‘Bro' rejimi çökerken

Kadınların ifşa pratikleri etrafında yoğunlaşan tartışmalar, yalnızca bireysel deneyimlerin görünür kılınmasını değil; aynı zamanda adaletin kaynağına, meşruiyetin sınırlarına ve toplumsal denetimin işleyişine dair kuramsal bir soruyu da gündeme getiriyor: "Adalet, devletin tekeline bırakıldığında mı işler, yoksa toplumun vicdanında mı hayat bulur?"

Yazı: Metin V. Bayrak

Bu yazı, rıza inşası yoluyla meşrulaştırılan istismar, taciz, tecavüz ve sömürü gibi asimetrik denklemlerde yaşanan etik dışı olguların tartışılmasına felsefece bir katkı sunmayı amaçlıyor. Günümüzde özellikle kadınların ifşa pratikleri etrafında yoğunlaşan bu tartışmalar, yalnızca bireysel deneyimlerin görünür kılınmasını değil; aynı zamanda adaletin kaynağına, meşruiyetin sınırlarına ve toplumsal denetimin işleyişine dair kuramsal bir soruyu da gündeme getiriyor: "Adalet, devletin tekeline bırakıldığında mı işler, yoksa toplumun vicdanında mı hayat bulur? Bir olanak olarak adalet nasıl sağlanır?"

Felsefe tarihine baktığımızda, bu sorunun en yalın ifadesini Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’teki şu sözlerinde buluruz:

“Medeni hukukun bir türü doğal, bir türü de yasaldır. Doğal olanı, her yerde aynı güce sahiptir ve kanılara göre değişmez; yasal olanda ise başlangıçta şöyle ya da böyle olması fark etmeyen, ama konduktan sonra fark eden hukuktur; örneğin bir kişinin bir mna ile serbest bırakılması ya da iki koyun değil, bir keçinin kurban edilmesi gibi.”

Böylece Aristoteles, yasal ve doğal adaleti ayırır. Bu nedenle pozitif hukuk, yazılı normlara, mahkemelere ve devletin iktidarına dayanırken; doğal hukuk, insan onuruna, vicdana ve evrensel adalet duygusuna yaslanır.

Cicero’nun “Doğal yasa evrensel aklın sesidir” sözü de doğal hukukun evrenselliğini vurgulayarak bize şunu hatırlatır: Toplumsal meşruiyetin asıl temeli, yozlaşmış yasalar değil insanın adalet sezgisidir. Bu klasik kavrayışlar dinlemesini bilen kulaklara şu hakikati fısıldar: Adaletin kaynağı devlette değil, vicdana içkin olan toplumsal yaşamdadır.

Bu bağlamda ifşa, doğal hukukun güncel bir tezahürü olarak okunabilir. Mahkemelerin yıllar süren süreçlerini beklemeden, tıpkı İstanbul Sözleşmesi’nin mahkemelere vaaz ettiği “Kadının beyanı esastır” ilkesinde olduğu gibi mağdurun sesini anında görünür kılar; adaletin “hemen şimdi” işletilebileceğini gösterir. İfşa, failin davranışını görünür kılarak sosyal sınırlar çizer; mağduru korurken toplumsal normları güncelleyip gelenekleştirir.

Bu yazı, adaletin geciktiği yerde toplumsal vicdanın ifşa pratikleri aracılığıyla kendi adaletini nasıl işlettiğine felsefi bir katkı sunmayı amaçlıyor; kadınların direniş pratiklerinden doğan ifşayı yalnızca güncel bir tartışma konusu olarak değil, doğal hukuk, anarşi, meşruiyet ve toplumsal denetim kavramlarıyla felsefece düşünmek, tartışmaya açmayı hedefliyor.

Hukukun boşluğunu toplumsal vicdan doldurursa

Modern devlet, toplumsal denetimi “yasal şiddet” yolu ile tekeline alır. Vicdanı, kendi otoritesinin uhdesine taşır. Bu taşıma ile “adalet” meşruiyetini kaybeder çünkü devlet tarafından araçsallaştırılır. Pozitif hukuk genellikle ataerki ile işbirliği içindedir, deyim yerindeyse birbirine içkindir.

Kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüz davalarının sonuçsuz bırakılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış ya da mağduru değil faili koruyan retorikler bunun göstergesidir. Aynı keyfilik, politik davalarda da kendini gösterir: Osman Kavala’nın, Selahattin Demirtaş’ın “Gezi Davası”ndan hukuksuz biçimde yıllardır içeride tutulması, yargının bağımsızlığını yitirdiğinin, devletin adaleti tahakküm aracına dönüştürdüğünün çarpıcı birer kanıtıdır.

Küresel ölçekte Tel Aviv dahil dünyanın pek çok kentinde yükselen İsrail karşıtı gösteriler, uluslararası hukukun sessizliğine karşı toplumların bizzat kendi varlıklarına içkin doğal hukuku devreye soktuğunun kanıtıdır. Bugün geniş kitlelerin devletten adalet beklemesi, adaleti dağıtacağını umut etmesi bir tür gönüllü kölelik statüsünü yeniden üretmekten başka adalet bağlamında işlevi nedir?

  • Adaletin gecikmesi, aslında adaletin reddidir. Bu nedenle “Geç gelen adalet, adalet değildir” sözü, pozitif hukukun işlevsizliğini, daha da önemlisi toplumsal meşruiyetinin olmadığını gösterir.


YAZININ DEVAMI


NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

🔨 Adaletin farklı yüzleri, çocuk açlığı meselesi

"Bro" rejiminin çöküşü, adaletsiz barış koşulları, okula aç giden çocuklar, Avichay Adraee'nin gerçek yüzü, Misak Manuşyan’ın hikayesi.

05 Eyl 2025

🔨 Adaletin farklı yüzleri, çocuk açlığı meselesi

İLGİLİ OKUMALAR