Zamanımızın günah emicileri: Z kuşağıyla barışmanın zamanı gelmedi mi?

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
“Bugünkü çocuklar lükse düşkünler, büyüklerine karşı saygısızlar ve çok fazla konuşuyorlar.” Platon (MÖ 427-MÖ 347)
Ortak bir düşman, insanları birbirine en kolay bağlayan şeylerden biridir. Artık kanıksayacağımız kadar uzun bir süredir şaka malzemesi olan ve giderek artan bir ivmeyle nefret söylemine evrilen Z kuşağı iğnelemeleri, üzerine düşünmemiz gereken bir hâle geldi. Buna dair videoları her izlediğimde, Twitter’da binlerce kez alıntılanan yargıları her okuduğumda, kendimi eleştirilen yaş grubundaki insanların yerine koymaya çalışıyorum.
- 20’lerimde ya da 30’larımın başında olsam, her girdiğim sosyal medya mecrasında bu hakaretlerle karşılaşmak ister miydim? Sanmıyorum.
Zamanımızın günah emicileri
Günah Keçisi: Başkalarını Suçlamanın Tarihi kitabının yazarı Charlie Campbell kitabına şöyle başlıyor:
“Önce suçlama vardı. Adem, Havva'yı suçladı; Havva yılanı... Biz de o zamandan beri bununla uğraşıyoruz.”
Z kuşağıyla ilgili konuşulanlara bakarken aklıma bu kitabın gelmesinin tesadüf olmadığını kitabı yeniden karıştırırken anladım: Ortaçağ’da ölülerin günahlarını aktarmanın bir yöntemi olarak ortaya çıkan bir meslek varmış. “Günah emiciler.” Cenazelerde ölen insanın günahlarını üzerine alması için para ödenen günah emiciler, cüzzamlılarla aynı muameleyi görürmüş. 19. yüzyıla kadar gelen bu gelenek zamanla yok olmuş.
Öte yandan: Vatka 30 yıl sonra moda oluyorsa, günah emiciler de 500 yıl sonra yeniden doğabiliyor. Campbell, günah emicilerle yan yana duran günah keçisi kavramını açıklarken şöyle diyor:
“Eninde sonunda, acı çekmediklerine inandığımız kişilerden günah keçileri yaratırız, onları canavarlaştırırız ve nefret edilmelerini kolaylaştırırız. Bu insanların bizden daha aşağı oldukları fikrini benimseriz. Buradan da yapılanların onlara müstahak olduğu sonucu çıkar.”
Kendi başına bir hakaret ya da genel olarak "gençlik" kavramının yerine kullanılan bir söz öbeğine dönüşen "Z kuşağı"nın üzerine yapışan tüm aşağılamalarla birlikte düşündüğümüzde bu sözler halen geçerliliğini koruyor. Zira her yeni nesil, bir öncekiler tarafından eleştirilmiş olsa da hiçbiri bugün Z kuşağının maruz kaldığı kadar açıktan nefret söylemine maruz kalmamış; her sorunun nedeni olarak gösterilmemişti.
Eski Türkiye'nin çocukları
Sürekli övdüğümüz "Eski Türkiye"nin mensuplarıyız. Yolunu kendi bulmuş, pedagoji filan pek bilinmediğinden öyle sevgi sözcükleriyle büyütülmemiş, sürekli akşam vakti bakkala gönderilmiş, canı sıkıldığı için bir şeyler öğrenmek zorunda kalan, bir şey öğrenmek için ansiklopedi okuyan, hayatı sürekli hack’lemek usulüyle öğrenmiş insanlarız. Ve durmadan bugün artık tahayyül edilmesi imkansız hâle gelmiş bir yaşamdan söz edip duruyoruz.
146 ile internete bağlandık, telefonsuz İstiklal Caddesi’nde birbirimizi bulmayı becerdik. Mektuplarla aşklar sürdürüldü, internetin ne olduğu uzun bir süre anlaşılmadı. Teknolojik gelişmelerin her birinin kadri bilindi, her birine ayrı ayrı heyecan duyuldu. Bunları kendi kuşağımı övmek için değil, gündelik meseleleri ele alma ve çözüm bulma yaklaşımlarımız arasındaki farkı vurgulayabilmek için yazıyorum.
- Sonra bunca zorluğun ardından her şeyin gereğinden fazla kolaylaştığı bir çağa vardık. Bu çağa insanlar doğurduk. Kolaylık çağına doğan bu nesil, doğal olarak öncekilerin hepsinden farklı.
Bu kadarla kalsa iyi… Her şey yolunda gitseydi bile yine de Google’a doğan, elindeki telefona dokunarak evine pişmiş yemek sipariş edebilen, aynı tuşlarla flört eden, iletişim kuran, sosyalleşen, hiçbir şeyi ezberlemek zorunda kalmayan, defter ve kalemle yazı yazmayı öğrenmesi bile şans eseri olan bu kuşakla anlaşmak zaten zor olacaktı.
İmbatta kalmış kumdan kaleler
Doğru bir ebeveyn olma işini dert eden, kendi çocukluklarında kırıldıkları yerleri tamir etmeye, hatasız olmaya çalışan ilk ebeveynlerin çocukları onlar. Özgüvenleri ve cesaretleri kırılmasın diye dikkatle yetiştirdiler. Alternatife ve imkana boğulan, akıllı telefonları ellerindeyken sıkılmayı öğrenemeyen bu çocuklar, şimdi büyüyüp imbatta kalmış kumdan kalelere döndü.
Yeğenim dışında Z kuşağı ile ilk temas ettiğim yer benim de pek çok insan gibi önce iş ortamı oldu. Bana göre üzerinde durmaya bile değmeyecek pürüzler ve eleştiriler karşısında gösterdikleri kırılganlığa "hayret, öfke, inkar, çaresizlik, suçlama, yeniden öfke, hayret" sıralamasıyla tepki verdim. Çözüm üretememeleri, o zaman “meraksızlık” adını verdiğim umursamazlıkları, kendilerini bir şeye vakfetmemeleri idrakımı aşıyordu. Ancak anlaşmaya mecburdum.
- WhatsApp’ta son görülmeleri ve mavi tiklerinin kapalı olmasına sinirlenmemekle başladım. (Hâlâ katlanamıyorum.) Anksiyete ataklarını ve telefonla konuşma fobilerini anlamaya çalıştım. (Her şeyin anksiyeteye neden olabilmesini hâlâ tuhaf buluyorum.) Günaydın yerine "güno", müsait yerine "müso" denmesi ilk başta delirticiydi, geçti.
Her şeyi anladığım an ise birinin mezun olduğu üniversiteyi hiç görmediğini, bir diğerinin yüz yüze tanıştığı ilk yöneticisi olduğumu söylediği gün oldu. İlk iş “Bu çocukları mağarada kazlar mı büyüttü” diye söylenmeyi bıraktım. Anlamaya karar verdim. Zira muhtemelen dişi kurtların büyüttüğü Altar’ın oğlu Tarkan bile pandemi görmüş bu gençlikten daha iyi durumda olabilirdi.
Acar Baltaş, Kronik Kitap'tan çıkan Hayat En Çok İyileri Kırar başlıklı nehir söyleşisinde şöyle özetliyordu durumu:
“Pandemi döneminde yedi-sekiz yaşında toplama ve çıkarmayı öğrenmiş bir çocuğun, öğrendiklerini unuttuğu için iki yıl sonra bölme ve çarpmayı öğrenmesi imkansız duruma geldi. Uzaktan eğitim sürecini verimli değerlendiremeyince, sosyal açıdan olgunlaşmamış, bilgi açısından yetersiz, nitelikli insan sıkıntısı çekeceğimiz günlere zemin hazırlayan bir süreç yaşadık.”
Tüketim alışkanlıklarından iş hayatına, geleceği şekillendirmesi beklenen yeni dünyanın başrol oyuncularını birden eve kapamıştık. Üstelik bizimle birlikte. Ellerindeki telefonlar dışında özel hayatları, sosyal yaşamları yoktu. Zaten öncesinde de pek matah olmayan eğitim hayatları, iyice büzüşüp bir tabletin içine girmişti. Üstelik herkesin tableti de yoktu; internetleri her zaman yeterli değildi. Kendilerini düzgün iletişim kurmanın imkansız olduğu görüntülü konuşmaların içinde buldular. Kimileri okullarını görmedi, kimileri ofislerini.
Bu insanlar özgüvenleri gelişsin diye el bebek gül bebek yetiştirilip sonra da o özgüvenle evde oturmak zorunda kaldılar. Sonra da çok özgüvenliler diye azarlandılar. Birey olsunlar diye seçenekler deryası sunuldu, sonra ellerindekini beğenmedikleri için yerden yere vuruldular.
Kuşakla tanımlamadan emin miyiz?
Z kuşağı öncelikle pazarlamacıların ilgisini çekti. Ardından politikacıların. Ardından insan kaynakları uzmanlarının... Her konuda olduğu gibi, ABD'deki eğilimlerle buradakini denk tutma hatasına düşüldü. Çok sayıda örnek verilebilir ancak en kolay anlaşılır olanına teyelleyelim.
2023 yılında Avustralya ve ABD gibi ülkelerde yapılan cinsellik konulu araştırmalarda gençlerin cinsel özgürleşmeden bıktığı, gönüllü olarak münzevi bir yaşamı tercih ettikleri, ekrandaki cinselliği bile fazla bulacak kadar seksten sıkıldıkları konuşuluyor. "Takılma" kültüründen, partilerden, içki içmekten yaka silken yeni neslin artık içki değil alkolsüz meyve kokteylleri ve içinde seks olmayan diziler istedikleri üzerine tartışmalar sürüyor.
- Bizde ise gençlerin içkiye parası yok. İçkiyi ekranda görmeleri bile imkansız. Dizilerde, filmlerde bütün kadınlar sonunda evleniyor, doğuruyor, evlilik dışı ilişkileri varsa en iyi ihtimalle ölüyorlar. Yasaklanan her şey aşırı uca sürükleniyor. Toplumu kuşaklara ayırarak tanımlamaya soyunmak, bu coğrafyaya bir türlü uymuyor.
TDK'ya göre "kuşak" kelimesinin karşılığı şu:
“Yaklaşık olarak aynı yıllarda doğmuş, aynı çağın şartlarını, dolayısıyla birbirine benzer sıkıntıları, kaderleri paylaşmış, benzer ödevlerle yükümlü olmuş kişilerin topluluğu.”
Son derece ithal ve çeviri olmasına rağmen üzerimize dikilmiş gibi davrandığımız kuşak ayrımının bu enlem ve boylama uymadığı, yalnızca bu tanıma bakınca bile görülüyor. Türkiye'nin koordinatlarını, çağın şartlarını bırakalım, İstanbul'da bile genç neslin "beş benzemez" olarak yaşadığını görebiliyoruz. Buna rağmen, çeşit çeşit kalıba sokulan bu "nesil" hâliyle bu kalıpların hiçbirine sığmıyor, sığmayacak da.
- Hâl böyleyken toplanıp gençler hakkında çıkarımlar yapıp, iletişimle ilgili tutumlarını eleştirmek, merkez medyada 6 yaşlı erkeğin çıkıp kadın haklarını konuştuğu televizyon programlarına benziyor.
Başka bir gezegenden gelmişler gibi yaşlı insanların sürekli haklarında konuştuğu "Z kuşağı" bu konuşmalara hiçbir köşesinden dahil edilmiyor. Kim oldukları, hangi partiye oy verecekleri, onlarla nasıl iletişim kurulması gerektiği gibi konularda aynı çağda doğmuş olmalarının dışında kalan farkları bu yüzden de çerçevenin dışında kalıyor.
5 gençten 1'i nefret söylemine hedef oluyor
UNICEF’in yayımladığı U-Report’un 2019 verilerine göre, 30 ülkede gençlerin üçte birinin sosyal medyada nefret söylemine ve zorbalığa maruz kaldığı görülmüş. Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği’nin (TBİD) 2021 yılında Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) desteğiyle yaptığı Türkiye’de Dijital Şiddet Araştırması’nda dijital ortamda şiddet ve nefret söylemlerine en fazla gençlerin maruz kaldığı ortaya konmuş.
- Araştırmaya göre Türkiye’de 15-17 yaş arasındaki beş gençten biri dijital ortamda nefret içerikli söylemlerin hedefi oluyor.
- Google'a sadece “Z kuşağı neden...” yazdığınızda bile arkadan gelen soruların çoğu, "...ahlaksız, neden bu kadar aptal, neden böyle?” diye devam ediyor.
Hilal Özlem Abuşoğlu ve Bahar Balcı Aydoğan, “Sosyal Medyada Z Kuşağına Yönelik Nefret Söylemi: Ekşi Sözlük Örneği” makalesinde “Z Kuşağı” başlığın üzerinden bir söylem analizi yapmışlar. Özetlemek gerekirse:
Z kuşağı, sürekli bilgisayar oyunu oynamak ve sosyal medyada dolaşmaktan muhabbet etmeyi unutmuş, selam vermeyi, hatta eve gelen misafirlere hoş geldin demeyi dahi beceremeyen bir nesil olarak tarif ediliyor.
1.600 yorumu inceledikleri analizin sonucunda Z kuşağının “sabırsız, mutsuz, sadakat eyleminden uzak, basite kaçan, muhakeme yeteneğinden yoksun, merak etmeyen, bencil, aşırı alıngan, empatiden uzak, sorumluluk almayan, sosyal medya bağımlısı, tüketim çılgını, odaklanamayan, duyarsız, çabuk sıkılan, vefa duygusu olmayan, kafası karışık, tembel, ezberci, yeteneksiz, kısa yolcu, her şeyden şikayet eden, değer yargıları olmayan, şekilci, maneviyattan yoksun, apolitik, duygusuz, sığ, vurdumduymaz, depresif, dikkatsiz, saygısız, şımarık, toplumsal kurallara riayet etmeyen, agresif, çabuk pes eden, üşengeç, gamsız, yapay, ciddiyetten uzak, zevksiz, hedonist, egoist ve narsist” gibi nefret söylemlerine maruz kaldıkları ortaya çıkmış.
- Pandemide tanıştığımız Prof. Dr. Oytun Erbaş da "Z kuşağı otistik bir kuşak. Z kuşağının tanısı otizm bence" diyor mesela. Bu dili reddetmek zorundayız. Hem otistiklere hem koca bir gençliğe aynı anda ayrımcılık yapmak en ihtiyacımız olmayan şey.
Burnumuzun ucuna bakalım mı?
İnsana değer verilmeyen, bebeğinden yaşlısına gözden çıkarılabilir birer unsur olarak görüldüğümüz bir ülkede, neyin anlamlı ya da değerli olduğunun kararını kimse veremiyor. Baskın dil ne derse o yayılıyor. Üstelik algoritmaların oluşturduğu yankı odaları, farklı bir sesin aradan sızmasına izin vermiyor.
Baskın dil ve yankı odası meselelerini de iki taraflı düşünmemiz gerekiyor. 22 yıldır giderek sertleşen, ayrımcılık tonu giderek keskinleşen bir iktidar. Dizilerden haberlere, her farklı sesin gürültüde kaybolduğu bir medya. Her tarafı kaplayan, her gün duyduğumuz tek ses. Bu sesi 22 yıldır dinleyen, kindar yetiştirilmeye söz verilmiş bir nesil.
- Ve yoksulluk... Zincir kahveci ve zincir hamburgercilere gidebilenlere "zengin" deniyor. Aldıkları maaş, kira ödemeye yetmediği için aileleriyle yaşıyorlar. Sonra da “Daha ne istiyorsunuz” gibi absürt sorulara maruz kalıyorlar.
George Orwell, “Kişinin burnunun ucunda olanı görmesi sürekli bir mücadele gerektirir” demiş. Orwell’ın sözünü dinleyip biraz burnumuzun ucuna bakmayı teklif ediyorum.
Türkiye’de 18-30 yaş arası 1.000 kişiyle yapılan Gençler Arasında Kutuplaşma araştırmasına göre, 26-30 yaş aralığındaki katılımcıların yüzde 36’sı hâlâ ebeveynleriyle yaşıyor. Bağımsız bir yaşam kurmaları ve birey olmaları ekonomik ve sosyal nedenlerle gecikiyor.
- Katılımcıların yüzde 14’ü “LGBTİ’ler herkesle eşit haklara sahip olmalıdır” ifadesine tamamen katılırken yüzde 43’ü hiç katılmıyor. “Evlilik dışı cinsel ilişki normaldir” ifadesine tamamen katılanlar örneklemin yüzde 12’sini, hiç katılmayanlar yüzde 48’ini oluşturuyor.
İşçisin sen, işçi kal. Ama...
“İş yerlerinde X kuşağına rağbet artıyor” araştırmalarının tek nedeni, köle gibi çalışmaktan yüksünmeyen bir nesil olmaları. Çalışmaya başladığım ilk günlerde, yazdığım yazı için 10 kişinin içinde avaz avaz azar işitmiş, yerime dönmüş, yazımı baştan yazmıştım. Şimdi azarlanmayı kabul etmiyorlar diye benden küçük ve tecrübesi sınırlı birine düşman olmam doğru mu?
Değil. Ve yaptığımız şey bu.
İş yaşamında haklarını savundukları, az maaşa çok mesaiye eyvallah demedikleri, mesai saatleri dışında ulaşılamadıkları ve buna benzer “normal” sayılması gereken haklarını, sınırlarını korudukları için yerden yere vuruluyorlar.
Dünyada iş günlerinin beşten dörde düşürüldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Sizce bunu kime borçluyuz? İş yaşamına 2020’den önce başlayan herkese sözüm. Bir an düşünelim. Bu alan savunmasına imrenmiyor muyuz? Bir araştırmaya göre 25-37 arası çalışanlar daha fazla hastalık izni alıyormuş. 35 yaş altı çalışanların hastalık izni oranı 2019’a göre yüzde 29 artmış.
Hasta olsa da işe gelen, tatildeyken çalışan, az uyuyan, az uyumasıyla hafiften iftihar eden çalışma arkadaşlarınızı veya kendinizi düşünün. Hasta olunca çalışmamanın nesi tuhaf?
Bu neslin ebeveynlerinden sonra gördükleri ilk insanlar yöneticileri, iş arkadaşları ve patronları oldu. Peki sadece iş yerlerinde muhatap olduğumuz, pazarlamacılar ve araştırma şirketleri üzerinden tanıdığımız bir kuşağı günah keçisi ilan etme kolaycılığına neden düşüyoruz?
- Çünkü büyük bir çoğunluğu işyerlerinden, pazarlamacılardan ve ardından da sosyal medyadan çıkan genellemelerle, karşımıza çıkan gençlere önyargılı davranmak, kendimizle yüzleşmekten daha konforlu.
Acar Baltaş’ın söyleşisinden bir alıntı daha yapmak isterim:
“Yargılayıp nasihat ediyoruz. Halbuki düşünmek zor, yargılamak kolaydır. Yaşınız ve pozisyonunuz gereği güç sizdeyse anlamaya çalışmak sorumluluk yükler. Karşındakini anladığında kendi davranışını değiştirmen gerekir. Değişim, konfor alanından çıkmayı gerektirir.”
Zammı bırakın, maaş ve sigorta istediğimi bile dile getiremeyen biriydim. Hakkını arama konusunda kısır, verdiği emeğin karşılığını isteyemeyen, hafta sonu da çalışmaktan kaçınmayan kuşaklardan sonra garipseniyor evet, ancak bir zaman sonra garipsenen biz olacağız.
Kuşaklarla ilgili çalışan akademisyenlerden Jean Twenge, Nesiller adlı kitabında şöyle diyor:
“Yüz yüze tartışılsa belki bu kadar şiddetli olmayacak kuşak çatışmaları giderek alevlenirken teknolojinin bizi yalnızlaştırdığını, siyasi kutuplaşmayı artırdığını, gelir adaletsizliğini körüklediğini, kötümserliği beslediğini, aramızdaki uçurumu derinleştirdiğini ve ruh sağlığı krizinin başlıca sorumlusu olduğunu fark etmeliyiz.”
Yani sonunda hayatı kendinden öncekiler gibi sokakta, ofiste, okulda değil internette öğrenen nesli, hayatın içine aynı hızla cumburlop attık. Üzerine bir de hiçbir fikirleri olmayan bir hayata uyum sağlamalarını talep ettik.
- Peki o hayatı kendi aramızda anmak ve özlemek dışında bir şey yaptık mı? "Siz bilmezsiniz, bir zamanlar biz…" diye başlayan cümleler kurmak yerine ne yaptık? Esas soru ise şu olmalıydı: "O eski hayat orada duruyor muydu?"
O zaman tanışma uygulamaları ve sosyal medya dışında bir sosyal yaşam bilmedikleri için Z kuşağını suçlamak biraz haksızlık olmuyor mu?
Biraz da madalyonun tersi
Sözümün ulaştığı Z ve sonraki kuşak varsa şayet madalyonun tersine bakmak da size düşüyor. Artık yaşlıları bi’ salın arkadaşlar. Size de bu kadar mağduriyet yetmedi mi? Bir şeylerin çözümü için de boomer'ları suçlamadan kendiniz elini taşın altına sokmayı denemeye ne dersiniz?
Eleştirdiğim şeyi yinelediğimin elbette ayırdındayım. Ama rica ediyorum bundan da tetiklenmeyiverin. Zaten eğer mümkünse kimse tetiklenmesin ve trigger’lanmasın. Hislerimizi çeviri kavramlarla açıklamaya çalıştıkça daha da anlaşamıyoruz, ancak bu başka bir yazının konusu.
Zira bakın, Z’den sonra Alfa ve Beta geliyor. İşin komik kısmı, Beta kuşağı için yazılıp çizilenler bir zamanın Z kuşağı için söylenenlerin kısmen aynısı: "İş hayatını, tüketimi değiştirecek kuşak, tabletle doğan kuşak, öz dijital yerli kuşak…"
Herkes annesinin, babasının, ilk patronunun hatalarını hatırlıyor ve o hataları tekrarlamamaya çalışıyor. Ya da başka hiçbir şey görmediği için tam da o hataları tekrar ediyor. Yani herkes kendisinden öncekilere ilikli.
- Victoria’s Secret defilesi bugün cringe geliyorsa 10 yıl önceki beden olumlama hareketi sayesinde. Çocuğunun yaşından bile emin olamayan erkekler değişmeyi denemese bugün çocuğuyla alışverişe çıkan babalar olmazdı.
Bu toprakların en kıymetli hasletlerinden biri usta-çırak ilişkisidir ya hani, belki de o ilişkiyi hatırlamanın zamanı gelmiştir. Herkes anlayamadığı zanaatin, yani kendisinden sonra gelen kuşağın çırağı olmaya gönüllü olursa, birbirimizi anlama işinde de belki ustalaşabiliriz. Çünkü belli ki bu kadar etiket, bu kadar beklenti, bu kadar analiz bir işe yaramıyor.
Konuşmayı, anlaşmayı denememiz gerekiyor artık. Önümüzde bir gelecek var, yeni nesiller var, beş-altı nesil birarada yaşamamız gereken bir ülke var. Her kuşak birbirini içine sininceye kadar gömdüyse herkes kendinden öncekine, sonrakine el versin de şu çukurdan artık çıkalım. Daha da dibi kalmadı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Sinem Dönmez
Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





