2025'in jeopolitik sahnesinden kalanlar: Normlara uymayan bir dünya

2025’i uğurlarken dünyanın ahvaline baktığımızda, bu yıl da 2. Dünya Savaşı sonrası belirlenen normlarla Soğuk Savaş sonrası dönemi idare etmeye çabalayan liberal uluslararası düzenin meşruiyet krizleriyle boğuşmasını izledik. Popülizm, yeni milliyetçilik, içe kapanma eğilimleri yükselirken kural ve normlara uymayan liderler de arttı.
2025'in jeopolitik sahnesinden kalanlar: Normlara uymayan bir dünya

2. Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve SSCB'nin iki başat güç olarak dünya politikasının yönünü belirlemeleriyle kurulan çift kutuplu Soğuk Savaş düzeni, beş daimi üyeye ayrıcalıklar tanıyan Birleşmiş Milletler (BM) sistemiyle kurumsallaştı. Ne var ki 1991’de SSCB dağılıp da Soğuk Savaş beklenmedik bir şekilde sona erdiğinde dünyaya sunulan PaxAmericana ve onun etrafında şekillenen neoliberal kurumlar en fazla on yıl dayanabildi. 

Dünya 11 Eylül 2001’de El Kaide’nin New York’taki İkiz Kulelere ve Pentagon’a düzenlediği saldırılardan beri devletlerin giderek merkezileştiği, başta BM olmak üzere uluslararası rejim ve kurumların güçten düştüğü, ezcümle liberal uluslararası düzenin her geçen yıl daha da çok krizle sınandığı yokuş aşağı bir sürecin içinde kaldı. 2025 yılı da "Bu yıl her şey daha güzel olacak" diye beklenti içine girenlerin umutlarını boşa çıkardı.

John Ikenberry’nin ABD öncülüğünde belirlenen kurallara dayalı, kurumsallaşmış, açık ekonomi, çoktaraflılık ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan bir düzen olarak tanımladığı Liberal Uluslararası Düzen, Rusya ve Çin gibi dünya politikasında etkisi giderek artan “dışardan” tehditlerden ziyade çoktaraflılıktan çekilme, içe kapanma, yeni milliyetçilik, popülizm, söz konusu düzenin lideri konumundaki ABD’nin kendi ön ayak olduğu kuralları ihlal etmesi gibi olgular nedeniyle “içerden” gelen tehditlerle yıprandı. 

Öte yandan, Doğu Avrupa ve Avrasya’daki Renkli Devrimler ya da Latin Amerika’da otoriter mirasın yeniden üretildiği dönüşümlerle geniş bir coğrafyada tezahür eden bir erk dönüşümü de bu sürece eklendi. 2003 yılında ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun Irak’ı işgaliyle başlayan Arap Baharı’yla süren Ortadoğu’daki gelişmeler, o dönem Gilles Kepel’in yerinde tespitiyle işaret ettiği gibi Soğuk Savaş düzeninin kalıntısı son rejimlerin de düşüşüne vesile oldu. 

  • Bu iktidar dönüşümü de bugün bile hâlâ Soğuk Savaş sonrası sürdürülebilir ve uluslararası ilişkilerin çokaktörlü ve heterojen yapısına yanıt verebilecek bir düzen kurulmasını sağlamadı. 

Uzun lafın kısası 2025’i uğurlarken dünyanın ahvaline hızlıca göz attığımızda, bu yıl da 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan kurum ve belirlenen normlarla Soğuk Savaş sonrası dönemi idare etmeye çabalayan liberal uluslararası düzenin yalpalayarak ve meşruiyet krizleriyle boğuşarak ayakta kalmaya çalışmasını izledik. Yukarıda sıraladığımız popülizm, yeni milliyetçilik, içe kapanma ve çok sayıda hükümet ve liderin uluslararası kurum ve normlara uymama yönündeki davranışlarının daha da artmasına şahit olduk. 

2025’te var olan düzenin normatif bağlayıcılığı daha da azaldı ve ABD’den Rusya’ya AB’den Çin’e başat aktörler kendi meşreplerince mevcut normları kendi çıkar ve politik beklentileri çerçevesinde araçsallaştırmayı sürdürdüler. 

Trump’ın ikinci dönemi

2025’e gözlerimizi Donald Trump’ın ABD’nin 47. Başkanı olarak göreve resmen başlamasıyla açtık. 2017-2021 arasındaki birinci görev süresi boyunca ülkesini Trans-Pasifik Ortaklığı, Paris İklim Anlaşması gibi çoktaraflı oluşumlardan çekmek, ABD’nin UNESCO’ya maddi desteğini kesmek, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı (NAFTA) iptal etmek gibi kararlarla uluslararası normlara ve kurumlara dayalı düzene meydan okuyan Trump’ın ilk seçildiğinden çok daha büyük ve etkili bir seçmen desteğiyle ABD başkanı olması 2008 küresel finansal krizinden bu yana artan popülizmin yeni bir aşamaya geçtiğinin habercisi oldu. 

Trump göreve geldiği andan itibaren ekonomik rekabeti dış politikasının merkezine yerleştirdi ve ABD’nin neredeyse tüm ittifak ilişkilerini bu perspektiften tartışmaya açtı. Çin başta olmak üzere stratejik rakiplere karşı yüksek gümrük vergilerini uygulamaya sokarken, müttefik ülkelerle ticari koşullandırılmaya başlandı. Bu da küresel ticaret rejiminde belirsizliği ve norm erozyonunu artırdı. 

Öyle ki Trump yönetimi, geleneksel müttefikleri olan İngiltere ile Almanya ve Fransa başta olmak üzere AB ülkelerini ekonomik kısıtlamalarla baskı altına alırken, Kanada ve Meksika’yı USMCA/NAFTA çerçevesinde yeniden pazarlığa zorladı. Japonya ve Güney Kore gibi Asyalı müttefiklerini ise ikili ticaret anlaşmaları ve tarife tehditleriyle karşı karşıya bıraktı. Vietnam, Hindistan ve bazı Latin Amerika ülkelerini de dolaylı biçimde tedarik zinciri ve gümrük düzenlemeleri üzerinden olumsuz yönde etkiledi. 

Nitekim, geçen hafta yaptığı kısa yıl sonu değerlendirme konuşmasında selefi Joe Biden’ı kendisine “iflasın eşiğinde bir ekonomi” bırakmakla suçlayan Cumhuriyetçi başkan, hane halklarının en büyük endişe kaynağı olan fiyatların hızla düştüğünü ileri sürdü ve enflasyonla mücadelenin henüz bitmediğini belirtti. Amerika’nın “dünyanın daha önce hiç görmediği türden bir ekonomik patlama” yaşayacağını iddia eden Trump, bunun korumacı politikalar sayesinde başarılacağını ve Amerikalılar arasında şüpheyle karşılanmasına rağmen, gümrük vergilerinin kendisinin en sevdiği kelime olduğunu yineledi.

Siyaset bilimci Adrien Shcu’nün ifadesiyle Trump’ın uluslararası norm ve anlaşmalara ilişkin bazı ihlalleri her ne kadar ABD dış politikası bağlamında yeni olmasa da, onu özgün kılan unsur, Washington’un sürdürdüğü tüm ilişkileri ekonomik rekabete indirgemesi oldu. Başka bir ifadeyle merkeze ekonomik rekabeti ve korumacı bir politikayı yerleştirerek ABD’nin refah düzeyini artıracağını iddia ederken eski bir iş adamı olan ABD başkanı, 2. Dünya Savaşı sonrasında bizzat ABD tarafından kurulan ve Soğuk Savaş sonrası küreselleşmeye adapte edilen Bretton Woods sisteminin teşkil ettiği uluslararası ekonomik (ticari ve finansal) rejimi de tartışmaya açtı.   

Trump’ın ekonomik rekabeti merkeze alan bu tutumu ulusal güvenlik anlayışına da yansıdı; ABD’nin hegemonik gücü çerçevesindeki küresel sorumluluklarını dışlayan bir yaklaşımı benimsedi. 4 Aralık’ta kamuoyuyla paylaşılan 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde, büyük güç rekabetini geri plana iten, ittifakları koşullu hale getiren ve uluslararası düzen vurgusunu zayıflatarak "Önce Amerika" eksenli dar, ekonomik-milliyetçi bir güvenlik anlayışını kurumsallaştıran bir çerçeve sunulduğu görüldü. 

Bütün bu unsurlar Trump’ın iç politikadaki söylemine iyice yerleşen göçmen karşıtlığı, ırkçılık, mizojini, LGBT karşıtlığı ve maskülinizm (özellikle broligarşiolarak ifade edilen erilleşme dalgası) içeren ifadeleri, aşılar, iklim krizi gibi konularda bilim dışı yaklaşımlarıyla birleşti ve Batı dünyasının hâlâ başat gücü konumundaki ABD’yi dünyanın önemli ve çözüm bekleyen sorunları karşısında kolaylıkla öngörülemeyen bir aktör hâline getirdi. 

  • Nitekim Trump’ı Rusya-Ukrayna savaşında, Gazze meselesinde, Suriye’deki rejim değişikliği sürecinde ya da COP görüşmelerinde sıklıkla tutarsız beyanatlar verirken ve pragmatik hamlelere başvururken izledik.  

Rusya-Ukrayna Savaşı: Barış umutları ve Avrupa güvenliği  

ABD’deki iktidar değişikliği, 2022’den beri devam eden ve özellikle AB ülkelerinin güvenliği açısından giderek daha büyük bir tehdit haline gelen Rusya-Ukrayna savaşına da yansıdı.Trump barış görüşmelerinin merkez aktörü hâline geldi.

ABD Başkanı’nın Putin ve Zelenski’ye yönelik kimi zaman sempati sözcükleri kimi zaman açıktan suçlamalarıyla renklenen barış görüşmeleri, 2025’in en önemli uluslararası gelişmeleri arasında yer aldı. Oval Ofis’te kameralar önünde Ukrayna Devlet Başkanı’nı sert biçimde eleştiren Trump, Ukrayna liderinin ABD’ye karşı yeterince minnettar olmadığını ileri sürdü.

İstanbul’da düzenlenen doğrudan görüşmeler ve Trump ile Putin arasında Alaska’da yapılan zirve, barışa yönelik somut bir ilerleme sağlamazken Washington, Ekim ayında Rus petrol sektörüne yönelik yaptırımlar açıkladı. Buna rağmen, Kasım ayının sonlarında, ilk taslağı Ukrayna ve Avrupalı müttefikler tarafından büyük ölçüde Moskova lehine görülen bir Amerikan planı temelinde uluslararası müzakereler yapıldı. 

  • Aralık ayında Trump’ın temsilcileriyle yapılan yeni bir müzakere turunun ardından Ukrayna, Rusya’nın kontrolündeki toprakların hâlâ temel bir tıkanma noktası olmasına rağmen, bazı “ilerlemeler” kaydedildiğini açıkladı. 

Cephede ise Rus ordusu, Mart ayında sınırdaki Rusya’ya ait Kursk bölgesinden Ukrayna güçlerini tamamen püskürttükten sonra doğuda yavaş ilerleyişini sürdürdü. Moskova, Ukrayna’nın enerji altyapısı ve demiryolu ağlarına yönelik saldırılarını artırırken, Ukrayna yönetimi de Rusya’daki petrol tesislerini hedef aldı. 

Cephede çatışmalar hâlâ sürerken konu Avrupa güvenliği için giderek artan bir tehdit hâline geldi. 12 Mart’ta, Ukrayna’nın güvenliğini konuşmak üzere Fransa, Almanya, İtalya, Polonya ve Birleşik Krallık Savunma Bakanları Paris’te biraraya geldi. Avrupa savunması için başat öneme sahip E5 Grubu olarak adlandırılan bu beş ülkenin artık niyet beyanlarının ötesine geçip somut hedeflerin hayata geçirilmesi yönündeki istekleri vurgulandı. 

  • Toplantıya ev sahipliği yapan Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise bu tarihten beri Ukrayna’nın güvenliğini “Amerikalılar olmadan” sağlamanın yollarını aramak ve olası senaryolar üretme konusunda Avrupa’da liderlik rolünü oynamaya başladı. 

Trump yönetimindeki ABD'nin Avrupa'dan hatta NATO’dan uzaklaşması ve bu durumun Avrupa güvenliğini aktif olarak tehdit etmeye başlamasıyla birlikte ilki, 2 Mart’ta Londra’da, ikincisi İngiltere Başbakanı Starmer’ın çağrısıyla çevrimiçi olarak düzenlenen Gönüllüler Koalisyonu toplantılarının sonuncusu 27 Mart tarihinde yapıldı. Zirvenin ardından Macron, Rusya'ya yönelik yaptırımlar sürdürülürken, Ukrayna ordusuna Fransız-İngiliz heyeti gönderilmesi ve bir "güvence gücünün” konuşlandırılması kararını duyurdu. 

ABD’nin barış görüşmeleri sırasında Rusya’yı memnun edecek bir tutum içinde olması da Transatlantik İttifakı'nın güvenilirliğini Avrupa nezdinde iyice sarstı. Tüm bunlara rağmen, yılı bitirirken somut sonuçlardan hâlâ uzak olan barış girişimleri 2026 için cılız da olsa bir umut taşımaya devam ediyor.  

Gazze: İnsani kriz ve diplomasi umudu 

2025’te dünya kamuoyunun odaklandığı bir başka konu ise İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ve yaşanan derin insani kriz oldu. 15 ayı aşkın bir çatışmanın ardından Katar, Mısır ve ABD’nin arabuluculuğunda müzakere edilen bir ateşkes anlaşması, 19 Ocak 2025’te İsrail ile Hamas arasında yürürlüğe girdi. 

2025’e göreli bir umutla başlayan Gazze halkı iki ay sonra ateşkesin İsrail tarafından bozulmasıyla 18 Mart itibarıyla tekrar bombardımanların hedefi oldu. En az 18.000’i çocuk olmak üzere 70.000 Filistinlinin hayatını kaybetmesine yol açan saldırılara İsrail’in bölgeyi ablukaya alması ve insani yardım konvoylarının geçişine izin vermemesi eklenince Gazze’de adı konulmamış bir soykırım başladı. 

BM, 22 Ağustos’ta Gazze’de resmen kıtlık durumu ilan etti. 500 binden fazla Gazzelinin etkilendiği bu felaketten BM İsrail’i insani yardımları sistematik bir şekilde engellemesi nedeniyle sorumlu tuttu. Batı kamuoyundaki kafa karışıklığına da son veren bu gelişme, Gazze’ye desteğin, İsrail’e yönelik ise tepkilerin giderek artmasına yol açtı. Pek çok Batı ülkesinde çok sayıda kitlesel eylem yapıldı. Özellikle Gazze’ye insani yardım götüren Küresel Sumud Filosu’nun İsrail tarafından engellenmesi büyük tepkilere yol açtı.

29 Eylül 2025’te Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu ile birlikte, Gazze krizini merkeze alan ve tüm Ortadoğu’yu etkilemesi öngörülen bir barış planı açıkladı. Söz konusu plan; ateşkesin sağlanması, İsrailli rehinelerin iadesi, Hamas’ın askerî kapasitesinin tasfiye edilmesi ve Gazze Şeridi’nde geçici bir yönetim yapısının oluşturulması hedefleri doğrultusunda hazırlanmış 20 maddelik bir çerçeve sundu. 

  • Planına güvenen ABD Başkanı, yıl sonu konuşmasında Ortadoğu’da “son 3.000 yılda ilk kez barışı tesis ettiğini” ileri sürdü. Ancak Ekim ayında yürürlüğe giren ateşkes kırılganlığını korur ve taraflar birbirlerini anlaşma şartlarını ihlal etmekle suçlarken, bölgedeki insani durum da kritik seviyede kalmaya devam ediyor. 

İnsani durumun kötüleşmesiyle Gazze’deki çatışmaya yönelik tutumu değişen Batı kamuoyunun hükümetler nezdinde artan baskıları uzun süredir askıda bekleyen Filistin Devleti'nin resmen tanınması meselesini gündeme taşıdı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Yaser Arafat’ın bağımsızlık ilanından 37 yıl sonra, bugün BM üyesi 197 devletin 159’u Filistin Devleti’ni tanıdı. 

  • Fransa, Birleşik Krallık, Avustralya ve Kanada başta olmak üzere birçok ülke bu tanımayı New York’taki BM nezdinde ilan etti. Hatta Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşması tanıma silsilesinin somut tezahürü hâline geldi ve 2025’in sembolik kareleri arasında yerini aldı. 

Filistin açısından “acı bir zafer” olsa da tanıma sürecinin somutlaşmasını sağlayan kamuoyu etkisi ve diplomatik girişimlerin liberal uluslararası sistemin sarsıntılı varlığında hâlâ işleyebildiği durumlardan biri olması bakımından 2025’in olumlu gelişmeleri hanesine yazıldı.   

Suriye’deki rejim değişikliğinin Ortadoğu’ya etkileri 

2011’den beri dünya gündeminin ilk sıralarında yer alan Suriye, 2024’ün son ayında Esad rejiminin düşmesiyle 2025’te yeniden inşa temasıyla yerini aldı. Bir dönem etrafa korku salan, azılı teröristler listesinde yer alan Colani, birdenbire Esad sonrası Suriye’nin yönetimine getirildi. Önce askerî giysilerini çıkarıp takım elbise giyerek, sonra gerçek soyadını kullanarak sivil hayata dönüşünü tescilledi ve Ahmed el-Şara olarak Suriye’nin yeni devlet başkanı oldu. 

2025 yılı boyunca Suriye, görünürdeki istikrara rağmen son derece kırılgan bir dönüşüm süreci yaşadı. Silahlı çatışmaların birçok bölgede sona ermesi, yerinden edilmiş yüzbinlerce kişinin geri dönüşü ve uluslararası yaptırımların kademeli olarak gevşetilmesi, devletin yeniden inşasına yönelik umutları artırdı. Şara’nın Batı ile ilişkileri normalleştirme yönündeki pragmatik yaklaşımı, örneğin Fransa ziyareti, BM Genel Kurulu’nda yaptığı tarihî konuşma, Trump, Erdoğan gibi liderlerle ikili görüşmeleri ve insan haklarına saygı ile hesap verebilirlik vaatleri üzerinden somutlaştı. 

Kasım ayında BM Güvenlik Konseyi’nin ekonomik yaptırımları kaldırma kararı, uluslararası toplumun bu geçiş sürecine temkinli de olsa destek verdiğini gösterdi. Ne var ki, toplumsal fay hatları, şiddet riski ve insani ihtiyaçların büyüklüğü, geçişin yapısal olarak hâlâ son derece kırılgan olduğunu ortaya koyuyor.

Ekonomik alanda ise tablo çok daha sorunlu. Siyasi coğrafya alanında önemli çalışmaları bulunan Suriye uzmanı Fabrice Balanche’ın vurguladığı üzere sanayi ve tarım sektörlerinin yeniden canlandırılamaması, Suriye pazarının başta Türk ve Çin menşeli yabancı ve kaçak ürünlerle dolmasına yol açmış durumda. Öte yandan günlük yaşamda elektrik kesintileri, yüksek enflasyon ve temel tüketim mallarının kıtlığı sürerken, toplum daha derin bir yoksullukla mücadele ediyor. 

Uzmanlara göre bu tablo, büyük ölçüde Esad döneminden miras kalan yağmacı ve dışlayıcı ekonomik yapının bir sonucu olsa da yeni yönetim de ekonomik sosyal sorunlara çözüm sunmaktan çok uzak. Dünya Bankası’nın öngörülerine göre 216 milyar dolarlık bir harcama ve yatırım gerektirecek yeniden inşa sürecinin başlatılabilmesi ise geçiş yönetiminin güvenliği kalıcı biçimde sağlamasına ve merkezi bir otoritenin kurulabilmesine bağlı. 

Öte yandan Suriye’deki gelişmeleri Gazze’deki durum ve İsrail’in bölgede kurmak istediği hegemonya ve Esad rejiminin düşmesiyle bölgede iyice yalnızlaşan İran’ın İsrail’le yaşadığı 12 günlük yıldırım savaşının sonuçlarından bağımsız olarak değerlendirmek de mümkün değil. Her ne kadar uluslararası planda destek ve itibar bulmuş olsa da Şara’nın Suriye gibi iç savaşla daha da parçalanmış sosyal yapısını birleştirmek, Kürtlerin, Dürzilerin, Alevilerin, Sünnilerin, Cihatçı grupların farklı ve çatışan talep ve hedeflerini harmanlamak, Weber’in klasik devlet tanımıyla meşru şiddetin tekelini oluşturmak, daha basit bir ifadeyle Suriye coğrafyasında yeni bir devlet kurmak için yeterli donanım, öngörü ve daha da önemlisi içerde meşruiyete sahip olduğunu söylemek pek mümkün değil. 

Bu durumda 2025’in Suriye başlığını 2026’ya daha zorlu krizlere açık hâlde devredeceğini öngörmek yerinde olacaktır. 

Asya’daki gelişmeler

Avrupa’nın doğusunda ve Ortadoğu’da kronikleşen çatışmalar sürerken ABD ile Çin arasındaki rekabetin yanı sıra geçmişten kalan ve yeni gelişen gerilimlerin artması da Asya kıtasını dünya gündemine taşıdı. 

İlk olarak, Hindistan ile Pakistan arasındaki tarihsel anlaşmazlığın merkezinde yer alan, yaklaşık 80 yıldır süren çözülememiş bir bölünme, egemenlik ve kimlik çatışması olarak Keşmir sorunu, Nisan ayında tekrar alevlendi. 22 Nisan 2025’te Hindistan’ın Cemmu ve Keşmir bölgesindeki Pahalgam’da düzenlenen saldırıda 25 Hint vatandaşı ve bir Nepal vatandaşı hayatını kaybetti. Olay Hindistan kamuoyunda derin bir şok yarattı.  

Son 30 yıldır bölgede görülen en ciddi kriz olarak nitelenen bu iki komşu bölgesel güç arasındaki çatışma, herhangi bir kazanan üretmediği gibi, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin Pakistan ve hedef aldığı terör örgütleri üzerinde yaratmayı amaçladığı caydırıcı etkinin ne ölçüde başarıya ulaştığını da sorgulattı. Öte yandan bu gelişme, Modi hükümetinin 2019’da Cemmu ve Keşmir’in anayasal özerkliğini kaldıran 370. maddenin ilgasından bu yana izlediği normalleşme politikasını ciddi biçimde zedeledi.

Yaz aylarında ise Tayland ile Kamboçya arasındaki sınırda yaşanan ölümcül çatışmalar gündeme oturdu. Yaklaşık yarım milyon insanın tahliye edilmesine yol açan çatışmalar kökeni bir yüzyılı aşan bir anlaşmazlığın yeni bir evresini oluşturdu. Nobel Barış Ödülü'nün kendisine verilmesini arzulayan ABD Başkanı Trump anlaşmazlığa dahil oldu ve tarafların kendisiyle yaptıkları telefon görüşmesi sonrasında ateşkesi kabul ettiklerini duyurdu. 

  • Tayland hükümeti ateşkes iddiasını yalanladı ve birbirlerini çatışmaları başlatmak ve sivilleri hedef almakla suçlayan Tayland ile Kamboçya arasında çatışmalar sürdü ve söz konusu gerilim 2025’te Güneydoğu Asya’daki en ciddi sınır gerilimlerinden biri hâline geldi.

Son olarak Çin ile Japonya, Japonya’nın yeni Başbakanı Sanae Takaiçi’nin 7 Kasım’da Tayvan’a yönelik silahlı operasyonların, adayı savunmak amacıyla Japonya’nın askerî müdahalesini meşrulaştırabileceğini ifade etmesinden bu yana sert bir anlaşmazlık içine girdi. Bu açıklamanın ardından Pekin hükümeti, vatandaşlarına komşu ülkeye seyahat etmemeleri tavsiyesinde bulundu ve Japonya’yı geri adım atmaya zorlamak amacıyla çeşitli misilleme önlemleri aldı. 

  • Çin, Çin Denizi’nde Japonya’nın karasularına yönelik ihlallerini artırırken Japonya savaş uçaklarını devreye soktu ve Tayvan’a en yakın Japon adası olan Yonaguni’ye karadan havaya füze sistemleri konuşlandırma konusundaki kararlılığını teyit etti.  

Japonya’nın bu tutumu, ABD’nin Tayvan’a yönelik angajmanını azalttığı bir döneme denk geldi ve ortaya çıkan siyasi boşluk, olası bir işgale yeşil ışık olarak yorumlanabilecek bir zemin yarattı. Krizin başlangıcında Trump, Tokyo’ya Tayvan meselesine karışmaması çağrısında bulunarak Çin’in pozisyonuna yakın bir tutum sergiledi. Fakat nihayetinde ABD, Aralık ayında Çin ve Rusya’nın ortak askerî tatbikatlarına tepki olarak Japonya’ya askerî desteğini açıkladı. 

Görünen çatışmaların ötesinde: İklim krizi, yapay zeka ve insanlığın yeni sınavları

Yıl sonunda dünyanın hâlini değerlendirirken yine klasik çatışmalar ve devletlerin egemen olduğu bir uluslararası sistem manzarası öne çıksa da 2025 yılı insanlığı etkileyen ve ileride daha çok etkileyecek pek yeni olmasa da sonuçlarıyla yeni yüzleşmeye başladığımız çatışma, güç, çıkar, devlet odaklı uluslararası ilişkilerin pek de çözümleyemeyeceği birtakım gelişmelerin de kristalize olduğu bir yıldı. 

2025, rekor sıcaklıklar, sel ve kuraklıklar gibi aşırı hava olaylarının küresel ölçekte artmasıyla daha da görünür hâle gelen iklim krizinin uluslararası siyasette güvenlik, kalkınma ve jeopolitik rekabetle iç içe geçtiği bir yıl oldu. Yıl boyunca yapılan değerlendirmeler, 1,5°C hedefinin fiilen zorlandığını ve mevcut ulusal katkı beyanlarının (NDC’ler) küresel ısınmayı sınırlamak için yetersiz kaldığını ortaya koydu.

Kasım ayında Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen 30. COP Zirvesi'nde ABD’nin yokluğu ve güvensizliğine rağmen çoktaraflılığı ayakta tutmayı başarsa da toplantıya katılan 194 taraf, özellikle fosil yakıtlardan çıkış meselesi etrafında derin görüş ayrılıkları yaşayarak müzakereleri uzattı. Avrupa ülkelerinin güçlü biçimde savunduğu bu konu, başta petrol üreticisi ülkeler olmak üzere bazı aktörler tarafından bloke edildi. 

  • CO₂ emisyonlarının yaklaşık %80’inin kaynağı olan fosil yakıtlardan ve bu kaynaklardan vazgeçilmeden Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak mümkün değilken Belém’deki zirve sona erdiğinde varılan mutabakatta konuya ilişkin dolaylı bir atıfla yetinildi ve yine somut bir yol haritası ortaya konulamadı. 

İklim meselesinde de yine Trump’ın etkisi görüldü. Açık biçimde iklim değişikliği karşıtı bir tutum benimseyen Trump yönetimi, çevre alanındaki eğitim ve araştırmalara ayrılan fonları ve bursları ciddi biçimde budadı. Göreve başladığı ilk gün olan 20 Ocak’ta, kamuoyu önünde “gururla” imzaladığı bir kararnameyle ABD’yi Paris İklim Anlaşması’ndan çekmesinin ardından, iklimle bağlantılı bilimsel araştırmalara yönelik bütçe kesintisi açıklamalarını sıraladı. 

  • Her bir kurumun 2025 yılındaki toplam bütçesinin %9-59’u arasında bir kayba uğramasına yol açan ve çarpıcı boyutlara ulaşan bu kesintiler, öncelikle Çevre Koruma Ajansı’nı (EPA) hedef aldı. Ardından Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA), Ulusal Bilim Vakfı (NSF) ve dünya çapında saygınlığa sahip NASA da bu kesintilerden nasiplerini aldılar. 

Bilim üreten merkezlere saldırı niteliğindeki bu politikalara rağmen bilimsel ve teknolojik ilerlemeler kendi seyirlerini 2025’te de sürdürdü. Öyle ki 2025 Yapay Zeka’nın (YZ) artık günlük hayatlarımıza aktif olarak girdiği kritik bir yıl oldu. Bilimsel makalelerin değerlendirilmesinden tıp alanındaki teşhislere, müzik üretiminden, dijital içerik hazırlanmasına kadar çeşitli alanlarda giderek etkili olan YZ’nın istihdam üzerindeki etkileri giderek daha ciddi bir şekilde ele alınır oldu. Şirketlerde yapay zekanın devreye girmesiyle birlikte ardı ardına açıklanan yeniden yapılanma planları, yüz binlerce kişinin işten çıkarılabileceği endişesini doğurdu. 

  • Örneğin, bilgisayar ve yazıcı üreticisi HP, 4.000-6.000 arasında, yani toplam çalışanlarının yaklaşık yüzde 10’una denk gelen pozisyonun kaldırılacağını açıklarken, “Müşteri memnuniyetini, ürün inovasyonunu ve verimliliği yapay zekanın benimsenmesi ve etkinleştirilmesi yoluyla artırmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı. 

ABD’deki Massachusetts Institute of Technology (MIT) tarafından Kasım ayında yayımlanan bir makalede, YZ’nın ABD’deki 151 milyon istihdamın yüzde 12’sinin, yani yaklaşık 20 milyon kişinin yerini alabileceği ifade edildi. 

Bireysel düzeyden resmî, ekonomik, askerî pek çok alanda etkin bir şekilde kullanılan YZ alanında uluslararası yönetişim araçları da geliştirilmeye başlandı. AB’nin 2024’te hazırladığı ve 2026 Ağustos’unda yürürlüğe girecek dünyanın ilk kapsamlı YZ yasası olan AI Act, dönüştürücü bir etkiye sahip. 

Ayrıca Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, 26 Kasım günü bağlayıcı olmayan bir raporu kabul ederek AB ülkelerinde 16 yaşın altındakilerin sosyal ağlara, video platformlarına ve YZ araçlarına erişiminin yasaklanmasını savundu. Avustralya’da ise 16 yaşın altındaki kişilerin birçok sosyal medya ağına erişimi, 10 Aralık gece yarısından itibaren resmen yasaklandı. Küresel ölçekte öncü nitelik taşıyan bu adım, Instagram, TikTok ve Snapchat gibi platformların bağımlılık yaratan algoritmalarından gençleri korumayı amaçlıyor. 

Bir yandan da söz konusu düzenlemeler başlı başına bir sektör olan YZ geliştiricisi OpenAI, Google, Meta, Amazon gibi çokuluslu şirketleri devletlerin regülasyonuyla karşı karşıya getiriyor. Tüm bu gelişmeler, yapay zekanın 2025 itibarıyla yalnızca teknolojik bir mesele değil, küresel siyasetin, norm üretiminin ve güç ilişkilerinin merkezî bir unsuru hâline geldiğini gösterdi. 

2026’ya doğru…

Geride bıraktığımız yıla hızlıca bakıp birçok gelişmeyi de dahil edemediğimiz yazıyı sonlandırırken 2025’te dünya siyasetinde iz bırakan başat gelişmenin dünya barışından çok taraflılığa, iklim krizinden askerî çatışmalara kadar pek çok alanda sonuçlar yaratması bakımından ABD’nde eski iş insanı 79 yaşındaki Cumhuriyetçi Donald Trump’ın Ocak ayında göreve başlaması olduğunu iddia edebiliriz. Kim bilir kendisi, hak ettiği konusunda hiç şüphe duymadığı Nobel Barış Ödülü'ne de belki 2026’da kavuşur. 

Suriye’deki devlet inşasından Gazze’deki ateşkese, Ukrayna’da barış umutlarından Avrupa güvenliğine ilişkin kaygılara kadar yukarıda sıralanan konuların büyük kısmının 2026’nın da gündemi olmaya devam edeceğini öngörebiliriz. İklim krizi, YZ, dijital teknolojiler konularıysa 2025 itibarıyla bireysel hayatlarımızda ve dünya politikasında daha geniş bir yer işgal etmeyi sürdürecekler. 

ABD ile Çin arasındaki gerilimli rekabet nedeniyle Ortadoğu’da süregiden çatışmaların Asya kıtasına taşınabileceğini ve özellikle Pasifik bölgesinde çatışma riskinin 2026’da daha olası hâle geleceğini söylemek de mümkün. Belirsizliklerin arttığı bir dünyada içine sıkıştığımız bu “geçiş döneminin” yeni bir düzen olasılığına ilişkin pek umut vadetmediği bir manzarayla 2026’yı karşılayacağız.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Merve Özdemirkıran Embel

Akademisyen. Uluslararası İlişkilerde, başta ekonomik aktörler olmak üzere, ulus-aşırı (transnasyonal) aktörlerin rolü, Türk Dış Politikası ve Fransa Siyaseti başlıca çalışma konuları arasındadır.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR