Sonlardan bir son beğenmek

Sürekli bir kriz hâlinin beklenen bir sonu ve yeni başlangıçları ertelediği Türkiye için 2025 neye benziyor? Küçük bir azınlık dışında, çoğumuz için geleceğin parlak olduğunu söylemek büyük bir kandırmaca olur.

Yazı: Enes Köse

Yeni yıla girerken "2025 Türkiye için neye benziyor?" diye soracak olsalar Jan Matejko’nun Stańczyk adlı tablosunda resmettiği, sarayda hüzünlü biçimde oturan soytarıyı gösterirdim. Bir yandan her geçen gün yoğunlaşan gündemin ağırlığından melankoliye hapsolmuş, öte taraftan da her türlü kitlesel tüketim ve şenlik koşturmacasından geri duramayıp yorgun düşmüş bir ruh hâlinden bahsediyorum.

Gündemin geriye dönük kaba bir muhasebesi yapıldığında ortaya çıkacak bir tablo bu. Geleceğe dair beklentilerimizi dile getirdiğimizde–dünyanın gidişatı ile kişisel gündemimiz arasındaki ayrımın giderek kapandığı bir dönemde politik ve sosyal gelişmelerden kaçabilme lüksüne sahip olan küçük bir azınlığın dışında–çoğumuz için geleceğin parlak olduğunu söylemek büyük bir kandırmaca olur.

Tarihin sonu?

1980’lerin sonuna doğru Margaret Thatcher’ın "Başka alternatif yok" söyleminin ortalığı kasıp kavurduğu ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla Soğuk Savaş'ın sona erdiği dönemde liberal entelektüeller “tarihin sonunu” ilan etmişti.

Yeryüzünde büyük anlatıların ölümü duyurulmuş, kapitalist formasyon artık önünde onu dizginleyecek herhangi bir alternatif ihtimali olmaksızın hâkim güç hâline gelmişti. İnsanlığın kan, gözyaşı ve büyük savaşlarla katettiği “ilerleme” yolculuğu, nihai uğrağına varmıştı. Artık sırada insanlığın baş etmesi gereken kasvetli bir sıkıntı duygusu vardı. Ancak sonunun geldiği söylenen tarih, kısa süre içerisinde büyük krizler ve yeni savaşlarla gömülmeye fırsat bulmadan dirilecekti.

Tarih, her ne kadar hareket etmeye devam etse de insanlık, içine düştüğü "son" duygusuyla boğuşmayı sürdürüyor. Yeninin ufukta görünmediği, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak geleceksizliğin baskın olduğu bir ahvalin içindeyiz.

Durmadan üzerimize fırlatılan kıyamet anlatılarından savaşlara, ekonomik buhranlardan deneyim krizinin insanlığı sürüklediği hedonist nihilizme kadar başlangıcını tam kestiremediğimiz, muhtemel sonunu da göremediğimiz bir "şimdi"nin içinde hareket ediyoruz. Bir "son" duygusu var ama ufukta bu sona dair belirgin işaretler yok.

Krizin sıradanlığı

Laurent Berlant’ın Zalim İyimserlik adlı kitabında bahsettiği “krizin sıradanlığı” kavramı, içinde yaşadığımız kültürel uğrağı oldukça iyi ifade ediyor. Berlant'a göre artık ekonomik ve toplumsal krizler istisnai bir durum değil, gündelik hayatın doğal akışının yerleşmiş bir parçası. Artık şiddetli, çağ açıp çağ kapatan, toplumsal yapıyı tümden dönüştüren köklü krizler yerine, gündelik hayatımızın her noktasına sinmiş, bir şekilde yönetmek zorunda olduğumuz krizin sıradanlığı var.

Bu sürekli kriz hâlinin beklenen sonu ve doğal olarak yeni başlangıçları ertelediğini söyleyebiliriz. Zaman sanki bu çağın özelinde çizgisel bir zeminde ilerlemek yerine, döngüsel bir hareketle bizi kıpırdayamadığımız bir bugünün içine sıkıştırmış gibi duruyor. Türkiye’nin mevcut hâline ve kolektif reaksiyonlarına bakınca bu sıkışmışlığı az çok görebiliyoruz.

YAZININ DEVAMI


NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto GündemAposto Gündem

BÜLTEN SAYISI

📮 IŞİD liderinin sonu, İmralı ziyareti

CENTCOM, Suriye'ye düzenlediği hava saldırısında IŞİD liderini etkisiz hâle getirdiğini duyurdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İmralı ziyareti için DEM Parti'ye yeşil ışık yaktığı iddia edildi.

21 Ara 2024

Mey|Diageo ile birlikte
Milano | Pixabay

İLGİLİ OKUMALAR