İşte Böyle Oldu, Natalia Ginzburg
Bir kitabı almadan önce el alışkanlığımdır arka kapağına göz gezdirmek. Ginzburg'un ismini ilk kez duymanın tedirginliğini yaşarken Italo Calvino ve Maggie Nelson'ın ismini kapakta görünce, o tedirginlik kısacık bir an içinde kendini öyle bir heyecana bırakıyor ki, kitabı almakla kalmayıp aldığım yerde okumaya başlıyorum. Ve Natalia Ginzburg ile tanışma hikayemiz böyle başlıyor...
Kısa, net ve vurucu cümleleriyle muazzam bir Zweig esintisi geliyor her bir satırında, o kadar yalın ve gerçek ki, o hikâyedeki her bir karakter gözümde canlanıveriyor. Bir kadının iç dünyasında yaşanan gelgitleri okurken su gibi akıp gidiyor. Alışık olduğumuz bir hikâye ile başlayan yazar, karakterlerin psikolojik değişimleri ile bizi bambaşka bir sona götürüyor. Bayılırım sonunu en baştan bildiğim kitapları bir çırpıda bana okutan yazarlara (Burada Marquez'in Kırmızı Pazartesi'si ve Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ni de anmadan geçmeyelim.)
Bir kadının kocasını öldürdüğünü söylemesiyle başlayan roman zamanda bir yolculukla bizi o sahneye getiren olay zincirini en ince detayına kadar anlatıyor ve karşımızda yaşadığı hayal kırıklığı, sevgisizlik ve kabul etmek zorunda kaldığı normlarla mutsuz olan, bizden bir kadın görüyoruz. İşte bu noktada yazar bizi yakalamayı çok iyi başarıyor; duyguları kalbimizden ve zihnimizden aktığı gibi yalın bir şekilde veriyor. Bu sadelik, karakterlerle bağlarımızı güçlendiriyor, bir yandan da o duyguların ne kadar ortak olduğunu gösteriyor.
"İnsan, duygularının tüm küçük patikalarını izler ve zamanını iç dünyasına bakıp kulak vermekle geçirirse hata eder ve kendine doğru bir yaşam biçimi seçemez."
İLGİLİ BAŞLIKLAR



