Başka türlü bir göç hikayesi: Geleceğin şehirleri kimler için kuruluyor?

Geleceğin şehirleri kimler için kuruluyor? Ve kimler bu geleceğin dışında bırakılıyor? Frensiz giden bir dünyada, direksiyonun kimin elinde olduğuna ve dışlanma süreçlerine dair sorular sormak hâlâ mümkün.
Başka türlü bir göç hikayesi: Geleceğin şehirleri kimler için kuruluyor?

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

2025 yılının sonunda TIME dergisi, alışıldık geleneğini bir kez daha bozdu. “Yılın Kişisi” bu kez tek bir isim değildi; bir grup insandı. Ama sıradan bir kolektif de değil: "Yapay Zekanın Mimarları." Kapakta Jensen Huang, Mark Zuckerberg, Elon Musk, Sam Altman gibi isimler yan yana oturuyor. Sanki yeni bir çağın kurucu babaları gibi... TIME’a göre 2025’te dünyayı en fazla etkileyenler bu insanlardı.

Ama asıl dikkat çekici olan, derginin seçimini gerekçelendirirken kullandığı dil oldu. TIME, yapay zeka etrafındaki “etik,” “sorumlu kullanım”, “insan merkezlilik” tartışmalarının neredeyse artık gündem dışı kaldığını söylüyor. Artık yeni bir evredeyiz: “Tam gaz, frensiz, yüksek oranda otomatikleşmiş ve son derece belirsiz” bir geleceğe doğru gidiliyoruz. Direksiyon başında ise, demokratik bir denetime tabi olmayan dar bir teknokratik elit var.  

Bu anlatı hepimize çok tanıdık gelebilir. Çünkü bu yalnızca teknolojik bir atılım hikayesi değil; gücün nasıl yoğunlaştığına dair bir tespit. Yapay zeka, burada yalnızca bir araç değil; ekonomik, siyasal ve mekansal bir yeniden yapılanmanın anahtarı olarak da okunabilir. Önümüzdeki dönemde bu tür anlatıların çoğaldığını görmek pek de şaşırtıcı olmaz. 

Dijitalden coğrafyaya: Gücün yeni mekan arayışı

Nitekim geçen günlerde Financial Times’ta Hannah Murphy’nin kaleme aldığı uzun bir yorum-haber, bu hikayenin bir sonraki perdesini aralıyordu. Habere göre, yapay zeka devrimini sırtlayan teknoloji elitleri artık yalnızca dijital dünyayı değil, fiziksel mekanları da yeniden tasarlamak istiyorlar. Üstelik bunu, mevcut devletlerden ve demokratik kurumlardan “çıkış” yaparak gerçekleştirmeyi hedefliyorlar.  

Sam Altman, Peter Thiel, Marc Andreessen gibi isimlerin desteklediği girişimler, “kâr amaçlı özel şehirler”, “network state”ler, yarı özerk bölgeler kurma fikri etrafında şekilleniyor. 

  • Temel motivasyon oldukça açık: düzenlemelerden, vergilerden, işgücü hukukundan ve seçmen baskısından azade alanlar yaratmak. Kısacası, demokrasinin maliyetlerinden kurtulmak.

Bu fikirlerin en sistematik savunucularından ve yatırımcılarından biri Pronomos Capital’in kurucusu Patri Friedman. (Patri bilin bakalım kimin torunu?) Start-up’lar ve internetten ilham aldığını söyleyen Friedman’a göre şehirler, şirketler gibi yönetilmeli. Yurttaşlık bir hak değil, bir sözleşme meselesi olmalı. Beğenmezseniz çıkarsınız. Şehirlerin yönetimi seçilmişlere ve meclislere değil, yatırımcılara ve onların atayacağı yöneticilere ait olmalı. 

Friedman, bütçenin vergi, kira ve servis ücreti karışımı getirilerden sağlanacağı bu modelin demokratik olmadığını da inkar etmiyor. Ama sonuçta bu modelin yoksul ülkeler de dahil herkes için faydalı olacağını iddia eden Friedman, şu sıralar Afrika’da 8 ülkede girişimlerini hayata geçirebilmek için temaslarda bulunuyor. 

Bu vizyonun en somut örneği Honduras’taki Próspera. Düşük vergiler, kendi işgücü kuralları, kendi tahkim sistemi… Bitcoin de kabul edilen para birimlerinden biri. Bir tür çağdaş şirket-feodalizmi olarak değerlendirilebilir. Üstelik Honduras hükümeti bu yapıyı geri almak istediğinde, Próspera devleti uluslararası tahkime verip milyarlarca dolarlık tazminat talep edebiliyor. Egemenlik tersine dönmüş durumda.

Yeni bir heves mi, eski bir proje mi?

Bu noktada bir durup şunu sormak gerekiyor: Bunlar gerçekten yeni mi? Yoksa yeniymiş gibi dursa da aslında uzun bir tarihsel hattın devamı mı?

Son zamanlardaki favori yazarlarımızdan Quinn Slobodian’ın Crack-Up Capitalism: Market Radicals and the Dream of a World Without Democracy kitabı tam da bu soruya cevap veriyor. Slobodian’a göre bugün konuştuğumuz özel şehirler, serbest bölgeler, charter city’ler; kapitalizmi demokratik siyasetin “tehditlerinden” korumak için geliştirilen çok daha eski bir düşünsel geleneğin parçası. 

Bu noktada Quinn Slobodian’ın bir önceki kitabı Globalists’te kurduğu daha uzun erimli çerçeveyi de hatırlamak gerekiyor. Daha önce de bültenimizde ayrıntılı olarak tartıştığımız gibi, Slobodian’a göre neoliberal düşüncenin derdi hiçbir zaman “devleti küçültmek” ya da “piyasayı serbestleştirmek” gibi soyut ilkeler değildi; asıl mesele, sermaye için mümkün olduğunca sınırsız bir dünya yaratmaktı

  • Ve bu hikaye Milton Friedman’la ya da 1980’lerle de başlamadı. Slobodian, neoliberalizmin entelektüel köklerini Viyana Okulu’na, özellikle de Hayek ve çevresine kadar geri götürür. 

Bu gelenek için en büyük kırılma, sömürge imparatorluklarının çözülmesiyle yaşandı. Anti-kolonyal hareketler, sermayenin önünde ilk büyük yapısal sınırı oluşturdu: Artık “emperyalistlerin elinde sınırsız bir dünya” yoktu; ulusal sınırlar, egemenlik iddiaları ve bağımsız devletler vardı. Bir yandan da işçi hareketleri ve demokratikleşme dalgaları geliyordu; sosyal haklar, sendikalar, refah devleti ve yeniden dağıtım mekanizmaları sermayeye ikinci bir sınır çizdi. Slobodian’a göre neoliberal tahayyül tam da bu yüzden hep bir “kaçış” fikri etrafında şekillendi: Sınırların, demokrasinin ve sosyal taleplerin dışına çıkmak. 

Slobodian, Hayek’s Bastards’ta bu hattı daha da ileri götürerek Soğuk Savaş sonrası dönemin herkes tarafından “zafer” olarak kutlanmasına rağmen, neoliberal dünyanın içinden yükselen derin bir hoşnutsuzluğu anlatır. Regülasyonların hâlâ var olmasından, feminist hareketlerin, çevre mücadelesinin ve ırkçılık karşıtı kazanımların sermayeyi “fazla bağlamasından” rahatsız olan bir damar hep oradaydı. 

Bugün Trump’ın etrafında “doğal eşitsizliklere” inanan, hiyerarşiyi ve güç asimetrilerini kaçınılmaz gören figürlerin toplanması bu yüzden şaşırtıcı değil. Özel şehirler, zone’lar ve frensiz teknoloji anlatıları, bu uzun neoliberal rüyanın güncel versiyonları olarak da görülebilir hâliyle.

Küreselleşmenin öteki yüzü: Bütünleşme değil, parçalanma

Slobodian’ın bu iki kitabıyla yaptığı en önemli hamlelerden biri de, bizi küreselleşmeye dair yerleşik anlatıyla yüzleştirmesi. Uzun yıllar boyunca küreselleşme, sınırların eridiği, dünyanın giderek “bütünleştiği” bir süreç olarak anlatıldı. Oysa Slobodian’a göre bu hikaye oldukça eksik. 

  • Küreselleşme sadece entegrasyon değil, aynı zamanda parçalanma (fragmentation) süreciydi. Serbest ticaret anlaşmaları, serbest bölgeler, offshore finans merkezleri, özel tahkim rejimleri ve yarı özerk şehirler; ulusal sınırların ortadan kalkmasından çok, seçici biçimde delinmesini ifade ediyordu. 

Hong Kong’un Çin içinde ayrı bir hukuki evren olarak kurgulanması (kaçış/çıkış fantezilerinin en gözde ve en model mekanlarından birisi Hong Kong bu arada!), NAFTA sonrası yatırımcı-devlet tahkim mekanizmalarının ulusal mahkemelerin yetkisini aşması ya da günümüzde dijital platformların vergi ve iş hukuku rejimlerinin dışına taşması bu mantığın farklı tezahürleri. Yani küresel kapitalizm, herkesi aynı kurallara tabi kılan düz bir alan yaratmadı; aksine, farklı aktörler için farklı kuralların geçerli olduğu yamalı bir dünya üretti. 

  • Slobodian’ın asıl rahatsız edici tespiti de burada yatıyor: Bugün özel şehirler, “zone”lar ve çıkış fantezileriyle karşılaştığımız şey, küreselleşmenin sapması değil; başından beri içinde taşıdığı ayrıştırıcı mantığın açığa çıkmış hâli.

Slobodian, bu yapıları Crack-Up Capitalism kitabında “zone” kavramıyla analiz ediyor. Bölgeler… Ulus-devletin dokusunu delik deşik eden, onu içeriden parçalayan istisna alanları. Bu bölgelerde ortak bir mantık var: Sermaye için azami özgürlük, emek için asgari hak; siyasal katılımın askıya alınması; hukukun yatırım lehine yeniden yazılması.

Kitapta Hong Kong’dan Singapur’a, Dubai’den serbest limanlara uzanan geniş bir coğrafya var. Ama asıl dikkat çekici olan, bu projeleri savunan zihniyet. Ulus-devleti hantallaşmış, yozlaşmış, “halk tarafından rehin alınmış” bir yapı olarak gören; çözümü ise şirketlerin yönetimine duyulan hayranlıkta bulan bir dünya görüşü. Slobodian’ın ifadesiyle, bu hayranlık zamanla “tuhaf bir feodalizm kültü”ne dönüşüyor: Özel ordular, şehir devletleri, şirket-egemen topraklar… 

Slobodian ayrıca, devletin tamamen ortadan kaldırılmasını savunan anarko-kapitalist düşüncenin de bu zone hayallerinin entelektüel arka planında önemli bir yer tuttuğunu; mülkiyetin, güvenliğin ve hukukun dahi piyasa ilişkileri üzerinden örgütlenebileceği fikrinin uzun süredir bu çevrelerde dolaşımda olduğunu hatırlatıyor.

Macera kapitalizmi ve liberter çıkışın uzun tarihi

Cornell Üniversitesi tarihçisi Raymond Craib, Adventure Capitalism adlı kitabında bu “çıkış” arzusunun izini daha da geriye götürüyor. Craib’e göre, özel bir ülke kurma çabaları yeni değil; 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl ortalarından itibaren imparatorlukların çözülmesi ve dekolonizasyon süreçlerine paralel olarak Afrika, Pasifik'teki adacıklar, Kuzey Denizi de dahil olmak üzere dünyanın bir çok yerinde özel sözleşmeler ve girişimler yoluyla "özel cumhuriyetler" kurma yolunda çok örnek var… 

Craib de kitabında bu örnekleri inceliyor. Ona göre bu projeler, sanıldığı gibi devlete düşman değil. Aksine, devletle ilişkinin yeniden tasarlanması üzerine kurulu. Yargı yetkisi alışverişi için devlet zayıf olacak, ama sermaye için güçlü kalacak. Bu liberter projeler genellikle toplumsal eşitsizlikten ziyade bireysel mülkiyet haklarını ve özgürlüğü önceliklendiren bir ideolojiye dayanıyor.

Craib’in verdiği en çarpıcı örneklerden biri kitabının giriş paragraflarında anlattığı 1972’de kurulan Minerva Cumhuriyeti. Kurucusu Michael Oliver, gümrük vergilerinden ve düzenlemelerden kaçmak için “kiralık bir devlet” yaratmak istemiş, bir resifin üzerine kum yığarak karaya dönüştürdüğü bu araziye bir bayrak dikmiş ve Minerva Cumhuriyeti'nin doğumunu ilan etmiş. Craib projenin kısa sürede çöktüğünü, ama fikrin kaybolmadığını söylüyor. Bugünkü özel şehir girişimleri, o hayalin güncellenmiş versiyonları olarak görülebilir. 

Bu süreklilik önemli. Çünkü bize anlatılan hikaye genellikle şu: “Teknoloji çok hızlı gelişiyor, eski kurumlar buna ayak uyduramıyor.” Oysa Craib ve Slobodian’ın gösterdiği şey farklı: Sorun hız değil; bilinçli bir kaçış stratejisi.

Bu çerçeve Türkiye’ye bakarken de tanıdık geliyor. Serbest bölgeler, organize sanayi bölgeleri, özel teşvik rejimleri, kamu-özel sektör işbirliğiyle hayata geçirilen mega projeler ve bu projelere eşlik eden özel hukuk düzenlemeleri, uzun süredir ülkenin ekonomik ve mekansal manzarasının parçası. Buralarda çoğu zaman farklı vergi rejimleri, esnetilmiş işgücü kuralları, hızlandırılmış kamulaştırma süreçleri ve sınırlı yargı denetimi devreye giriyor. 

Bütün bunları görünce hâliyle insan soramadan edemiyor: Ulusal hukukun ve demokratik denetimin “geçici olarak askıya alındığı” bu istisna alanları, gerçekten kalkınmanın zorunlu araçları mı, yoksa sermayenin hareketini kolaylaştırmak için yaratılmış kalıcı kaçış kanalları mı? Slobodian’ın anlattığı zone mantığı, bu tür düzenlemelere yalnızca teknik ekonomi politikaları olarak değil, egemenliğin parçalanması ve yeniden dağıtılması olarak bakmamızı öneriyor. 

Belki de asıl mesele, Türkiye’de bu istisnaların ne kadar “istisna” kaldığı ve giderek bir yönetim tarzına dönüşüp dönüşmediği sorusunda yatıyor.

Kimin için istisna?

TIME’ın “Yapay Zekanın Mimarları”nı alkışladığı, Financial Times’ın özel şehirleri “yeni bir trend” olarak sunduğu bu dönemde, ortada net bir tablo var: Güç yoğunlaşıyor, denetimden kaçıyor ve mekansallaşıyor.

Bu hikayede istisna bölgeleri var. Ve bugüne kadar gördüklerimiz, bu bölgelerin neredeyse istisnasız biçimde sermaye lehine, emek aleyhine çalıştığını gösteriyor. Oysa asıl ihtiyacımız olan, başka türden istisnalar. Yapay zekanın hızına ve sermayenin kaçış refleksine karşı; emeği, sosyal hakları ve demokratik hesap verebilirliği koruyan istisnalar ve istisna alanları. Kârın değil, kamunun önceliklendirildiği; verimliliğin değil, yaşamın merkezde olduğu politikalar.

Geleceğin şehirleri kimler için kuruluyor? Ve kimler bu geleceğin dışında bırakılıyor? Frensiz giden bir dünyada, direksiyonun kimin elinde olduğuna ve dışlanma süreçlerine dair sorular sormak hâlâ mümkün. Ama bu soruları sormazsak ve bu soruların peşinde mücadele olanaklarını yaratmaya çalışmazsak cevabı başkaları bizim yerimize verecek

Önümüzdeki haftalarda bu sorunun peşinden gitmeye devam ederken yönümüzü günümüzün en akut meselelerinden konut sorununa ve barınma hakkına çevireceğiz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

🚪 Frensiz gelecekler ve çıkış arayan elitler üzerine

Şehir kurma ve yeni mekanlar yaratma hevesiyle yeni sağın entelektüel dünyası arasındaki bağlantıya bakıyoruz. Yapay zekadan kâr amaçlı özel şehirlere uzanan bu hikayenin temelinde sermayenin, demokrasinin sınırlarından çıkma arzusu var.

14 Ara 2025

🚪 Frensiz gelecekler ve çıkış arayan elitler üzerine

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR