişim yaratacak kadar güçlü olduğunu düşünüyor; ancak bu ne kadar doğru?
İnternet teknolojileri ve gazeteciliğin sosyal ve ekonomik etkileri üzerine çalışan ABD’li bir yazar ve danışman Clay Shirky, Foreign Affairs’de yayımlanan makalesinde sosyal medyanın etkisinin genelleştirilemeyeceğini vurguluyor. Bazı siyasi örneklerde sosyal medya büyük bir etki yaratırken bazılarında da protestolarını sosyal medya platformları üzerinden yürüten ve organize eden muhalifler için ciddi sonuçları olduğu görülüyor. Kısaca, sosyal medyanın siyasal değişimde kitle iletişim araçlarına kıyasla daha büyük bir rol oynayabileceği doğru; ancak devletlerin ve şirketlerin teknolojik ve bilimsel kontrolü iktidarda kalmaya ve geleneksel sistemin bir parçası olmaya devam ettiği sürece sosyal medyanın bu alandaki etkisi tartışmaya oldukça açık.
Geçtiğimiz dönemde Joe Biden’ın oğlu Hunter Biden’ın bilgisayarında ortaya çıkan ve Biden ailesinin kirli ilişkilerini gösterdiği iddia edilen yazışmalar tartışma konusu olmuştu. Kısa bir süre önce Twitter’ın yeni sahibi Elon Musk, bu yazışmaların haberleştirilmeye başlanmasıyla Twitter’ın, olayın daha geniş kitleler tarafından duyulmasını engellemek amacıyla platformda geniş çaplı bir sansür uyguladığını ve bu sansürün, seçimin kaderini değiştirerek Biden’ın eski ABD Başkanı Donald Trump’a karşı kazanmasını sağlayacak boyutta olduğunun kanıtlarını ortaya koymuştu. Benzer sansürlerin Facebook ve TikTok gibi diğer sosyal mecralarda da uygulandığı biliniyor. Üstelik sadece seçimle ilgili durumlarda değil; hükümetler, terör saldırıları gibi olağanüstü durumlarda da sosyal medyayı keyiflerine göre bükebiliyor ki bunun benzer bir örneğini kısa bir süre önce İstiklal Caddesi’nde meydana gelen bombalı saldırıda yaşamıştık. Başka bir deyişle, aslında en başından beri kamuya ait olmayan ve her şey gibi hükümetin keyfi kontrolünde olan bir alandan bir “kamusal alan” beklentisi içinde olmak kulağa pek de mantıklı gelmiyor.
Sosyal medya, toplumu öldürüyor mu?
Tüm bunları bir kenara bırakacak olursak; internet ve sosyal meydanın (ya da kısaca teknolojinin) toplumu öldürdüğüne dair yaygın bir inanç bulunuyor. Yaygın varsayıma göre, mobil cihazların insanların kamusal alandaki davranışlarını domine etmeye başladığı, izolasyonun artmasına ve insan etkileşiminin azalmasına neden olduğu düşünülüyor. Ancak bu tartışmada çoğumuz cevaplanması gereken bir soru olduğu detayını atlıyor: Taşınabilir elektronik cihazlar çağından önce kamusal alanda gerçekte ne kadar insan etkileşimi vardı ve varsa ne kadarı kayboldu?
Teknolojinin sosyal iletişim üzerindeki etkisini çevreleyen akademik tartışmalarda öne çıkan bir ses olan Keith Hampton’ın günümüz dijital dünyasında kamusal alandaki davranışların nasıl değiştiğini anlamak amacıyla yaptığı bir inceleme ise bu sorulara cevap sunuyor.
1970 ve 80'lerde hem William "Holly" Whyte hem de Project for Public Spaces (PPS), kamusal alandaki insan davranışlarını analiz etmek için hızlandırılmış fotoğrafçılık kullandı ve çığır açan sonuçlar elde etti. Ancak bu arşiv görüntülerini çağdaş gözlemlerle karşılaştıran ilk ekip olan Hampton’ın ekibi, Whyte ve PPS çalışmalarındaki aynı kamusal alanları benzer açılardan çekerek ve yakalanan davranışları titizlikle karşılaştırarak bazı şaşırtıcı sonuçlar buldular.
