Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

Jemima Kelly, Financial Times'daki yazısına giyinip kuşandıklarımıza bakarak 21. yüzyılın ilk on yılını 2010'lardan veya 2010'ları 2020'lerden ayıramayacağımızı söyleyerek başlıyor. Sizler de zaman zaman belki bu konuyu konuşuyorsunuzdur.
1950'lerin kıyafetleri, vücudu taşıma biçimleri 1960'lardan ne kadar farklıdır. Apoletli omuzları ve permalı saçları görünce 1980'lerde olduğumuzu anlayabiliriz şıp diye. Ama çeyrek asırdır ortaya kolayca ayırt edilebilir bir imaj, saçıyla başıyla bir görüntü gelmiyor aklınıza değil mi? Sanki zaman donmuş gibi.
- Bir zamanlar fotoğraflara bakarak 1930’larda mı yoksa 1950’lerde mi çekilmiş rahatça anlayabiliyorken, son 30 yıldır fotoğraflarımızın hangi on yılda çekildiğini ancak kareye girebilen cep telefonları veya bilgisayarlardan tarihleyebiliyoruz.
Bu durumun sadece moda ve kıyafetler için değil müzik, sinema, edebiyat ve mimari için de geçerli olduğu tartışılıyor. 2000'lerin veya 2020'lerin özgün, birbirlerinden ayırt edilebilir müzikal tınıları, sesleri olduğunu söyleyebilir miyiz? Hollywood'un vizyona giren filmlerinin yüzde sekseninden fazlasının sequel, prequel ya da reboot olduğunu hatırlayalım. Edebiyatta platform trendlerinin yayım kararlarını şekillendirdiğine, yaratıcılık değil yaratıcılık eksikliğinin sattığına dair tartışmalar yapılıyor.
Elbette son 30 yıldır hiç etkileyici, çarpıcı iş çıkmıyor demiyoruz. Pek çok yaratıcı, orijinal film, roman, müzisyen sayabiliriz. Ama öte yandan kültürel ve sanatsal üretime bir yeknesaklık, sıradanlık ve tekrarın hâkim olduğunu söylemek de yanlış olmaz.
Sanatsal zevkimizi kim belirliyor?
Sinema, bu daralmanın en görünür sahnesi herhalde. Son üç yılda 100 milyon dolar üzerinde kazanan filmlerin yüzde 70'inden fazlası yerleşik bir franchise'a ait. Tamamen özgün, daha önce hiçbir biçimde perdeye taşınmamış filmler bu listede neredeyse yok.
Martin Scorsese 2019'da New York Times'a yazdığı çarpıcı köşe yazısında Marvel filmlerinin sinema olmadığını savunurken tam da bu noktaya değiniyordu: Gerçek sinema duygusal risk, biçimsel derinlik ve anlatı deneyi gerektirirken bugün bunlar franchise filmciliğine feda ediliyor diyordu.
TikTok'un kitap topluluğu olan BookTok’un algoritmalarının yayıncılık kararlarını şekillendirdiği konuşuluyor. BookTok, kullanıcıların kısa videolarla kitap önerileri paylaştığı, viral olan kitapların anında çoksatanlar listelerine girdiği bir ekosistem. Yayınevleri artık buradaki trendleri yakından izliyor ve bu trendler yayım kararlarını şekillendiriyor. Mesela Jane Austen'in yüzyıllar önce kurguladığı "önce düşman sonra âşık" teması işliyor diye tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Formüle uymayan özgün sesler pek duyulmuyor.
Müzikte ise veriler konuşuyor: Spotify'da dinlenen müziklerin yüzde 70'inden fazlası eski parçalardan oluşuyor. Taylor Swift'in 2025'teki en çok satan albümü, sanatçının ilk albümünü yayımlamasının 20. yılına denk geldi. Büyük sahnede hâlâ egemen olan isimler 1960'lardan, 70'lerden, 80'lerden geliyor.
Geçmişe müptela olduk
Mark Fisher'ın 2014'te yayımlanan Hayatımın Hayaletleri kitabı bu soruya yanıt aramak için en iyi başlangıç noktası. Aslında soru yeni değil: Adorno ve Horkheimer, kültür endüstrisinin yaratıcılığı standartlaştırdığını 80 yıl önce söylemişti. Fisher'ın katkısı bu tespiti neoliberal dönemin özgül koşullarına bağlaması ve çıkışın hâlâ mümkün olduğunu savunması.

