Tokat yollarında

Haritada karşılaşılan bir Roma helası; bereketli Yeşilırmak Nehri; silinen kent belleği; 2 milyon cüce yarasa ve Almus Gölü kıyısında efil efil esen rüzgâr.
Tokat yollarında

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.

— Cahit Külebi

Tangur tungur sallanan minibüste nereye gittiğime dair bir fikrim olmadan ilerliyorum. Aslında nereye gittiğime dair bir fikrim var elbet ama ne yapacağıma dair bir fikrim yok. Tokat’a gitme fikri hayatıma girdiği andan itibaren kafamda Cahit Külebi’nin bir Yaşar Kurt şarkısında duyduğum dörtlüğü dönüyor. 

Öğle saatlerinde vardığım Tokat’ta ilk işim, eski sokaklara dalmak oluyor. Haritada gördüğüm ve "Burayı mutlaka görmeliyim," dediğim Roma’dan kalan Sık Dişini Helası’nı arıyorum. Bu esnada Tokat merkezde kalan son tarih kırıntılarıyla karşılaşıyorum — son yıllarda Anadolu şehirlerinin kimliksizleşmesinden fazlasıyla payını almış bir şehir var karşımda. Binlerce yıllık tarihi sadece kalesine ve şehirde kalan birkaç esere yükleyen, her yere aynı binaları diken bir standartlaştırma hangi şehre gitsem orada. Kalan tarihî birkaç evin kaderinde gerçek yaşamdan ziyade gözlemeci, kahve veya lokanta olmak var. Helayı buluyorum, tadilat var. En azından yıkılmamış diye kendi kendime seviniyorum. 

Hava sıcak. Gölgeleri kollayarak dar sokaklarda yürüyorum. Kentsel dönüşüme dayanabilmiş eski mahallede pencere demirlerine asılmış biberlerin kokusu sokağa yayılıyor. Hafifçe esen rüzgâr, kapı girişlerindeki tüllerin eteklerini havalandırıyor. 

🌶 Pencere demirlerine asılmış biberler


Kaleye doğru yürümeye başlıyorum. Şehirleri tepeden görmenin dayanılmaz bir keyfi var. İnsanı muzaffer bir komutan edasına sokmaktan ziyade nerede ne var, şehir nasıl gelişmiş ve çevresindeki coğrafyayla ilişkisi nasıl onları anlıyor insan. Bir de yüksekte olmanın getirdiği ferahlık hissi var elbette — bilmediğin, tanıdığın kimsenin olmadığı bir şehre geldiğinde içinde beliren o hissi biraz bastıran.

Şehir merkezinin kabasını aldıktan sonra Tokat’a gitmişken görme listelerinin zirvesindeki Ballıca Mağarası’na doğru rotayı çeviriyorum. Bindiğim takside Tokat’ın sorunları, kırsaldan kente göç ve "Buralar eskiden dutluktu," tadında sohbetler eşliğinde şehirden çıkıyoruz. 

Mağara, beklediğimden daha büyük ve görkemli. Anadolu coğrafyasında seyahat etmenin en heyecan verici kısımlarından biri de sürekli keşfedecek bir şeyin önüme çıkması. Az bilinen bir kale; farkına varılmayan bir vadi; adı sanı bilinmeyen bir manastır veya köyle karşılaşmak hâlâ mümkün. 

2 milyon cüce yarasanın evi Ballıca’da 1,5 saat geçiriyorum. Açıkçası yaz ortası Tokat’a gitmemin de bu sürede büyük etkisi var. İnsan, yerin yaklaşık yüz metre altında biraz serinliyor. Dışarıda bekleyen taksicinin çayının bitmesiyle şehre dönmek için yola düşüyoruz. 

Güneş batmak üzere — tepeden Yeşilırmak’ın bereketli sularıyla beslenen vadiye bakıyorum. Altın rengine dönüşen güneşle beraber muazzam bir hâle bürünmüş. Taksiyi durdurup insanı heyecanlandıran bir yeşil ton skalasıyla ufka kadar giden meyve bahçelerine ve bağlara bakıyorum. Taksici bir sigara yakıp gururla “Bizim buralar güzeldir,” diyor. Bahçeleri bozulacak diye Tokat’tan demir yolu geçirmeyen eski insanlara içimden teşekkür ediyorum. 

🚬 “Bizim buralar güzeldir,” dedirten manzara


Ertesi gün Twitter'dan tanımadığım birinden gelen bir mesajla karşılaşıyorum. Normalde bu tür mesajları geç görüp insanlarla tanışma fırsatını kaçırırım. Ancak Tokat’ta yaşayan genç bir akademisyenin mesajı ilgimi çekiyor. Kendisiyle görüşmek için plan yapıyoruz. Zaten diğer adı mecburiyet olan Cumhuriyet Caddesi’ni arşınlamak dışında çok da cazip bir planım yok. 

Çağatay Hoca'yla buluşur buluşmaz muhabbet koyulaşıyor. Sorularıma dolu dolu cevaplar veren bir sosyal bilimci var karşımda. Vavien filminden, Tokat’ın geçmişinden, kent kültüründen bahsediyoruz. Sohbet esnasında Almus Gölü’ne gitmeye karar veriyoruz ve arabaya atlayıp virajlı yollardan küçük kasabaya varıyoruz. Birkaç esnafı dolaşıp sohbetlere katılıyoruz. Çağatay sayesinde Tokat maceram derinleşiyor. Şehrin dokusunun geçirdiği hızlı dönüşümün insanlara o kadar yansımadığını görüp seviniyorum. 

Almus’un kıyısında salaş bir lokantaya oturuyoruz. Rüzgâr efil efil esiyor, buz gibi bir bira söylüyorum. Gölde tutulmuş balıklar geliyor. Su kenarında geçirilen tüm keyifli yaz öğlenleri gibi insana asla ölmeyecekmiş gibi hissettiren bir hava var. Külebi’nin dediği gibi kendimi “küçük ve hür bir serçe” gibi hissediyorum. 

🌳 Tokat'ın renkleri


Sohbet dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: kullanılmayan potansiyeller ve değerlendirilmeyen fırsatlar. Her Anadolu şehrindeki klasik senaryo burada da geçerli: verilen bir-iki yanlış kararla tüm ivmesi terse dönen kentler. Erozyon sadece toprakta olmuyor. Toplumlarda da yaşanınca kalan sadece mutsuz, tatsız, tek renkli bir satıh oluyor. Çok kültürlülüğünü günden güne kaybeden Tokat’ın da en büyük sıkıntısı belki de bu. 

Tokat Erbaa’da çekilen Vavien'deki replik aklıma geliyor: 

İçine atıyon, o hiç iyi bi şey değil. İçine atma. Dünyadaki bütün büyük hastalıkların ana sebebi bu, içine atmak. Konuşmak mı istiyon, konuş. Ağlamak mı istiyon, "Abi ben bi dışarı çıkayım, dolaşayım," de, neyse artık... Ne yapmak istiyosan onu yap ama içine atma!

Galiba ülkece içimize attığımızdan böyleyiz diyorum. Bir konuşsak rahatlayacağız ama çenemize sanki beton dökmüşler. Birinin gelip kırmasını bekliyoruz. O gelene kadar da tüm mevsimleri kaçırıyoruz. Konuşsak, paylaşsak, soru sormaya başlasak, eteğimizdekileri döksek rahatlayacağız. Sıkışmışlık sadece bizi değil kentleri de kanser gibi yavaşça öldürüyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

RutaRuta

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

🏞 Tokat yollarında karşılaşılanlar

Ruta bu hafta Tokat yollarında. Karşılaşılan bir Roma helası; bereketli Yeşilırmak Nehri; silinen kent belleği; 2 milyon cüce yarasa ve Almus Gölü kıyısında efil efil esen rüzgâr var menüde.

27 Nis 2022

Fotoğraf: Kerimcan Akduman

YAZARLAR

Kerimcan Akduman

Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta

Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.

İLGİLİ OKUMALAR