Araştırma sonucunda, popüler görüşün aksine, son 30 yılda ABD’lilerin, teknolojinin yaygınlaşan kullanımına rağmen kamusal alanda sosyal olarak daha az izole oldukları ortaya çıktı. Araştırmaya göre, insanların gruplar hâlinde vakit geçirme oranında, kadın ve erkeklerin birlikte vakit geçirme oranında ve genel olarak kamusal alanda kadınların oranında belirgin bir artış vardı.
Araştırmanın en şaşırtıcı sonuçlarından biriyse mobil cihaz kullanıcılarının korkulduğu gibi kamusal alanı istila etmedikleri; kamusal alanı işgal edenlerin yalnızca %3'ü ila %10'unu oluşturduklarıydı. Konuya ilişkin olarak Hampton, "Görünüşe göre yalnız olduklarında ve birilerinin onlara katılmasını beklediklerinde ya da geçiş alanlarında [varış noktaları arasındaki alanlar] kullanıyorlar ki bunu kamusal alan için bir kayıp olarak görmüyorum ve aslında bu, insanların zamanlarını kamusal alanı daha iyi kullanacak şekilde yeniden yapılandırmalarına olanak sağlayabilir." ifadelerini kullanıyor.
Hampton daha da ileri giderek mobil cihaz kullanıcılarının aslında mekanların sosyal yaşamına bir dizi fayda sağladığını savunuyor. Hampton'ın kamusal alanlarda WiFi kullanımına ilişkin bir makalesi de dahil olmak üzere önceki araştırmaları, birçok cihaz kullanıcısının, yalnız olma olasılığı daha yüksek olsa da sosyal ağlar, haberleri kontrol etme, blog okuma veya telefonla konuşma gibi sosyal faaliyetler gerçekleştirdiğini gösteriyor. Bu nedenle Hampton, insanlar cep telefonu kullandığında bunun bir şekilde toplumsal bir kayba işaret ettiği varsayımını kafa karıştırıcı bulduğunu belirtiyor.
Hampton, daha geniş anlamda, teknolojiyi dikkate alan tasarımın şehirlerin geleceği için çok önemli olduğunu savunuyor. Konuya ilişkin olarak Hampton, "İnsanları mekanlarda vakit geçirmeye teşvik etmek, onlara mahremiyet sağlamak ve grup etkileşimini kolaylaştırmak için ağaçları, suyu ve diğer olanakları kullandığımız kadar, başka bir altyapıyı nasıl kullanabileceğimizi de düşünmeye başlamamız gerekiyor. Tıpkı su çeşmeleri, yiyecek veya diğer kolaylıkları sağladığımız gibi, bu teknolojilerin altyapısının kamusal alanlara nasıl uyacağını düşünmeliyiz. “ şeklinde aktarıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
NEREDE YAYIMLANDI?
Aposto Odak, bu sayısında her yönüyle kamusal alanları ele alıyor.
29 Oca 2023

YAZARLAR

İrem Denli
Teknoloji Editörü

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
İspanya, Arjantin'i tarihin en tek taraflı finallerinden birinde Ferran Torres'in golüyle yendi ve ikinci kez dünya şampiyonu oldu.

“Ama” bağlacı, dilimizde temel olarak karşıt anlamlı iki cümleyi veya sözcük grubunu birbirine bağlama görevini yapar. Tek başına bir anlamı olmayan bu sözcük, cümleler arasında kurduğu köprüler sayesinde cümleye çok çeşitli anlam ve işlev kazandırır. “Ama” bağlacını karşıtlık ve zıtlık ilişkisi kurmak, koşul (şart) anlamı kazandırmak, anlamı pekiştirmek ve güçlendirmek, dikkati çekmek, uyarı ve ikazda bulunmak, beklenmeyen bir durumu / istisnayı belirtmek için kullanırız.





