Toplumsal Tarih'in
yeni sayısı, Rebia Tevfik Başokçu’nun renkli hayatını anlattığı "Avrupa’da 20 Yılım Nasıl Geçti?" otobiyografisinden hareketle Cumhuriyet’in ilk kuşak kadınlarının kimlik arayışını yazıyor.
Rebia Tevfik Başokçu Otobiyografisi Üzerine
Yazı: Kadir Dede, Aylin Özman
Abidin Daver, 7 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Berlin’de bir Türk hanımı” başlıklı yazısında, Berlin Türk Kulübü’nde tanıştığı bir kadınla gerçekleştirdiği görüşmeden notlar aktarır. Birçok okurun muhtemelen ismini ilk kez Daver’in satırları vesilesiyle duyduğu bu kadın, 1920’li yıllarda Berlin’de kurduğu moda salonu ile kentin ünlü terzileri arasında yer alan Rebia Tevfik Başokçu’dur (1887-1963).(1)
Rebia’nın renkli hayatı, Stockholm Sefareti’nde görev yapan Osmanlı hariciyecisi Nejat Nazmi Bey’in evlilik teklifi üzerine işgal altındaki İstanbul’dan Paris’e doğru yola çıkmasıyla başlar. Boşanmayla sonuçlanan ilk evliliğinde yaşadığı hayal kırıklıklarını, pek de iyi anlaşamadığı annesini, Rumeli Hisarı’ndaki aile yalısını, kardeşlerini, çocuk yaşta yitirdiği babası Tevfik Bey’in hatırasını geride bırakarak, yeni bir hayat ümidiyle İstanbul’u terk eden Rebia Tevfik için bu yolculuk, yeni hayal kırıklıklarından beslenecek bir kimlik arayışının eşiğidir. Bu arayış, bir yandan memlekete dönük oryantalist bir bakış açısı, diğer yandan bayrağı altında hiç yaşamadığı Cumhuriyet’e derin bir bağlılıkla iç içe geçmiş bir vazife duygusu eşliğinde ilerleyen bir sürece tekabül eder. Bu bağlamda Rebia’nın hikâyesi, kamusal alanda kazandıkları “başarı”nın beraberinde getirdiği yabancılaşmaların izlerini doğrudan takip edebileceğimiz Cumhuriyet’in ilk kuşak kadın anlatılarının kaybolmuş bir örneğidir.
Damat adayının nedeni bilinmez bir şekilde izdivaçtan vazgeçmesi neticesinde, ne Paris’te kalmayı ne de Türkiye’ye dönmeyi kendine yediren Rebia Tevfik, tamamen yabancısı olduğu Berlin’de yeni bir hayat kurmaya girişir. Kiraladığı odada, aldığı giysi siparişleri ile geçinmeye çalışan Rebia’nın zaman içerisinde işleri çoğalacak, odadan bozma terzihanede başlayan yeni hayatı, açtığı “sosyetik” moda salonunda devam edecektir. “Duvarda Gazi’nin, Abdülhak Hâmid’in... resmi, ...çini bir mihrap, ...sarı bir pirinç mangal, ...divanların üstünde alaturka ve alafranga yastıklar”(2) ile bu mekân, bir yandan üst sınıf müşterilerine hiç de yabancı olmayan şatafatlı, mistik Doğu/Osmanlı imgesini yansıtan Turquerie modasının izlerini taşırken, diğer yandan Rebia Tevfik’in Batı’dan doğru kurduğu (Türk) kimliğinin görsel bir ifadesidir.
Rebia’nın Berlin günleri Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin ivme kazanması ile birlikte sona erer. Nazizm’in gündelik pratiklere sirayet etmesi, özellikle yabancı girişimcilere uygulanan vergi politikalarının etkisiyle işlerini Paris’e nakleder; kentin şık caddelerinden Champs-Élysées’de kurduğu ve kendisini “moda kraliçe”liğine taşıyan eski salonu ile benzer motiflerle bezenmiş yeni bir atölye açar. Paris yılları aynı zamanda Rebia Tevfik’in kendine farklı varoluş alanları kurduğu bir döneme karşılık gelir: Sorbonne’de pedagoji derslerine katılır; Paris Radyosu’nda haftalık konuşmalar yapar; gazetelere yazılar gönderir. II. Dünya Savaşı arifesinde moda sektöründen uzaklaşmış kendini yazı-çiziye vakfetmiştir. Nitekim, Alman işgali ile birlikte Paris’ten ayrılan Rebia Tevfik, Ahmet Emin Yalman’ın davetiyle profesyonel gazetecilik hayatına başlayacak, savaşı takiben altı yıl Vatan Gazetesi’nin Paris temsilciliğini yürütecektir. Rebia Tevfik’i doğrudan bir “kadın hakları” aktivisti ya da konuyu odağına alan bir gazeteci olarak tanımlamak güç olsa da, 1940’larda ve 1950’lerde, uluslararası kadın kongrelerine hem delege hem gazeteci olarak katıldığını ve Paris’te bazı kadın derneklerinin üyesi olduğunu da görmekteyiz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Aposto'da öne çıkan çıkan yayınlar ve içerik derlemeleri.
12 Mar 2023

İLGİLİ OKUMALAR


