Birincisi
Çok uzun zamandır işimiz gücümüz para oldu. Sadece geçen haftalardan aklımızda kalanlar: Merkez Bankası faiz oranlarını artıracak mı? Piyasalar buna nasıl tepki verecek? Paramızı dövizde mi, altında mı yoksa TL'de mi tutalım? Bitcoin kullanımı haram mı helal mi? Geçtiğimiz Salı ilk defa İstanbul’da bir yatırımcının 60.000 TL’lik kripto parasına haciz kondu. Yani daha dijital finans dünyası düzenlemeleri yapılmadan, bu dünyanın para birimleri üzerinden cezai müeyyideler uygulanmaya başladı. Sadece Türkiye değil bütün dünya para konuşuyor epey bir zamandır. Amerika’da finans dünyasının en büyük ponzi dalaveresiyle binlerce insanın milyarlarca dolarını dolandırmış Bernie Madoff 2009’da girdiği hapishanedeki ölümü ile gazete sayfalarındaydı. Daha önce de küçük yatırımcıların Reddit üzerinden örgütlenerek GameStop hisseleri yoluyla büyük yatırımcıların başını oldukça ağrıtmalarının, piyasalarda ciddi dalgalanmalara yol açması artısıyla eksisiyle haftalarca gündemde kalmıştı.
Tabii bütün bu gelişmeler az ya da çok bir miktar parası olanları daha çok ilgilendiren işler. Ama parasız olanların da akçeli işlerden yakayı sıyırabildiği söylenemez. Bugün yaklaşık her iki insandan birisi borçlu. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin Şubat ayında açıkladığı verilere göre, 2020 yılı sonu itibarıyla bireysel kredi borcu olanların sayısı 34 milyonu aşmış. Bunların yaklaşık 28 milyonu bireysel ihtiyaç kredileriyle borçlanmış olanlar.
Geçtiğimiz haftaların en önemli gelişmelerinden birisi son bir yıldır 4 milyona yakın kişinin yararlandığı kısa çalışma ödeneğinin Mart ayı itibariyle sonlandırılması oldu. Bu, elbette COVID salgınıyla beraber gelen yasaklar ve ekonomik daralmayla birlikte çalışamayacak durumda olanlar üzerinde hemen etkisini gösterdi. Örneğin, bizim üniversitede farklı birimlerde ve sosyal tesis işletmelerinde çalışan hizmetlilerin, bakıcıların, temizlikçilerin hemen hepsi zorunlu ücretsiz izne çıkarıldı. Yani çalışanlar açısından durum zaten pek parlak değildi, bundan sonrasına dair ışık görmek daha da zorlaştı.
Haliyle bugün en paralısından en parasızına herkes paranın akıbetini merak ediyor. , 1980’lerden sonra Susan Strange’in deyimiyle “kumarhane kapitalizmi” döneminde finans, dünyanın ve ulusal ekonomilerin en ağırlıklı sektörlerinin başında geliyor. Bu haliyle çok sistemik ve yapısal bir sorundan bahsediyoruz. Borcuyla, faizleriyle, hedge fund’larıyla, türev piyasalarıyla, tahvilleriyle, bonolarıyla, saadet zincirleriyle finans dünyasında olup bitenler bütün ahaliyi ilgilendiriyor. İkincisi, paranın, haklı haksız kazancın, adil ekonominin ne olup ne olmadığı ve bu çerçevede ödenecek bedeller, kime nasıl borçlanılacağı sadece ekonomistlerin ilgilendiği konular değil, çünkü çok ciddi kültürel ve ahlaki soruları içerisinde barındırıyor. Bu sorulara verilecek cevapların ekonomik olduğu kadar siyasi sonuçları var. Belki de tam bu sebeple bu ülkede Merkez Bankası’na müdür dayanmıyor.

Geçen yıl kaybettiğimiz, yazdıklarıyla birçok konuda ufkumuzu açan antropolog David Graeber, borcun ve paranın tarihini anlattığı Borç, İlk 5000 Yıl’ın (2015, Everest) başlangıç sayfalarında yaklaşık 5000 yıldır borç etrafında çıkan çatışmaların bugün ahlak ve dinle ilgili dilimizi büyük ölçüde belirlediğinden bahseder. Bunun tersi de doğrudur: paranın gerçek kökenleri, suç̧ ve ceza, savaş̧ ve esaret, şeref, borç̧ ve kefaret gibi insanlığın yüzyıllardır, hatta binyıllardır kafa yorduğu, uğruna nice kuşaklar, uygarlıklar eskittiği değerlerde saklıdır:
"Reckoning [hesap tutma, hesaplaşma]", "redemption [borç̧ ödeme, kefaret, günahlardan arınma]'" gibi kelimeler, bunların arasında en belirgin olanlarıdır, çünkü doğrudan doğruya antik finans dilinden alınmıştır. Daha geniş̧ anlamda, aynı şeyler "suç̧", "özgürlük" "af ", hatta "günah" hakkında söylenebilir. Gerçekte kimin kime ne borçlu olduğu hakkındaki tartışmalar, doğru ve yanlış̧ konusundaki temel kelime haznemizi biçimlendirmekte önemli bir rol oynamıştır.” (s.15)
(Sadece İngilizce’de değil Sanskritçede, İbranicede, Aramicede “borç”, “suç” ve “günah” aynı kelimelerle ifade ediliyor.) Graeber antropolojik, arkeolojik ve tarihsel okumalarıyla modern ekonominin kökenlerine dair birçok miti boşa çıkardığı kitabında öncelikle takastan paraya, paradan krediye giden doğrusal anlatının tarihsel olarak yanlışlığının altını çizer. Adam Smith’den bu yana ekonomistlerin iddia ettiklerinin aksine her şey takasla değil borçla başlamıştır. Sayılarla hesaplanabilirlikten uzak karşılıklı sorumluluklar ve yükümlülüklerle tariflenen borçlar ve hediyelerle kendini gösteren örgütlenmelerdir insanları ilk bir araya getiren düzenlemeler... Keza farklı kredi sistemleri çok yaygındır: Örneğin, M.Ö 3500-800 yılları arasında takastan ya da paradan ziyade Mezopotamya’da gündelik hayatta “üzerinde ileride ödenecek borçlar yazılı tabletler” çok kullanılıyordu. (s. 226) Bunlar da neredeyse insanların sürekli birbirine karşı borçlu olması anlamına geliyordu ki bütün bunlar bizim modern aklımızla kavramamızın zor olduğu toplumsal ilişkilere işaret ediyordu. Graeber’ın kitaba damgasını vuran müstehzi ifadeleriyle:
Misyonerler, serüvenciler, koloni yöneticileri, genellikle yanlarına Smith'in kitabını alarak takas ülkesini bulmak ümidiyle tüm dünyaya yayılmışlardı. Hiçbiri hiçbir şey bulamadı. Keşfettikleri şey, neredeyse sonsuz çeşitlikteki ekonomik sistemlerdi. Fakat bugüne kadar hiçbiri, dünyanın hiçbir yerinde, komşular arasında, "şu ineğe karşılık yirmi tavuk veririm" şeklinde bir ekonomik alışveriş̧ modeline rastlamadı. (s. 35)
Yani takas belki birbirine hasım topluluklar arasında savaşı önlemek adına son çare olarak kullanılmış bir yöntem olabilirdi ama konukseverlik, akrabalık gibi bağlarla birbiriyle ilişkilenen topluluklar içinde asla. Bununla birlikte takas sadece antik toplumlara has bir değişim yöntemi de değildir. Ekonomik sistemlerin işlemez hale geldiği 1990'ların Rusyası ya da 2001 krizi sonrasının Arjantini gibi modern toplumlarda da kendini gösterebilir pekala. Keza Graeber’a göre farklı kredi sistemlerinin madeni (nakit) paranın yerini alması da dünya tarihinde sık sık karşımıza çıkan bir durumdu. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra, Karolenj İmparatorluğu’nun parçalanması sırasında ya da 1970’lerden sonra olduğu gibi...

Graeber kapitalizmin tarihinde finans alanının daha başat hale geldiği kredili sistemlerle nakit ekonomisi arasındaki gidiş gelişlerin ya da salınımların önemine dikkatimizi çekiyor, başka bir deyişle. Bu noktada tarihsel sosyolojinin en önemli kuramcılarından Giovanni Arrighi’yi hatırlamak faydalı olabilir. Graeber gibi Giovanni Arrighi de Uzun 20. Yüzyıl’da (2016, İmge) dünya ekonomisinde finans sektörünün payının artmasının ve başat bir konuma yükselmesinin sadece 1970’ler sonrası döneme özgü bir gelişme olmadığını gösterir. Arrighi’ye göre kapitalist dünya ekonomisinin tarihinde sistemik düzeyde başarılı meta üretimi ve buna bağlı ticaretin omuzları üzerinde yaşanan kapitalist gelişme dönemleri nihayetinde yerini hep finansal büyümeye bırakmıştır. Ve bunlar hep önemli yapısal dönüşüm dönemlerinin arifesine denk gelmiştir. Tabii bu arada peki bundan sonra nereye sorusu akla geliyor hemen. Özellikle bu soru bağlamında Arrighi’yi ve sosyal bilimler dünyasındaki önemini size başka bir yazıda tanıtmayı planlıyorum. Şimdilik Giovanni Arrighi’nin Immanuel Wallerstein’le birlikte sosyolojide “dünya sistemi yaklaşımının” kurucu isimlerinden olduğunu söylemekle yetineyim.
Arrighi’ye göre, kapitalist dünya ekonomisinde sermaye birikim sürecinde özellikle esneklik ve seçim özgürlüğünde sorunlar baş gösterdiğinde, yani büyüme dönemleri krize girdiğinde, çareyi en akışkan olduğu forma yani paraya, likiditeye dönmekte bulur. Başka bir deyişle, Arrighi Karl Marx’ın sermayenin genel formülünü (PMP’) bütün ekonomiye uyarlar:
Para sermayesi (P) akışkanlık, esneklik, seçim özgürlüğü demektir. Meta sermayesi (M) kâr amacıyla belirli bir girdi-çıktı kombinasyonuna yatırılmış sermaye; yani, somutluk, katılık ve opsiyonların azalması ya da yok olması demektir. (P’) artmış akışkanlık, esneklik ve seçim özgürlüğü demektir.
Örneğin, 1970’lerde kitlesel üretim sistemlerine uzun dönemli sermaye yatırımları, sendikaların ve iş güvenliğinin etkin bir parçası olduğu emek piyasaları ve devletin refah politikaları sermayenin akışkanlığı açısından akışkanlık sorunları yaratmaya başlamış ve bu da beraberinde sermayenin giderek en likit formuna yani para formuna dönüşmesini beraberinde getirmiştir. İrili ufaklı krizlerle günümüze kadar gelen bu dönemde, finansal araçlarda ve piyasalarda muazzam bir büyüme ve çeşitlenme yaşanmış; dünyanın hemen her yerinde devletler artan mali disiplinle finans sermayesinin yörüngesine girmişlerdir.
Arrighi’den farklı olarak Graeber borç/para mevhumu en başından beri hep siyasetle ve kültürel süreçlerle iç içe geçmiş netameli bir konu olduğunu, hiçbir zaman salt ekonomik alışverişe indirgenemeyeceğini daha çok vurgular. O yüzdendir ki Graeber’a göre borcun tarihine baktığımızda karşımıza aynı zamanda borç silmeler, faize karşı yasaklar da çıkıyor sık sık. Modern zamanlara yaklaştıkça borcun giderek bireysel bir mesele olarak konuşulması ve bizzat mağdurların kabahatli/suçlu olarak gösterildiği eşitsizlikleri meşrulaştıran ideolojilerin/söylemlerin bir parçası haline gelmesi yine Graeber’ın altını çizdiği noktalardan.
Elbette Graeber’dan önce de ekonominin bağımsız bir alan olmadığını, kültürel ve toplumsal süreçlerle birlikte şekillendiğini söyleyen sosyal bilimciler olmuştu. Bunlar arasında daha önce Polanyi, Buğra ve Adalet yazımda daha ayrıntılı tartıştığım Karl Polanyi başta gelir. Keza ekonomik antropolojinin kurucu isimlerinden Graeber’ın yazılarından çok etkilendiğini söylediği Marcel Mauss yine bu minvalde ilk akla gelenlerden. Borç, İlk 5000 Yıl çerçevesinde Mauss’un 1920’lerde özellikle hediye alıp vermenin kabile toplumlarında ekonominin örgütlenmesindeki başat önemine dikkat çeken yazıları önemli. Graeber’ın kitabı tarihsel derinliğiyle, Çin’den Afrika’ya karşılaştırmalı bakış açısıyla ve parayı/parasızlığı merkezine alan kavramsal yaklaşımıyla çok değerli bir katkı.

Borç kitabını ve arkasında yatan felsefeyi anlayabilmek için biraz da yazıldığı zamanı ve Graeber’in siyasi kimliğini hatırlamak gerekir. Kitabın yayınlanması 2008 Krizinden 3 yıl sonra. Haliyle bu kitabın yazım sürecinin finansal krizin küresel ölçekte yarattığı muazzam ekonomik tahribatla örtüştüğünü söyleyebiliriz. Graeber 21. yüzyılın sokakla, muhalefet hareketleriyle en iç içe olmuş sosyal bilimcilerinin başında gelir, özellikle bu yönüyle anarşist antropoloji ve sosyal teorinin en önemli isimleri arasındadır. Occupy Wall Street eylemlerinin başından sonuna hep içinde olmuştur. Kendisi reddetse de birçoklarına göre “Biz %99’uz” sloganının arkasında da o vardır. Yıllarca çalıştığı Yale Üniversitesi’nin sözleşmesini yenilememesi Graeber’in akademik hayatının önemli dönemeçlerinden birisidir. Graeber’a göre Yale’in bu kararında Graeber’in siyasi kimliği ve işçi sınıfı bir aileden geliyor olması rol oynamıştır. Bu karar sonrası Goldsmiths’e geçen Graeber 2 Eylül 2020’de öldüğünde London School of Economics’de (LSE) ders veriyordu. Borç tartışmasıyla ilgili son bir not: Eğer koskoca kitabı okuyacak zaman bulmam zor diyorsanız, Graeber'ın hazırlayıp sunduğu Promises, Promises: A History of Debt podcast serisini de dinleyebilirsiniz; kitabın podcast'e dönüşmüş hali diyebiliriz.

Ruja Ignatavo ‘yu daha önce duydunuz mu? Benim gibi podcast’lere meraklı çok değerli arkadaşım Tuna Kuyucu büyük bir heyecanla bana mutlaka dinlemelisin diye “The Missing Cryptoqueen” programını önerene kadar benim bu isimden haberim olmamıştı. Tuna’ya ne kadar teşekkür etsem az. Bir, podcast dünyasında muazzam bir türe kapı aralamış oldum: en sağlam “mystery” dizilerinin heyecanıyla boy ölçüşecek düzeylerde, gazetecilik ve hatta detektiflik sürecine dinleyicisini de ortak kılarken aynı zamanda güncel ve hayati meselelerle de bağlantı kurmayı ihmal etmeyen “gerçek suç” türüne. Yıllarca kazılan tüneller, ortadan kaybolan insanlar gibi gizemli konular ilginizi çekiyorsa BBC’nin Intrigue serisine mutlaka bir göz atmanız lâzım.
İki, bu yazıyı yazma fikri ilk bu programı dinlerken aklıma düştü. “Kayıp Kriptokraliçesi” Ruja Ignatavo, bizdeki Çiftlik Bank skandalından çok daha büyük dünyanın dört bir yanında binlerce insanın milyonlarca dolar kaybettiği çok büyük bir dolandırıcılık hikayesinin baş kahramanı. Bu programın yaratıcıları Georgia Catt ve Jamie Bartlett Uganda, Romanya, Almanya, Amerika’da dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde bu hikayenin izini sürmüşler. Oxford doktoralı Ignatova bütün bu hikayenin merkezindeki One Coin adlı dijital para şirketinin kurucusu. 9 programlık bu seride 21. yüzyılın dünyasına dair ne ararsanız var: bitcoinler, komplo teorileri, ırkçılık, yapay zeka, yoksulluk, FBI, güzellik yarışmaları, TED konferansları...
Bütün bunlardan en çok aklımda kalan, bu programı tavsiye ederken Tuna’nın da altını çizdiği nokta: Ignatova’nın global finansal düzenin mağdurlarına, mevcut sistemin ne kadar dışlayıcı olduğunu anlatarak yıllarca çalışarak biriktirdikleri paralarını yeni ve zengin bir gelecek vadeden kendi şirketine yatırmaya ikna edebilmesi ve üstelik çok fanatik ve “davaya” inanan bir takipçi kitlesi yaratabilmiş olması. Yani One Coin’i sadece bir finans işletmesi değil aynı zamanda sosyal bir davanın peşinden giden misyoner bir kurum olarak konumlandırabilmiş olması. Ya da 40 satırdan kaçanları 40 katıra ikna etmesi...
Bu noktada Graeber’in dikkat çektiği tuzağa düşmememiz için bizim de gözümüzü açık tutmamız gerekiyor:
Bu yirminci yüzyılın büyük tuzağı: bir tarafta piyasa mantığı var, hayata birey olarak geldiğimizi ve birbirimize borçlu olmadığımızı düşünmekten hoşlanıyoruz. Diğer tarafta devlet mantığı var, hepimiz hayata, asla gerçekten ödeyemeyeceğimiz bir borçla başlıyoruz. Bize sürekli bunların birbirine karşıt olduğu, gerçek insani ihtimallerin bunların arasında bulunduğu söylendi. Ama bu yanlış̧ bir ikilemdir. Devletler piyasaları yarattı. Piyasalar devlete ihtiyaç duyar. Hiçbiri diğeri olmaksızın varlığını sürdüremez, en azından bugün bildiğimize benzer bir şekilde sürdüremez. (s.78)
Kredi kartlarına borçların tavan yaptığı, iftar çadırları kurulamıyor diye insanların karalar bağladığı, işini kaybeden milyonlarca insanın evine ekmek götüremediği, yarın işimi kaybeder miyim endişesiyle yaşayan milyonlarca işçinin kan ağladığı bir dönemden çıkışımız ancak vatandaşlık haklarımıza ve sosyal devlet ilkelerine sahip çıkmamız sayesinde mümkün olabilir. Bu tek tek yapacağımız bir şey değil, ancak dayanışmayla zorlukların üstesinden gelebiliriz. Borç’un Türkiye toplumundaki başat önemine dair en güzel yazılardan birisini yazmış Deniz Yükseker’in sözleriyle bitirelim bugün de:
Bireylerle toplum arasındaki ilişki borçluluk fikri üzerinden kurulduğu zaman, yurttaşlık haklarından ve hukuk devletinden söz edilemiyor. ... Aileci ve milliyetçi ideolojiler ve burjuva ideolojisi çerçevesinde kurgulanan borçlar ve alacaklar, ya ödenemiyor ya tahsil edilemiyor. Dolayısıyla, borçlu olma ve alacaklı olma durumları, bireyleri yurttaşlık hakları düzleminde eşitlemiyor.
Hep birlikte borçlarımızı sileceğimiz bir dünya için mücadeleye devam!
İLGİLİ BAŞLIKLAR



