Deprem Sonrasında Yeni Bir Toplumsallık: Umursamazlık mı, dayanışma mı?

Yaşadığımız inanılmaz yıkım, neoliberal umursamazlığın bir sonucu değil mi?
Deprem Sonrasında Yeni Bir Toplumsallık: Umursamazlık mı, dayanışma mı?

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Uğur Tekin, SRH Uygulamalı Bilimler Üniversitesi, Almanya

Deniz Yükseker, Editör, New Perspectives on Turkey


Şubat ayında meydana gelen deprem felaketi, yaşadığımız hayatların eğretiliği ve içinde barındırdığı dönüşüm potansiyeline dair çok önemli olduğu hâlde gündelik hayatın içinde her zaman düşünmediğimiz birçok konuyu tekrar gözümüze soktu. Bunları neoliberal umursamazlıkdayanışma ve bakım kavramları etrafında tartışmak istiyoruz.

Öncelikle, bu üç kavramı kullanırken neyi kastediyoruz? Neoliberal umursamazlık ile başlayalım. Depremin bu kadar çok fiziksel yıkıma ve can kaybına yol açmasının önemli bir nedeni, kuşkusuz on yıllardır uygulanan neoliberal ekonomi politikaları. Yasaların ve yönetmeliklerin geri planda kaldığı, anlık kazanca ve rant beklentisine odaklı kentsel yapılaşma, kamunun bu sürece göz yumması ve hatta sürecin siyasi olarak desteklenmesi, neoliberal umursamazlık politikaları dediğimiz şeyin ta kendisi. Neoliberalizm en az 40 yıldır sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde bireysel kurtuluş, kendinden sorumlu birey, girişimci birey gibi kavramları öne çıkarıyor. Neoliberalizm ayrıca kuralsızlaşma, özelleştirme, kemer sıkma politikaları ve toplumsal refahı ve insan sağlığını değil, sermaye birikimini önceleyen ekonomi politikalarını dayatıyor. Neoliberal anlayış, bencil ve kendi çıkarları peşinde olan bir birey tanımı yaparken kendi dışındakilere karşı umursamazlığı ve aldırmazlığı da körüklüyor. Son on yıllarda neoliberalizme koşut yükselişte olan muhafazakâr milliyetçilik ise, bu umursamazlığı kendinden farklı olana karşı düşmanlıkla harmanlayarak toplumsal dokunun iyiden iyiye parçalanmasına neden oluyor.

Yaşadığımız inanılmaz yıkım, bu şekilde tanımlayabileceğimiz neoliberal umursamazlığın bir sonucu değil mi? İnşaat sektöründe devletin geliştirdiği politikalar, bireylerin istemleriyle örtüştü. İnşaat sektörüne dayalı büyüme modeli, sermaye birikimini hızlandırmak için bürokratik denetimlerinin zayıflatılması ve toplumun birçok kesimi tarafından heyecanla karşılanan imar afları güvenli olmayan binalarda konut sahibi olmayı sağlarken, iktidar partisinin seçmen tabanını da genişletecekti. Bu süreç ayrıca, inşaat ve ilintili diğer sektörlerde güvencesiz emek piyasasını da büyüttü. Şu anda Türkiye'de bizim için deprem bağlamında somut ifadesini bulan neoliberal umursamazlık, aslında bireyselden ulusal ve küresel düzeye uzanan bir olgu. Savaşlar, iklim krizi, doğanın tahribi ve tüm bunların arkasındaki kâr amaçlı ekonomik büyüme modeli, bu umursamazlık hâlinin farklı boyutlarını oluşturuyor.

Umursamazlığa rağmen bir arada olmak

Ancak bütün bu neoliberal umursamazlığa rağmen, topluluklar arasında ve içinde dayanışma ve bakım pratikleri sürüyor. Çünkü dayanışma, insanların topluluklar hâlinde bir arada yaşamalarının tanımlayıcı bir unsuru. Çünkü – "Bakım Kolektifi"nin Türkçeye de çevrilen Bakım Manifestosu kitabının da ortaya koyduğu gibi – insanlar karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde yaşıyorlar ve hayatlarının çoğu döneminde birbirlerinin bakımına ihtiyaç duyuyorlar. 6 Şubat'tan bu yana depremzedelere gösterilen inanılmaz toplumsal dayanışmanın temelinde bu iki olgunun yattığını söyleyebiliriz. Bu dayanışmanın oldukça görünür olmasının bir nedeni, devletin deprem sonrasındaki afet yönetiminin çok zayıf ve yetersiz kalması, diğer bir deyişle dayanışma ve bakım için bir alan açılmış olması. Gönüllü madenciler, inşaat işçileri, iş makinası operatörleri, hekimler ve diğer sağlıkçılar, irili ufaklı sivil toplum kuruluşları, siyasi oluşumlar, yerli ve yabancı arama kurtarma ekipleri ilk günden itibaren deprem bölgesine aktı. Ancak binlerce gönüllünün depremzedelerle dayanışması, kamu kurumlarının koordinasyonsuzluğu ve yetersizliği yüzünden belki de mümkün olan en iyi etkiyi yaratamadı.

Yoksulluk, iklim krizi, pandemi, orman yangınları, sel felaketleri ve depremler, sosyolog Ulrick Beck’in seneler önce tanımladığı küresel "risk toplumu"nun unsurları. Caroline Schmitt, özellikle sosyal hizmet alanının nasıl dönüştürülebileceğini göz önünde tutarak, küresel risk toplumunda dayanışmanın ne anlama geldiğini sorguluyor. Dayanışma, öncelikle toplumsal bir deneyim. Dayanışma aynı zamanda toplumu ve toplulukları bir arada tutan bir tutkal niteliğinde. Ayrıca toplumsal hareketlerin ve sivil toplumun oluşmasında olmazsa olmaz bir unsur. Ve tabii ki dayanışma evrensel bir etik ilke de olabilir. Etik bir ilke olarak dayanışma, başkalarının özgürlüklerine saygı duymayı ve bir arada yaşayan insanların iyilik durumunu öne çıkarıyor. Bir arada yaşam ya da ortak yaşam, sadece insanlar değil, insanlar, hayvanlar ve doğanın bir aradalığına ve dayanışma içinde yaşamına işaret ediyor. Dayanışmayı ve ortak yaşamı hayvanları ve doğayı da dahil ederek tanımlarsak, neoliberal umursamazlığın bu dayanışmayı on yıllardır aşındırdığı aşikâr. Bununla birlikte, Schmitt’in Türkçe olarak da yayımlanan yazısında belirttiği gibi, geçtiğimiz on yıl içinde Avrupa’da ortak yaşam bağlamında dayanışmanın yeşerdiği ve sürdürülebildiğine yönelik umut veren örnekler var. Türkiye’de de deprem sonrasında doğal afetlerin hiç de kaçınılmaz olmayan sonuçları tartışılmaya başlandığında, dayanışma pratiklerinin önemi tekrar karşımıza çıktı.

Depremden sonra hızla büyüyen dayanışma pratikleri, sadece aile, akrabalar, hemşeri grupları veya dinî cemaatler içindeki ilişki ağları çerçevesinde işleyen, bizim görmeye daha alışık olduğumuz sosyal yardımlaşma pratiklerinden farklıydı. Ölçek ve çeşitlilik olarak bunlardan çok daha büyüktü. Bu durumu anlatabilmek için üçüncü bir kavrama, bakım kavramına başvuracağız.

Fotoğraf: Kaan Walsh

İnsan kırılganlığı ve bakım

6 Şubat depremlerinin bize açıkça gösterdiği şeylerden birisi, insanların zor anlarında birbirlerine ihtiyacı olduğu ve bu ihtiyaçları gidermeye de hazır ve gönüllü oldukları. Diğer bir deyişle, deprem birbirimize karşılıklı bağımlılığımızı çok çarpıcı şekilde gözler önüne serdi. Denilebilir ki, bir anlamda birbirlerine yabancı insanlar, bu süreçte birbirlerine “baktılar”. Peki bakım ne demek? Genelde kadınların diğer aile üyelerine verdiği ücretsiz bakım emeği, ya da piyasa ilişkileri içinde ücretle verilen – ve yine genelde kadınların çalıştığı – bakım emeğinden öte bir şey burada kullandığımız bakım kavramı. Bakım Manifestosunda bakım şu sözlerle tanımlanıyor:

(B)akım terimiyle yalnızca ‘pratik anlamda’ bakımı ya da insanların başkalarının fiziksel ve duygusal gereksinimleriyle doğrudan ilgilendiklerinde yaptıkları işi kastetmiyoruz—bakımın bu boyutu her ne kadar kritik ve acil olmaya devam etse de… ‘Bakım’ aynı zamanda, yaşamın esenliği ve serpilmesi için gerekli olan her şeyin beslenmesine yönelik bir toplumsal kapasite ve etkinliktir. En önemlisi, bakımı sahnenin ortasına yerleştirmek karşılıklı bağımlılıklarımızı tanımak ve kucaklamaktır.

Bakım Kolektifi, bu kavramla sadece “birisine bakmak” (care for) anlamındaki değil aynı zamanda değer vermek, umursamak veya ihtimam etmek anlamındaki bakımı (care about) da kastediyor. Kolektif, aile içindeki bakım ilişkilerinin ötesine geçerek çoklu bakım kavramıyla toplumsal ve hatta küresel bir düzeyde bakımı ele almaya çalışıyor. Aslında kâr etme hedefinin değil bakımın öncelik taşıdığı bir toplumsallık çağrısı yaparken bir bakım etiğinden de söz ediyor.

Feminist aktivist ve siyaset bilimci Fatmagül Berktay, bu geniş anlamıyla bakım kavramını ele aldığı yazısında, kadınların veya en alttakilerin yapması gereken bir iş olarak görülen ve değersizleştirilen bakımın zorlu yönlerinden bahsederken şöyle diyor:

Bir canlının ihtiyaçlarını karşılamanın, onun kırılganlığıyla ilgilenmenin, başka bir deyişle insan kırılganlığıyla, ölümlülüğüyle yüzleşmenin ne kadar zor olduğunu hepimiz öyle ya da böyle yaşamışızdır. (…) Bakım Manifestosu’nda dile getirildiği gibi, “insanların ölümlü, bedenleşmiş benliklerinin en iç karartıcı, bazen en itici veya utanç verici gibi görünen yönleriyle temas içine girmek” gerçekten çok zordur. Bu tür işleri kadınlara ve altta bırakılanlara yüklemek, onların “zaten bu işlere uygun olduklarını” varsayarak ya da “nasılsa parasını verdim” diyerek kendimizi rahat hissettirmek piyasa mantığına teslim olmak anlamına geliyor.

Berktay’ın bu kelimelerini deprem sonrasında okuyunca insanların kırılganlığı ve ölümlülüğü bağlamında verilen bakımın önemine bir başka pencereden, farklı bir düzlemden bakmak mümkün olabilir. Arama kurtarma ve yardım çalışmaları boyunca, başka şehirlerden gelen gönüllüler, enkaz altında kalanların komşuları ve arama kurtarma ekipleri; hiç tanımadıkları veya az tanıdıkları, kimi zaman dilini bilmedikleri insanların kurtarılması ya da ölülerin naaşlarına gereken saygının gösterilmesi için onların yaralanmış, parçalanmış bedenlerine ulaşmaya ve itina göstermeye uğraştılar. İşte bakım tam da bu değil mi? Ancak Berktay’ın dediği gibi böyle bir bakım hem çok zor hem de çoğu zaman değeri bilinmiyor.

Bakımın zor olmaktan çıkması ve bakım pratikleri ile – Kolektif’in bir başka yazıda altını çizdiği gibi – “bakım odaklı topluluklar”ın çoğalması için kamusal alanların da büyütülmesi gerekiyor. Neoliberal politikalar yüzünden kamusal alanların özelleştirilmesi, kamusal kaynakların özel sektör veya imtiyazlı gruplar tarafından kullanılması, bakımın çoğalmasını güçleştiriyor. Bakım Kolektifi ayrıca, sermaye birikimini ve dar grupların imtiyazlarını önceleyen bir devlet yerine, bir bakım devletine doğru gidilmesi gerektiğini ve böyle bir devletin katılımcı demokrasi temelinde işlemesi gerektiğini vurguluyor. Bu açıdan bakıldığında, deprem sonrasında ortaya çıkan dayanışma ve bakım pratiklerinin etkin olabilmesi ve kalıcı hâle gelebilmesi için katılımcı, kamu yararını gözeten bir devletin gerektiği kuşku götürmez.

Yeni bir toplumsallık mümkün mü?

Sonuç olarak, depremden sonra neoliberal umursamazlık karşısında dayanışma ve bakımın daha önemli ve acil hâle geldiğini düşünüyoruz. Doğal bir afet olan depremin doğal olmayan, aksine toplumsal olan sonuçları, neoliberal kapitalizmin yarattığı çoklu krizler çerçevesinde şekilleniyor. Sınırsız sermaye birikimine dayalı bir toplumsal düzen olan kapitalizm, insanların ihtiyaçlarına ve hayatlarına değil kâr etme hedefine öncelik veriyor. Kapitalizmin kâr odaklı mantığı, doğayı ve canlıların hayatını tahrip ederken, ekonomik büyüme ve bolluk yaratma iddiasıyla insanlara mezar olacak yapılar da inşa ediyor. İnsan toplumunu tanımlayan ilkelerden biri olan dayanışma, bu yıkımın karşısında durabilecek en önemli kaynaklardan biri. Peki, depremden sonra oluşan dayanışma ve bakım pratikleri, yaşadığımız büyük felaket sonrasında Türkiye’de yeni bir toplumsallığın oluşmasına katkı sağlayabilir mi?  Yeni bir toplumsallık derken, sosyal adalete dayalı, kâra ve ranta değil insan yaşamına ve doğaya öncelik veren, katılımcı, kamusal alanı genişletmeyi hedefleyen, kamu kaynaklarının ortak kullanımına dayalı yapılar üzerine inşa edilmiş bir sosyalliği kastediyoruz.

Bu yoldaki en büyük engeller arasında, büyüyen dayanışma ve bakım pratiklerini kırmaya yönelik söylemler ve eylemler var. Bir tarafta, faşizan siyasi çevrelerin dışlayıcı söylemleri, “yağmacılık” ve “güvenlik sorunu” yaftaları çerçevesinde çoğu zaman göçmenleri hedef alıyor. Diğer tarafta, kamu kurumlarının toplumsal ve uluslararası dayanışmayla oluşturulan yardım faaliyetlerine köstek olduğunu, kimi yerlerde arama kurtarma ve yardımın yerel toplumun bir bölümünü kayıracak şekilde örgütlendiğini duyuyoruz. Önümüzdeki dönemde neoliberal umursamazlık, ayrımcılık ve ırkçılık mı kazanacak yoksa dayanışma ve bakım odaklı bir toplumsallık mı oluşacak? Bunu toplum olarak bizlerin mücadelesi belirleyecek.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

Toplumsal Yaralarımızı Nasıl Sararız?

Depremin toplumsal yönlerinin düşündürdükleri

26 Şub 2023

Reuters

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.

29 Mar 2026

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk