
Bugün bile aklıma her geldiğinde, sesini duyurmaya can atan yüreğimi susturup bazı şeyleri hiç yaşanmamış sayarım. Beni benden daha iyi tanıyan kalbime sırtımı dönmek pahasına yaptığım bu şeyi bir de beynime kabul ettirmeye çalışırım. Ne acınası öyle değil mi?
Sanki daha önce o kasabaya hiç uğramamış, o günleri hiç yaşamamış ve o insanları hiç görmemiş gibi davranmak, yüreğimin karanlık bir bölgesini dibi görünmeyen bir kuyuya çevirmek ve o kuyuyu yaban otlarıyla çevrelemek benim kaçış yöntemim. Bir küçük mürekkep izinden cezası kesilen kağıtlar gibi buruşturup attığımda düşüncelerimi o gizli kuyuya bir yük daha biner, oysa ben her defasında kendimi rahatlatmak için yaparım bu eylemi. Her rahatlama çabasındaysa bir kez daha canım yanar ve yine yalnızlığına terk edip çeker çıkarım kapıyı. İnkarı ilk ne zaman keşfettim ve ona sığınma yoluna ne zaman düştüm hatırlamıyorum. Sadece gençliğimin geçtiği o çiçek kokulu masal diyarının içi buğulu bir fanustan ibaret olduğunu fark edince inkarı keşfettiğim yaştan çok uzaktım onu hatırlarım.
İlk zamanlar herkesin mutlu olduğu kendi halinde bir kasabaydı Fındıklı. Adında İstanbul kokusu olsa da İstanbul’a dair hiçbir fikri olmayan insanların yurduyduydu orası. Küçük bir halk olarak kendi içine kapanık sevimli yaşantımızı sürdürmeye çalışıyorduk aslında. O zamanlar inkarı ve yalanı boynumuza kolye diye astığımızı kim söyleyebilirdi ki. Biz mutluyduk ve dünyadan buna neydi.
Dere yatağının kıyısına kurulan bu yere çok eskiden çeltik dediklerini duymuştum. Toprakları dönem dönem sulak olsa da zamanın yıprattıkları arasında sadece insanlar yoktur elbette. O kuru yıkıntı tüm sulak arazinin üstünü kocaman bir yorganla örterek yaşamı var eden suyu emip bitirmişti zamanla ve biz buna hiç duygumuz yokmuş gibi izin vermiştik. Böyle konuştuğuma bakmayın bazı pişmanlıklar yaşanan sıradanlığın ne denli huzursuz ve yaralayıcı olduğunun göstergesidir çoğu zaman. Çünkü sıradan olan kanıksanır ve kanıksananı yalan, görmezlik, inkar ve suçlama temellendirirse o bembeyaz suyun içine damlayan bir damla, kör edici bir bulanıklığın sadece ilk aşamasıdır.
O yaz yeni ortaokula geçmiştim. Bir şeylere yeni başlamanın heyecanını içimde taşıyordum elbet ama bu okula olan ilgimden değil üniformamı değiştireceğim fikrinden, derslerime artık bir tek öğretmen değil birden fazla öğretmen gireceğinden ve muhtemel birkaç yıla kalmaz regl olup bambaşka bir tırmanışa başlayacağımdandı. O yaz daha önce yaptığım birçok şeyi yapmayı kestiğimi hatırlıyorum, ip atlayıp saklambaç oynamak gibi beni çok mutlu eden oyunları da bırakmıştım. Kız arkadaşlarımla birlikte evlerde ya da bahçelerde kız kıza oturup büyükler gibi sohbet etmeye başlamıştık. İlk zamanlar eve geldiğimde kimselere söylemeden oynadığım oyunlarım da vardı tabii fakat sonra sonra onları da kestiğimi hatırlıyorum. Ama beni en çok üzen şeyin her karne aldığımızda Semra teyzenin bahçesinde tırmandığımız kiraz ağaçlarına artık biz kızların tırmanmayı bırakıp aşağıda, oğlanların topladığı kirazları sepetlere doldurma görevine terfi ettiğimiz zaman olmuştu. Bir aşağı terfinin başlangıcıydı o gün ve sadece kiraz ağaçları şahit olmuştu hüznüme. Kiraz değişimi demek isterdim bendekine ama hiç o kadar lezzetli değildi tadı. Çünkü büyümek her ne kadar çocukken de olsa büyümek koluna taktığı uğursuzluğuyla karabasan gibi çökmeye başlamıştı üstümüze. Daha o günlerde kimse bunu farkında değildi elbet. Herkes kendi halinde yaşayıp gidiyordu işte.
Yıllar sonra dönüp baktığımda geçmişe o sapsarı otlakların nasıl da neşe verdiğini hatırlıyorum. O kara leke çökmeden önce tüm köy halkının masum ve sessiz bir yaşantıya sahip olduğu yanılgısı sadece çocukluğun verdiği, sonradan hayal kırıklığına dönüşecek olan koca bir yanılsamadan ibaretti halbuki. Bugün hala ölümün ne olduğunu ilk defa gördüğümde hissettiğim şeyle aynı görürüm geçmişimi. Daha birinci sınıftaydım galiba, komşu evde yaşayan yaşlı bir dede ölmüştü. Döndüğümde annem cenaze evine gideceğini söyleyip benim her zamanki gibi üstümü değiştirdikten sonra bahçeye çıkmamı söylemişti. Zaten bahçeler yan yana olduğu için beni çok rahat görebiliyordu. Görmese de küçücük köyde başıma bir şey gelecek değildi. Fakat ölümün gerçekliği evdeki yalnızlığımla birleşince soğuk bir korku kaplamıştı bedenimi, ne kadar hızlı giyinip kendimi sokağa attığımı bugün bile saniyelerle ifade ederim.
O gün dışarıda arkadaşlarım yoktu, herkes ölen kişinin evinde toplanmıştı ve ayaklarım beni istemsizce oraya doğru yönlendiriyordu. Cenaze evi kalabalıktı çocuklar gençler anneler babalar herkes oradaydı. Bahçede oturan erkekler topluluğunu aşıp annemi bulmaya kapı eşiğine geldiğimde gördüğüm şey çocukluğumun akıl almazlığında hiç unutmayacağım bir yere kuruldu. O zamanlar aramızdaki yaş farkından olsa gerek neredeyse hiç konuşmadığım bu adamın cansız bedenini bembeyaz bir çarşaf içinde salonun ortasında görüyordum son kez. Bedeni koca bir yuvarlak içine alan bir sürü kadın arasından annemi bulup yanına iliştim. Kalabalıklar içinde kaybolan korkum kendini merak ve ilgi girdabına sokmuştu çoktan. O günden aklımda kalan tek ve en korkutucu şeyse ölü bir insanın bedeninin üstüne konmuş bıçaktan başkası olmadı. Ölü bir bedenin üstündeki bıçağın anlamını bugün bilsem de o gün bende uyandırdığı korku ölü bir insanın üstüne konan bıçak sıfatıyla düğümlemişti zihnimi. Çelik bir kaşık da konabilirdi halbuki neden bir bıçağın keskinliğini artık hiçbir anlamı olmayan bu bedenin üstünde sergilemişlerdi.
İşte tam da bu zamandan öbür zamana bir köprü olarak değişti tüm gerçekliğim. Her ne kadar bu anının ya da birkaç yıllık hızlı büyüme süreçlerimin yaşamımdaki yerini kestiremesem de sıradan insanların sıradan hayatlarının ne denli sıradanlıkla önem bulduğunu gördüm bu anlarda.
Bugünün Page'ine ufak bir öykü bıraktım, ritmi tutturabilirsek ve akıp giderse olumlu - olumsuz tüm eleştirilerinle bana yazman çok mutlu eder.
EZA
Haftaya görüşmek dileğiyle, hoşça kal!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Page
Page, tasarım ve kültür ortaklığından beslenen, toplumsal yapıyı sanat pratikleriyle eleştiren ve aktarmaya çalışan bir yayın olma hedefinde...
İLGİLİ OKUMALAR