Fisher müzik endüstrisi üzerinden geliştirdiği tezinde "geleceğin usulca yitişi" (the slow cancellation of the future) dediği bir olguyu tarif ediyor: 1970'lerin sonundan itibaren neoliberalizmin kültür üzerindeki baskısıyla birlikte yavaş yavaş, fark edilmeden ilerleyen bir süreç.
- Bir yanda sürekli bir hareket, sürekli bir "yenilik" görüntüsü var: Yeni trendler, yenilenen vitrinler, vizyona giren filmler, kitapçılarda onlarca taze baskı. Ama bu yüzeyin altında zaman sanki durmuş gibi.
"Geleceğin usul usul iptalinin başladığı 1970-2000 arası dönem travmatik değişimlerin yaşandığı bir dönemdi" diyor Fisher. Thatcher'lar, Reagan’lar, Özal’ların iktidara gelmesi savaş sonrası sosyal uzlaşının çözülmesini ve kapitalist ekonominin yeniden yapılanmasını getirdi. Küreselleşme ve bu sürecin en temel unsurlarından emeğin güvencesizleşmesi ve her yere sızan bilgisayarlaşmanın şekillendirdiği post-Fordizme geçiş çalışma ve boş zamanın örgütlenme biçimini kökten dönüştürdü.
Son on ya da on beş yılda ise internet ve mobil iletişim teknolojileri gündelik deneyimin dokusunu tanınmaz hâle getirdi. Yine de, belki de tüm bunlar yüzünden, Fisher “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

Fisher'ın tezi şu aslında: 21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak...
Bütün bunlar hemen her şeyin sallandığı, güvencesizliğin tepe yaptığı ve güvenin yerlerde süründüğü bir dünyada en garantili piyasa taktikleri. Fisher, bunu Fredric Jameson'dan ödünç aldığı "nostalji modu" kavramıyla tanımlıyor: Belirli bir geçmişe özlem değil, her şeyin sanki zaten olmuş gibi hissettirdiği, geleceğin artık hayal bile edilemediği bir kültürel durum.
Jameson'ın yıllar önce yazdıkları bugünü çok iyi kavrıyor ve Fisher da onu alıntılıyor:
"Bugün çağdaş bir mekanda geçen filmlerde bile perdeyi nostalji filmlerinin üslubunun istila edip kolonileştirdiğini görmek bana son derece semptomatik geliyor. Sanki bir nedenden ötürü kendi şimdimize odaklanamıyoruz. Kendi güncel deneyimimizin estetik temsilini üretmekten aciz hâle gelmişiz gibi…"
Yaratıcılık krizinin yaratıcı olamayan nedenleri
Fisher neoliberalizm ile yaratıcılık krizi arasındaki ilişkiyi basit bir neden-sonuç ilişkisi olarak değil, birbirini besleyen bir kısırdöngü olarak kurguluyor.
Neoliberal kapitalizm ve mutenalaşma, kültürel üretim yapanların çalışıp yaşayabilecekleri mekanların kiralarını artırdı; kamu yayıncılığını zayıflattı; sosyal güvenlik ağlarını deldi geçti. Tüm bunlar sanatçıların risk alabilmesini, deneyebilmesini, başarısız olup tekrar deneyebilmesini mümkün kılan boşluklardı. Bu boşluklar kapandığında kültürel üretim de daraldı; güvenli formüller, kanıtlanmış şablonlar, garantili gişe öne çıktı. Güvenli formüller gelecek hayalleri üretemediler. Gelecek hayal edilemeyince kültür geçmişin biçimlerini yeniden paketlemeye başladı.
New Republic’te Aaron Timms'in Mart 2024'te yazdığı "The Age of Cultural Stagnation" (Kültürel Durağanlık Çağı) başlıklı bir yazı bu durumu şöyle özetliyor: Ucuz kira, tarihsel olarak sanatsal maceranın ön koşuluydu. Londra'da, New York'ta (İstanbul'u da listeye biz ekleyelim) sanatçıların işgal edebileceği ya da ucuza kiralayabileceği mekanlar varolduğu sürece deneyim biriktirdiler, topluluklar oluştu, karşılaşmalar gerçekleşti.
Bunun en güzel örneklerinden biri aralarında yakın arkadaşlarımızın olduğu Oda Projesi mesela. Galata’da bir mekanda başlayan bu yaratıcı topluluk, mekanını tam da bu şekilde kaybetti. Bu mekanlar ortadan kalktığında kültürel üretimin enerjisi de değişiyor. Bugün büyük şehirlerde bir sanatçının geçimini sağlarken denemeler yapabilmesi için gereken zaman ve enerji yok denecek kadar az.
Fisher'ın işaret ettiği bir diğer daralma noktası daha var: Sanat eğitimi bugün büyük ölçüde sadece bu eğitimi karşılayabilecek ailelerin çocuklarını alabildiği bir eğitim hâline geldi. Savaş sonrası dönemde devlet bursları ve refah devletinin sağladığı destekler, sanatçıların hemen satması gerekmeyen işler yapabilmesini mümkün kılıyordu.
- Bu sistem çözüldüğünde, farklı/alternatif kanallardan sosyal mobilite imkanları neredeyse hiç kalmadığında yaratıcıların çıkabileceği havuz da daraldı. Yaratıcılık krizi aynı zamanda bir erişim krizi aslında.
Fisher tüm bunları Kapitalist Gerçekçilik: Başka Alternatif Yok mu? kitabında geliştirdiği kavramsal çerçeveye bağlıyor: Kapitalizmin tek mümkün sistem olduğu inancı o kadar derine işledi ki artık kapitalizmin sonunu hayal etmek, dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor hâle geldi. Bu inanç ya da başka bir geleceğin mümkün olabileceğine dair inançsızlık, kültüre de sızdı.
Sanat artık alternatif gelecekler üretmek yerine sadece şimdinin daha parlak, daha rafine, daha pahalı versiyonlarını sunuyor. Fisher bunu müzik üzerinden çarpıcı biçimde ifade ediyor: "'Fütüristik' olan artık farklı bir geleceğe işaret etmiyor, tıpkı bir tipografi fontu gibi seçilebilen bir üsluba dönüşmüş durumda."

Bir de algoritma meselesi var. Kültürel tercihlerimizde rastlantısallığın kaybı üzerine yazdığımız bir yazıda da değindiğimiz bu noktayı tekrar hatırlatmak istiyoruz: Netflix, Spotify, Instagram ve diğer platformlar bize zaten beğendiklerimize benzer içerikler sunuyor. Bu mekanizma yaratıcılığı hem üretim hem de tüketim tarafından baskılıyor.
Üretim tarafında stüdyolar, yayınevleri ve müzik şirketleri algoritmik veriye bakarak ne üreteceklerine karar veriyor. Tüketim tarafında beklenmedik şeylerle karşılaşma olasılığımızı yitiriyoruz. Eski Blockbuster'da raflar arasında dolaşırken, kitapçıda aradığının yanındaki kitabı görürken, radyoda tanımadığın bir şeyi duyarken olan şey artık olmuyor. Rastlantısal olan mühendislik marifetiyle yok ediliyor.
Dolayısıyla hayatımıza egemen olan nostalji modu bu sürecin nedeni değil, semptomu. Ama semptom zamanla kendi başına bir güç kazanıyor ve döngüyü besliyor. Bugün bir stüdyo yöneticisinin "izleyici bunu istemiyor" demesi, bir yayınevinin "bu satmaz" demesi, bir platformun algoritmasının tanıdık olanı öne çıkarması, hep aynı döngünün parçaları.
Fisher'ın yazdıkları Richard Sennett'in hayli zaman önce zappaladığımız The Craftsman kitabını hatırlatıyor. Yaratıcılık krizi aynı zamanda bir zanaatkarlık krizidir. Sennett'e göre zanaatkarlık, biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak için düşünmeden hareket etmek değil, düşünmek ile yapmak arasındaki bağı korumaktır. Yaratıcılık bu bağın içinde filizlenir. Bugün bu bağ, hızın, algoritmaların, güvencesiz koşulların ve güvenli formüllerin baskısı altında eriyor.
Fisher'ın tezinin en önemli boyutlarından biri, bu tablo karşısında melankolik olmanın teslimiyet anlamına gelmediğini savunmasıdır. Fisher'a göre Freud'un hem yası hem melankoliyi kayıpla ilişkilendirdiğini ama bu ilişkinin farklı kurgulandığını hatırlatıyor.
Yasta libido kaybedilen nesneden acılı bir şekilde yavaş yavaş geri çekilir ve kayıp kabul edilir. Melankolide ise libido kayıp nesneye bağlı kalmaya devam eder ve onu bırakmayı reddeder. Fisher ikinciyi öneriyor: Kapitalist realizmin kapattığı ufuklara teslim olmamak, hâlâ mümkün olduğuna inanmak.
Bu, yaratıcılık krizini görmezden gelmek değil. Tam tersine görmek, adlandırmak ve buna rağmen ısrar etmek. Zaten her dönemin zanaatkarları bunu yapmıştır ve yine yapmaya devam edecektir diye umuyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Sanatsal ve kültürel yeknesaklığın, tekrardan ibaret "yeni" ürünlerin ve yaratıcılığın aşınmasının nedenlerinin peşinde...
12 Nis 2026

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR


