Toplumu hafızasızlıkla suçlarken: ‘Anında tepki, anında kanaat’ zincirinden çözüm çıkar mı?

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Time dergisine göre 2024’ün en iyi icatlarından biri Yondr isimli bir telefon kesesiydi. Önemli bir ihtiyaç üzerine geliştirilmiş çok basit bir icattı bu. Hatta o kadar basit ki, “Ne var bunda, bunu ben de icat ederdim” diyebilirsiniz. Fikir şu: Okul, konser, tiyatro, toplantı gibi telefonların ait olmadığı mekanlara girerken telefonunuzu bu kesenin içine atıp kilitliyorsunuz. Telefonunuz etkinlik ya da ders saati boyunca yanınızda oluyor ama kesenin kilidi açılmıyor. Etkinlik sonunda bir manyetik alana dokunuyorsunuz ve kilit açılıyor. Böylece telefonunuzu hiç yanınızdan ayırmadan dikkat dağıtıcı ve çevreyi rahatsız edici etkilerinden uzaklaşmış oluyorsunuz.
Çok canımızı yakan otel yangını felaketinden sonra, sosyal medyaya bakınca içimden geçirdim: Keşke böyle felaket anlarında telefonları böyle bir keseye atsak ve derli toplu, özenli yavaş gazetecilik örnekleri olgunlaşıp çıkana kadar da açmasak. Elbette bu imkansız. Geldiğimiz noktadan dönüş yok gibi. Zaten Yondr da bunun için değil, ağırlıklı olarak okullarda yaşanan sorunlar üzerine yapılmış bir icat. Üreticisinin iddiasına göre 35 ülkede milyonlarca öğrenci tarafından da kullanılıyormuş.
Her şeyin o an yaşandığı 'sonsuz döngü'
Aposto’dan Enes Köse’nin Bolu’daki otel yangınından sonra çok net özetlediği gibi bir sonsuz döngümüz var. Felaket anlarında daha kurtarma faaliyetleri bile bitmeden algı çalışmaları başlıyor. Her şey o an yaşanıyor ve o an sonuçlandırılması gerekiyor. Karşı koyamadığımız bir, "anında her şeyi bilme isteğiyle" dolup taşıyoruz. Sonra ne mi oluyor? Bunu hızla geçiyor ve sıradaki felaketinden ne olacağından habersiz biçimde sürükleniyoruz.
Bu sadece bizimle değil, kullandığımız araçlarla da ilgili
Türkiye’nin öznel şartları, ihmaller, alınmayan sorumluluklar, gerçekten cezalandırılmayan sorumlular ve elbette her kritik anda gelen dayanaksız yayın yasağı kararları.
Hepimiz farkındayız: Bunların tamamı ve fazlası var ve sadece o an öfkelenip, üzülüp geçilmeyecek kadar önemliler. Öyle olmuyor. Bunu sadece toplumun hafızasızlığıyla açıklayamayız. Bu yüzden bence toplumu hafızasızlıkla suçlayıp durmak çok anlamlı değil. Çünkü, bu aynı zamanda içinde olduğumuz medya ekosistemiyle ilgili. Daha doğrusu, kullandığımız araçlarla ilgili.
Felaket kaydırmasından merhamet yorgunluğuna
Yazının girişinde söz ettiğim kesenin mucidi Dugoni, Big Think’e verdiği röportajda konuyu tam da buraya getiriyor. Filozof Marshall McLuhan’ın (1911-1980) “Medium is the message” (Araç iletidir ya da ortam mesajdır) çıkarımını hatırlatıyor.
McLuhan’ın daha internet öncesinde televizyon çağında yaptığı bu çıkarım, bugünün dünyası için de fazlasıyla geçerli. Kullandığımız iletişim araçlarının, mesajın kendisini de şekillendirdiğini anlamadan yol almak bugün de zor. Olaylar gerçekleşir gerçekleşmez her yandan, teyit edilmemiş bilgi, görüntü ve görüş yağıyor. Duygusallık, mantık, öfke, itidal, teyitli bilgiler hepsi birbirine karışıyor. Bilgiyi tek bir haber formunda derli toplu aldığımız zamanları unuttuk. Bu paramparça akışı zihnimizde birleştirmeye ve sindirmeye çalışıyoruz. Felaket kaydırmasından (doomscrolling) bir travmatoloji kavramı olan merhamet yorgunluğuna kadar gidiyor bu süreç. Olayı tüketme hızı ve yoğunluğu bu kadar kısa bir âna sıkıştırılınca, kopuşumuz da o kadar hızlı oluyor.
Birden her şeyle ilgilenmek ve aynı anda hiçbir şeyle ilgilenmemek
Dugoni’nin icadını anlatırken değindiği diğer filozof Soren Kierkegaard. Sözü, Kierkegaard’ın matbaanın toplumsal etkilerine dair analizine getiriyor. Bu analizdeki “herkesin ve hiç kimsenin aynı anda izleyici haline geldiği ‘hayalet halk’ kavramı” önemli. Çünkü Kierkegaard bu kavramla çağımızın sosyal medya dinamiklerini çok önceden seziyor. İnsanların birden "her şeyle ilgilenip aynı zamanda hiçbir şeyle ilgilenmez hâle geldiğini" tespit ediyor.
Nihayetinde evrensel anonim bir izleyici kitlesine doğru kayış, hesap verebilirlik ve ılımlılık doğurmuyor. Gustave Flaubert ve Jorge Luis Borges gibi ünlü yazarların gazete fikrine karşı çıkışı, Stefan Zweig’in daha 1930’larda yazdığı Dünün Dünyası kitabında her şeyden anında haberdar olmanın yarattığı travmadan söz edişi de bu kapsamda ele alınabilir. Üstelik şu anda gazete, radyo ya da televizyondan çok daha yüksek frekanslı, herkesin aynı zamanda yayıncı olabildiği bir medya ekosisteminin içindeyiz. Her şeyimizle “hemen şimdi”nin içine sıkışmış durumdayız.
Her şeyi ‘o âna’ sıkıştırmak ve ‘ânı kurtarmak’
Umutsuzluğa sürüklemek istemem ama bana kalırsa, bu kısırdöngüden çıkmanın yolu, sadece kendimizle ya da bu toplumla ilgili değil. Bunun bir nedeni de her şeyi o âna sıkıştıran aşırı iletişim baskısı. Günümüzde siyasetçiler başta, herkes için iletişim bir araç değil, amaç hâline geldi.
Bir olay gerçekleştiğinde, “Ne yapacağız?” sorusundan önce, “Ne diyeceğiz, ne yazacağız?” sorusu akla geliyor. Bir olayı anlamaktan önce anlatma telaşına düşmenin bir sonucu var. Herkesin elinde her an iletişim yapacağı bir aracın olması, bütün sistemi “ânı kurtarmaya” endeksliyor. Sistem de zaten çürümüşse bu Türkiye’deki gibi daha ağır sonuçlar veriyor. Buradan da işte derli toplu bir çözüm çıkmıyor.
Anında öğrenip, anında paylaşınca rahatlıyor olabiliriz, kendimizi çözümüzün parçası sayıyor olabiliriz, hatta bazen kısmen çözüme katkı da sağlıyor olabiliriz ama bu hiçbir zaman sürekli olmaz. Evgeny Morozov’un sosyal medyanın ilk yıllarında işaret ettiği "sanal ağ yanılsaması" kavramını da bu bağlamda hatırlayalım.
Bu döngüden çıkış var mı?
Buradan bir çıkış arıyorsak her felaket anında yükselen toplumsal öfkenin bir çözüm getireceğini hayal etmekten vazgeçmeliyiz. Türkiye’nin kendine özgü sistemsel sorunlarının olduğu açık. Fakat olayı sadece buradan ele almak eksik bir yaklaşım. Felaket anlarında bunları dillendirip isyan etmenin, paylaşmakla yetinmenin bir çözüm olmadığı ortada. Bu saatten sonra, telefonları Dugoni’nin kesesine atmaya da kimseyi ikna edemeyeceğimize göre başka bir çözüm aramalıyız. O da “Ne yazacağız, ne paylaşacağız?” sorusundan önce veya en azından onunla eşzamanlı olarak “Ne yapacağız?” sorusunu sormaktan geçiyor olabilir. Bunu hep birlikte sorduğumuzda gerçekten bir şeyler değişebilir. Belki bu döngüden çıkmanın yolu da budur.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Alan
Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





