Yağmur… Artık sonbahar geldi, sayılı günlerdeyiz

Havanın sertleştiğini hissedenler tatil günlerini kahvelerde, kıraathanelerde geçirmeye başladılar. Bilardo masalarının etrafı kalabalıktan geçilmez hâle geliyor.

9 Ekim - İBB Kültür AŞ - İstanbul
İBB Kültür AŞ ile birlikte

İstanbul'un kültür arşivi sergilerle şehirde Bir Zamanlar İstanbul sergisi, 2022 6 Ekim - 16 Ekim tarihleri arasında beşinci edisyonuyla şehre yayılan fotoğraf festivali 212 Photography Istanbul , İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirak şirketlerinden Kültür AŞ iş birliğiyle şehri de festivalin bir parçası hâline getiriyor. Neler var? Festival kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi arşivinde yer alan, Faik Şenol ’un insan ve şehir manzaralarına odaklanarak İstanbul’un gelişim ve değişimini belgelediği fotoğraflarının bir araya geldiği Bir Zamanlar İstanbul sergisi, Taksim Sanat ’ta ziyaretçilerini nostaljik bir İstanbul kesitiyle buluşturuyor. Akaretler’de ziyaretçilerini bekleyen Kayıttayız sergisi, Kültür AŞ Genel Müdürü Murat Abbas , Kanat Atkaya ve Burak Sülünbaz ’ın plak koleksiyonlarından yola çıkarak müziğin görsel tarihinden kareleri ve hikâyeleri sanatseverlere ulaştırıyor. Kültür AŞ iş birliğiyle şehre yayılan sergiler hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsin.

Daha fazlasını öğren

Mehmet Selahattin, 6 Ekim 1928

Aylardan beri susuzluktan çatlayan topraklarda yalancı bir baharın şenliği var. Soğuk, damlalar halinde… Kesik kesik yağmur düşüyor. Bu yağmur yazın gelici geçici yağmuru değil.

Sarı bir ay çiçeği gibi doğan sonbahar güneşi kurşun renkli bulutların arkasından ne hazin bakıyor! Sokaklarda mini mini göç levhaları… Manda arabaları içinde ev eşyaları taşınıyor… 

Karşımdaki evin kapısında bir yığın aylak ıslak odun görüyorum ve pencerelerden sarkıtılan halılardan anlıyorum ki mahallede kışa hazırlık var.

Evet, haberiniz var mı ey okurlar! Kış geliyor! Hem nasıl? Orasını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Şimdiden odunun çekisi beş yüze çıkmış diyorlar. Kömür derseniz tam manasıyla ateş pahası! Allah yalnız fakir fukaraya değil cümlemize yardım etsin deyip geçelim!

***

Bu dakikada hava yine açtı. Aldatıcı bir güneş var. Tramvaya binip Fatih’e kadar gidiyorum. Ve işte Fatih! Tramvayların birbiri arkasına takılıp zincir oluşturdukları meydanda kımıldaşan kalabalık arasına karışıyorum. Yüksek bir binanın alt katında üzerindeki yazılar okunmayacak derecede silinmiş bir levha dikkatimi çekti. Baktım, güçlükle okudum: 

“Fatih Merkez Pasta ve Birahanesi”

Şimdi burada ıspanak ve pırasa satıyorlar. O sırada tanıdıklardan bir zatla karşılaştık. Sordum:

“Demek burada bir birahane vardı evvelce?” 

Yüzüme baktı ve güldü:

“Vardı. Niçin kapandığını merak ettin galiba. Azizim hiç Fatih’te birahane yaşar mı?”

“Niçin?”

“Kimse gitmez de ondan. Hem şıra ne güne duruyor azizim?”

Yirmi gün bir kap içinde kalsın da bak! İki bardağı içen eski Mevlevi dervişleri gibi yerinde fırıl fırıl dönmeye başlar.

O sırada nazarlıkları kulakları hizasından püskül gibi sarkan beyaz nakiyeli birkaç çocuk belirdi. Bir arabacı ile pazarlık ediyorlardı. “Bunlar da kim?” diye soracak oldum. Hayretle yüzüme baktı.

“Fatih’e çoktan beri gelmiyorsun galiba? Bunlar sünnet çocukları. Analarından izinsiz dolaşır dururlar. Akıllarına eserse bir arabaya binip Edirnekapı’ya kadar gittikleri olur. O zaman sen analarındaki telaşı seyret!”

Sıra dükkânların önündeyiz. Örümcek ağları içinde iştahımı kapayacak nice nice şeyler var: Bayat ciğer kavurmaları, dilim dilim hazırlanmış yumurtalar… Sonra kapının önünde birisi:

“Buyrun efendim, buyrun!”

Saraçhane başına doğru yürüyordum. Bedava tarafından bol bol almaya alışanlar ortada boş bir sıra bırakmamışlar. Kalabalığın çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Abidenin etrafında geniş bir halka halinde toplanmışlar. Teklifsizlikte bir derece daha ileri gidenler sırt üstü uzanmış horul horul uyuyorlar. Siyah çarşaflarının etekleri çamur içinde iki babayani kadın bu manzarayı görünce canları sıkıldı: 

“Hanım, şu dünyada ne edep kaldı ne terbiye! Şu herifin aygır gibi yatışına bak! Tüh Tüh! Allah müstehakını versin! Geldiğime de geleceğime de pişman oldum!”

Birisini bekler gibi sık sık saatine bakan iki dirhem bir çekirdek, çıtı çıtı bir bey aşağı yukarı dolaşıyor. Ötede çorapları şurasından burasından yamalı bir sürtük tencere isi rengini alan gözleriyle nerede bir ayak patırtısı işitse hemen dönüp bakıyor. Nihayet aradığını buldu. Sarsak sarsak yürüyen yağlı elbiseli bir herifti bu.

Yengeç gibi yanpuru yanpuru yaklaştı. Göz göze geldiler. Kadında bir yılışma, erkekte bir sırıtma. Derken ahbap oldular. Tütün kutusu ortaya kondu. Sigaralar yakıldı ve karşılıklı olarak ateşler alınıp verildi. Oh, gel keyfim gel!

***

Parktan az ileride sıra kıraathaneler başladı. İlk rast geldiğime giriyorum. Ortada büyük bir bilardo var. Etrafında çepeçevre toplanan bir meraklılar kafilesi oyunculara nefes aldırmıyorlar. 

“Neye ispontiden yapmadın? İşte böyle olur!”

“Eyvah sota düştü!”

“Eldeki ıstaka bir işe yaramıyor değiştir. Şunu yahu!”

“Oradan zor görürsün, şu taraftan oyna!”

Bu esnada karşı köşeden tavla pullarının şakırtısı, iskambilcilerin kaba kaba şakaları, “Kesme iki, kahve ağır olacak!” sesleri işitiliyor. 

Kahvehaneden çıktım. Şehzadebaşı’na doğru yürüdüm. Koltuğu altında bir sürü kitap, herifin biri avazı çıktığı kadar bağırıyor:

“Hikâyeler, romanlar, şiirler!”

Bir çocuk grubu kitapçının etrafını aldı. Hepsi bir şey sormaya başladı. İlerideki bir lokantanın kapısı önünde şöyle bir levha gözüme ilişti: “Verilecek suyumuz sırmakeştir.” Zinhar gaflet olunmaya demek istiyor.

Bir çocuk benimle beraber ilanı okuduktan sonra “Mutlaka yemekleri sade suya yapıp üstüne buz gibi Terkos dayayacaktır.” dedi.

Şehzadebaşı mıntıkasındayım. Kırmızılı, yeşilli kağıtlarla karnaval balosu verilen bir bar gibi süslenen eğlence binaları önünde birer dakika duruyorum. Ooo baksanız a! Gala program gecesi varmış burada. Sonra çeşitli oyunlar; misin sokağı cinayeti, bakırcı devesi gibi… Ve biraz ileride kırk yıllık şeritleri fevkalade program niyetine sunan sinemalar: “Kadından korkmayan kim?”

İşte bir soru ki hiç kimse ben diyemez. Kılıbıkların bu kadar çoğaldığı devirde kadından korkmayan kim var? Ben de bir sinemaya gideyim diye düşündüm. Tabii oyun seyretmek için değil, seyredenleri seyretmek için. Programda büyük harflerle ilan edilen sekiz kısımlık komiğin en tatlısı. Birkaç adım ve ötemde cereyan ediyordu. 

İki deligöz genç sarışın bir kızı ortalarına almışlar sarkıntılık ediyorlardı. İş ayyuka çıktı. Arkadan gün görmüş bir ses kıs kıs gülüyordu:

“Evlatlar! İki karpuz bir koltuğa sığmaz diye biliriz. Sahneyi birinden birinin terk etmesi lazım gelirdi.” 

Meğer kızcağız ortak mallardan değilmiş. Öteki fuzulen sahip olma iddiasında bulunuyormuş. Oyunun yarısında kıza sarkıntılık eden homurdanarak arkadaşından ayrıldı. Fakat bir saniye sonra öteki de arkasından fırlamaz mı! Dışarıda mutlaka birbirlerine girmişlerdir.

Sinemada çok geçmeden ikinci bir komedi başladı. Fakat bu komedi de öteki gibi perdede değil sıraların arasında, tabir-i caizse kulislerde cereyan ediyordu. Evvela ansızın müthiş tehditkâr bir ses duyuldu: 

“Hayvan herif!”

Öteki bu hitaba telaşını göstermemeye çalışarak pek süklüm püklüm bir tarzda karşılık verdi:

 “Ne var, ne oldu canım?”

“Dışarı çıkalım da görürsün ne olduğunu!”

Fakat bu ikinci komedi pek esrarengiz safhaları içerecekti ki kimse fikrini beyan etmedi. Yalnız lambalar yandığı zaman bir saldırıya uğradığı ihtimali galip olan şahıs karşısında ricakâr bir tarzda ellerini ovuşturan adama hiddetli hiddetli bir şeyler söylerken gördük. Her lafın sonu şöyle bitiyordu:

“Ben sana gösteririm!”

Dışarı çıktıkları zaman o göstereceği şeyi gösterdi mi bilmem!


* Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Yazarın yaklaşık yüz yıl önceki yazısında geçen cinsiyetçi ifadeleri dönemin erkek egemen ve cinsiyetçi medya dünyasını yansıttığı için  kaldırmadık.

** Bu yazı Osmanlıcadan günümüz Türkçesine Göktuğ İpek tarafından çevrilmiştir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

1920: 4 yıl sürecek içki yasakları başladı!.. #50

fatih'te birahane, 20'lik, men-i müskirat kanunu, balolar, silent disco, burčák, türk bilardosu, sinyor kastelyaço, bisikletler için trafik ruhsatı

11 Eki 2022

İBB Kültür AŞ ile birlikte
1920: 4 yıl sürecek içki yasakları başladı!.. #50

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR