“15’i Yaz 15’i Kış” derlerse de şimdiden kışın kaygısını çekmek doğru mu ya?

Mehmet Selahattin, 7 Eylül 1929

“Ağustosun 15’i yaz 15’i kış”

Bu söz biraz mübalağalı olsa da herhâlde boş yere söylenmemiş. Müjdecileri görmüyor musunuz? Öbek öbek ayvalar, tabla tabla kızılcıklar. Hele bu kızılcık, erbabınca hiç iyi bir alamet sayılmaz. Bol olduğu seneler kış mutlaka zorlu olurmuş. Bir âlimimizle biricik felekiyatçımız arasında ağustos ortasında açılan sohbeti ben kızılcıktan daha tehlikeli görüyorum.

Bir adama kırk gün deli derlerse sahiden deli olup çıkarmış. Onun gibi “Kış bu sene çok olacak.” diye diye akıbet dedikleri olacak. Şimdi siz dersiniz ki:

“Yahu sana ne oluyor? Âlem buram buram ter dökerken, halk bir avuç buz için birbirini yerken, deniz hamamları dolup dolup boşalır yahut hiç boşalmazken, Boğaziçi vapurlarında bir iskemle 5 kuruşa satılırken, Adana’dan hararetin 45 dereceye çıktığına dair dumanı üstünde haberler gelirken sen bize hangi kıştan bahsediyorsun?”

Ben de size derim ki:

“Hakkınız var ama ne yapayım bugünlerde biraz bedbinliğim üstümde. Oduncular dağ gibi odunu istif edip üstünde nargilelerini tokurdatırken, Boğaziçi’ndeki tanıdıklarım göçe hazırlanırken, sokaklarda sepet sepet muşmulalar satılırken, evlerde güneşe karşı domates pelteleri kurutulurken, reçel ve turşu küpleri sıralanır, biberle patlıcan sofralardan ayağını çekmeye başlarken bir türlü gönlüm rahat etmiyor. Kış günlerinin o karlı kaypak günleri gözümün önünde soğuk soğuk canlanıyor. Ve hele birkaç çeki odun atamadığımı düşündükçe elimin ayağımın canı kesiliveriyor. Buna karşılık bir şeye seviniyorum: Tahtakurusundan, tatarcıktan, sivrisinekten, iğneli karıncadan kurtulacağız. Yorganlarımıza sarılarak tatlı tatlı uyku çekeceğiz.”

Canım ben de neler söylüyorum? Şu havaya baksanız a… Üç dört ay sonraki kışın matemini tutup bu güzel eylül havasından istifade fırsatını kaçırmak âdeta aklını kaçırmak gibi bir şey olur. Öyleyse ver elini 99 numara, sür Boğaz’a!

Oh, dünya varmış yahu! Vapur Sarayburnu’nu geniş bir daire resmederek dönüyor. İstanbul panoramasını buradan bütün ihtişamıyla kucaklamak, göz bebeklerinde nakşedip içimize sindirmek mümkündür.

Güvertede kızıl saçlı bir kadın çocuğunu emziriyor. Fakat zavallı yavrusuna o kadar dalmış ki en mahrem uzuvlarının açıldığının hiç farkında değil.

Yolcuları şöyle bir gözden geçiriyorum. Öksürüklü bir ihtiyar uzun bir “öhhö öhhö”den sonra gelen ifrazatını denize tüküreyim derken karşısındakinin suratına püskürtüvermesin mi? Adamcağız böyle şeyleri hoş gören takımdanmış. Mendiliyle yüzündeki ıslaklığı kuruturken sadece dedi ki:

“Pek isabetli bir atış olmadı, değil mi efendim?”

İhtiyar mahcup;

“Alimallah pek müteessir oldum. Malum ya aşağı tükürsem sakalım yukarı tükürsem bıyığım. Şöyle usulcacık şey edeyim darken. İhtiyarlık beyefendi ihtiyarlık…”

Gülüşüldü ve hadise kapandı. Biz de artık Emirgan önlerine gelmiştik. Emirgan’dan sonra İstinye’ye, Yeniköy’e yanaştık. Yeniköy’den sonra da doğru Beykoz.

İskeleye çıktığım zaman vakit öğle idi. Karnım zil çalıyordu. Şadırvan tarafına doğru yürüdüm. Burada evvelce tanıdığım bir sütçü dükkânı vardı. Dükkân yerinde duruyor ama ne sütü kalmış ne yoğurdu. Biraz öte beri getirtip yemeye macbur oldum. Ve bir cigara içerek orada bekleyen arabalardan birine atladım. Araba malum tek atlı arabalardan. Arabacı da dilli bir şey;

“Akbaba mı dediniz? Galiba Karakulak Suyu’na kadar gideceksiniz. Amma böyle yalnız… Oldu mu ya?”

“Niçin, oralara yalnız gidilmez mi?”

“Yok hani bir can yoldaşı olsa…”

“Yollarda bir tehlike mi var?”

“Hayır beyim. Demem o deme değil. Eğlence tamam olmaz da… Cuma, pazar eşini alan hep oralara taşınır da.”

İki kelime ile kestim:

“Böyle daha iyi.”

Meşhur Sırmakeş Çeşmesi önünden çala kamçı Beykoz çayırına geldik. Dedim ki:

“Burada biraz mola verelim.”

Çayır epeyce kalabalıktı. Her yiğidin yüreğinde bir arslan yattığı gibi burada da her ağacın altında bir çift yan gelmişti. Rahatsız edilmekten hiç endişeleri olmadığı belliydi. Sıra çınar ağaçlarının gölgelediği yeşil yolda bu gözler pek eğlenceli şeyler gördü. Neyse geçelim ve yolumuza devam edelim.

Düşe kalka taşlık, harap bir yoldan ilerliyoruz. Yarım saat sonra Akbaba göründü. Köyü pek tenha bulduk. Herkes tatil gününden istifade için şuraya buraya dağılmıştı. Birkaç ihtiyarcık büyük kahvede toplanmış avcılıktan bahsediyorlardı. Hepsi de sağlam, görgülü adamlardı. Sakalı değirmende ağartmadıkları belliydi.

“Bu sene eh, zerzevat zararsız. Ama bahçıvanların gene borç gırtlağında.” dediler. Ve kabzımallardan bir hayli şikâyet ettiler.

Akbaba köyü daha ziyade orman köyüdür. Civarda pek çok hususi orman vardır. Bu baltalıklardan fasulye sırığı keser ve Beykoz’a getirip satarlar. Meşhur Karakulak Suyu’nun menbaı da az ileride, Dereseki ile Akbaba arasında bir tümsektedir. Fakat son seneler suyu pek azalmış. Öyle ki yarım saatte bir testi güç doluyormuş. Suyun azalmasının Harb-i Umumi’de ormanlardan pek insafsızca yapılan kesimin neticesinde olduğuna şüphe yok.

O sırada kahveci bir fincan kahve ve bir bardak su ile geldi:

“Halis Karakulak’tır beyim!”

“Karakulak Suyu gibi hafif” tabirinin ne kadar yerinde düştüğünü bir bardak suyu bir hamlede bitirip de hiç içmemiş gibi olduğum zaman daha iyi anladım.

Bir ihtiyar “İç bey iç!” dedi. “Bu su da bir gün gelip antika yerine geçecek!”

Kulaklarımda bu sözün aksi bir müddet dalgalandı. Sularımızı kurtarmak için ağaç seferberliği yapmalıyız. Ve bu işte ön ayak olan hükümetin gösterdiği yolda canla başla yürümeliyiz. Yoksa bu gidişle Akbabalı ihtiyarın dediği gibi nice sularımız yakında antika yerine geçip tatları damağımızda, şırıltıları kulağımızda kalacak!


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Boğaziçi'nin kayıp beş yılı #47

boğaziçi, beykoz, karakulak suyu, kanlıca yoğurdu

13 Eyl 2022

Beylerbeyi Vapuru

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR