Gösteri cümbüşü
Mehmet Selahattin’in bu haftaki yazısında bir performans sanatı olan sirk gösterilerini izliyoruz. Sirk gösterileri, geleneksel Türk tiyatrosu içinde yer alan halk tiyatrosunun sözsüz oyunlar kısmında kendisine yer buluyor. Çünkü halk tiyatrosu geleneği şehirlerdeki seçkin sınıf dışında kalan toplumsal sınıfların ilgi gösterdiği, metne dayalı olmasa da profesyonel şekilde yapılan bir tür.
Osmanlı’daki sirk gösterileri hüner, spor, dans gibi pek çok kategoriye ayrılmış. Bunlardan hüner gösterileri yapanlar arasında cambaz, gözbağcı, kuzebaz, zorba; sportif gösteriler arasında cirit, güreş, okçuluk; dans gösterileri arasında köçek, çengi, tavşan, curcunabaz ve daha pek çok grup yer alıyordu.

Osmanlı’da bu gösterilerin gelişmesi ise -başka alanlarda olduğu gibi- pek çok bileşenin katkısıyla olmuş. Örneğin Yahudiler hokkabazlık ve soytarılığın gelişmesine katkı sağladı. Ancak asıl etken Roma İmparatorluğu’ndaki mimus oyuncularıydı.
Sirk gösterilerinin bizdeki geçmişi eskiye dayansa da asıl altın çağını 16. yüzyıldan 18. yüzyıl ortalarına kadar devam eden Osmanlı şenliklerinde yaşadı. Ancak buna rağmen bir sanat olarak geliş(e)medi. Aslında Batı’da da tıpkı Osmanlı’daki gibi her sirk gösterisi ayrı ayrı icra ediliyordu. Ta ki 18. yüzyıla kadar. 1700’lerde İngiliz ordusunda bir süvari olan Philip Ashley tüm bu farklı sirk gösterilerini bir araya getirdi ve “modern sirkin babası” unvanını kazandı.

Surname-i Vehbî’de yer alan bir şenlik
Biz de ise Tanzimat dönemiyle başlayıp Cumhuriyet döneminde de devam eden Batılılaşma ile geleneksel sanatların yanı sıra sirk sanatı da gelişme gösteremedi. İslam da sirk sanatının gelişmesini engelledi. Çünkü sirk sanatları “her şeyden önce doğaya karşı insan bedeninin bir meydan okuması niteliğini” taşımaktaydı. “Sirk sanatının ve sanat olmadan önce sirkin içinde yer alan her bir disiplinin kökenleri incelendiğinde, söz konusu bu beden gösterilerini gerçekleştirmenin altında yatan amaç, insan bedeninin izleyende hayranlık uyandırması, şaşırtıcı ya da mucizevi olması ve tanrısal bir özelliğe bürünmesi”ydi. Diğer bir sebep, tarihçilerin Osmanlı’daki bu gösterileri kayıt altına almamasıydı. Bu tespit aynı dönemde Avrupa’daki Rönesans şenliklerinin yazar ya da şairlerin önderliğinde düzenlenerek metinsel bir bütünlük sağlanarak gelişmesiyle ilişkilendirilmiş.
Bu bağlamda bakıldığında Mehmet Selahattin’in Cumhuriyet dönemindeki bir sirk gösterisini yazarak bu misyonu kısmen de olsa yerine getirdiğini söylemek yanlış olmayacak. Zira bu tarihlerde son izlerini gördüğümüz sirk sanatı artık çadır sirki şeklinde varlığını sürdürüyor.
İLGİLİ BAŞLIKLAR



