Yazın Güzel Günlerine Hasret Kaldık
Mehmet Selahattin, 22 Aralık 1928
Nerde o cuma günleri ki insan biraz nefes almak ihtiyacını hisseti mi her yarım saatte bir kalkan vapurlardan birine atlar, göğsünü püfür püfür esen rüzgâra vererek sigarasını tüttürür ve kâh yanındaki ile diz dize yahut karşısındaki ile kalp kalbe şöyle yarım saat kadar tatlı, emin, müsterih bir deniz seyahati yapar! Mesela Sarıyer’in sularına yahut Beykoz’un Kaymakdonduran’ına. O da olmadı mı daha yakında Bebek’e kadar uzanır, güler, yer, içer, iç açacak, göz dolduracak simalar seyreder. Sonra da zevkli bir gün geçirdiğine kani, ağır ağır evine dönerdi.
Nerde o yaz cumaları ki herkes kırda, bağda ve su kenarındadır! Kumsallarda bizi bir bakışla esir edip ateşten gömlek giydiren çıplak melekler dolaşır, ağaç altlarında ateşli bir çift kumru gibi birbirlerinin dudağında asılı kalanlar manzarası içimizi gıcıklardı.
İşte bakınız, bugün de günlerden cumadır. Fakat hani o sere serpe dolaşanlar? Hani nereye gitti o ince tül elbise altında hararetten şikâyet eden nazeninler? Belki o nazeninlerden çoğu yine meydandadır, fakat tül yerine kürklere bürünmüşler. Yelpaze sallayan elleri de şimdi nasıl mini mini bir şemsiyenin topuzunu tutuyor.
***
“Kah kah kah! Nasıl olur canım beni tanıyamazsınız?”
“Vallahi tanıyamadım Hamfendi!”
“Kah kah kah! Bir türlü inanmıyorum!”
“Neye?”
“Beni tanımamış olmanıza. Canım düşününüz bir kere.”
“Çok düşündüm ama hâlâ keşfedemiyorum.”
“Kah kah kah! O halde durun da ben söyleyim.”
“M. Bey’in kızı F.”
Ancak şimdi ayaklarım suya ermişti. Karşımda bütün olgunluğuyla duran bu güzel kadını ben çok zaman evvel fakat pek yakından tanıyordum.
“F.! Sen ha? Âdeta gözlerime inanamayacağım geliyor. Sensin ha!”
Bu konuşma son derece güzel giyinmiş bir kadınla Beyoğlu’nda, meşhur bir pastacının kapısı önünde cereyan etti. O pastacıdan çıkıyordu, ben tesadüfen sadece oradan geçiyordum. Hayretle ona bakıyorum, ben görmeyeli ne kadar değişmiş! Söz söyleyişi bile başka. İkide bir tuhaf tuhaf süzülüşler, yapmacık, özencik hareketler yapıyor. Sırtındaki muhteşem tilki kürküne, kolunda şakırdayan bileziklere, parmağındaki platin üstüne oturtulmuş tek taş yüzüğe bakarak içimi çektim: Zavallı, düşmüş!
Fakat o hâlinden hiç de şikâyet etmiyordu. Bilakis o kadar neşeliydi ki ben kendi pısırıklığımdan utandım. Ayrılmak üzere elimi uzatırken sordu:
“Nereye gidiyorsun?”
“Hiç, şöyle bir dolaşıp dönecektim.” dedim.
“Bize gelir misin?”
“Size mi?”
Bilmem neden bu sorum gücüne gitti.
“Yoksa sen beni yersiz yurtsuz takımından mı zannettin?”
Estaf demeye kalmadan kolumdan çekildiğini hissettim. Biraz sonra da kendimi onunla karşı karşıya muhteşem bir otomobil içinde buluverdim. Üç dakka geçmeden otomobil durdu. Pangaltı civarında yüksek bir apartımanın ikinci katında oturuyor. Beni dairesine götürdü. Kabul günüymüş. Japonez çay takımı ortada, küçük bir masada ve etrafında dudakları doğal haddinden çok fazla kırmızı üç dört monden hanım.
Kapının önünde şapırtılı bir sesle kucaklaşırken onları ayrı ayrı incelemeye vakit buldum. Bir kere hepsi de yaşlarından çok fazla görünüyorlardı. Süs onları âdeta vaktinden evvel ihtiyarlatmıştı.
Çay içtiler, bana da verdiler. İkinci fincanı teşekkürle iade ederken F. Hanımefendi’nin aklına geldi: “A sahi size arkadaşımı prezante etmedim!”
Siz şu tesadüfe bakınız ki üçü de beni tanıyormuş. Yarım saat içinde o kadar teklifsiz olduk ki önümüzdeki hafta tayin edeceğim bir günde beni evlerine davet bile ettiler. Fakat ben sürekli F. Hanım’la meşguldüm. Bir aralık gizlice, tıpkı bir kabahat eder gibi sordum:
“Kiminle yaşıyorsunuz?”
Çıngırak titreşimi veren bir kahkaha kopardı ve akabinde işi açığa vurdu:
“Ay bayıldım vallahi! Kiminle yaşadığımı soruyor. Kiminle mi yaşıyorum? Herkesle! Bütün İstanbul benim ahbabım ayol!”
Ve biraz küçük bir “kare” çevirmek üzere masanın başına geçtiler. Bu anda büyük şair Abdülhak Hamid’in meşhur şiirinden şu iki mısraı hatırladım:
“Bezik oynar, kazansa kendisi yer
Kaybederse ziyan senin şansa!”
Ve ne olur ne olmaz böyle bir ihtimal ile karşılaşmamak için sessizce aralarından çekildim.
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
İlk espressoyu Türkiye'ye kim getirdi? Hangi pastaneler hangi özellikleri ile öne çıktı? 1930'larda kedi kürkü ticareti nasıl mizah konusu oldu? İlkokulda nasıl kaçırıldım, fidye olarak ne istendi?
06 Ara 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


