Opaklık zırhı

İran'ın nükleer silahlara sahip olma ihtimali, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın en önemli gerekçelerinden biri olarak gösteriliyor. Öte yandan nükleer silah ürettiği 1960'lı yıllardan beri bilinen İsrail'in uyguladığı "opaklık politikası", ülkeyi uluslararası kurumların denetiminden muaf tutuyor. Peki "nükleer tehdit" ihtimalinin savaş gerekçesi olduğu bir dönemde, İsrail'e tanınan bu ayrıcalıklı konumun arkasında nasıl bir hikaye yatıyor?
Yazı: Kavel Alpaslan
Kapak görseli: Cihan Kılıç
İsrail’in İran’daki Natanz nükleer tesisini vurmasıyla birlikte Tahran, misillemede kendisine benzer bir hedef seçti: İran füzeleri 21 Mart’ta Dimona’daki Şimon Peres Negev Nükleer Araştırma Merkezi’nin hemen yakınına düşerek büyük bir yankı uyandırdı.
Fakat bu nükleer hedeflerde dikkat çekici bir ayrım var: Nükleer silahlara sahip olduğuna dair elle tutulur bir kanıt olmayan İran’daki tesisler, uluslararası kurumların denetimi ve kontrolündeyken ciddi bir nükleer silah cephaneliği bulunan İsrail, hiçbir kuruma ya da nükleer anlaşmaya taraf değil. Çünkü Tel Aviv nükleer bir güç olduğunu resmen ne beyan ediyor ne de reddediyor.
ABD sayesinde garanti altına alınan bu "nükleer belirsizlik" politikasının çelişkisi bugünkü savaşta çok daha net bir şekilde gözlemlenebiliyor. İran’ın günün birinde nükleer silah geliştirebileceği varsayımını onlarca yıldır dile getiren İsrail, kendi sahip olduğu nükleer gücün denetlenmesine izin vermiyor. Hatta bugün varlığını bildiğimiz İsrail nükleer programıyla ilgili bilgilere bile sızdırıldığı için sahibiz.
"Nükleer tehdit" ihtimalinin savaş ilan etmek için kullanıldığı böylesi bir dönemde, bu ithamın sahibine sağlanan ayrıcalıkları incelemek bize İsrail’in uluslararası ilişkilerdeki konumuna dair fikir verecektir.
‘Potansiyel’ silahlar, mevcut silahların önüne geçince
Son dönemde sık paylaşılan bir video var: Videoda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 1990’lı yıllardan itibaren istikrarlı bir şekilde, "engellenmezse İran'ın nükleer silah geliştirmesinin an meselesi olduğu" iddiasını tekrarladığını görüyoruz. Bu söylemin sonucu, konuyla ilgili algının İsrail'in bakış açısıyla şekillenmesi oldu. Öte yandan herkes İran'ın planlarına odaklanırken İsrail'in programı gözlerden uzak kaldı.
Nitekim İsrail’in ısrarının sonucunda Tahran, bugüne kadar yapılan müzakerelerde nükleer programı konusunda ciddi tavizler vermek zorunda kaldı. Fakat yine de bu nükleer silahların var olma ihtimali, bugün ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşta en belirgin casus belli olarak kullanıldı.
İsrailli yöneticiler, uzun yıllardır "İran’ın nükleer silahlara sahip olmasının getireceği tehditler" konusundaki anlatılarını pek de güçlü olmayan gerekçelere dayandırıyor. Nitekim 28 Şubat’ta başlayan savaşta bir kez daha "İran’ın nükleer silah geliştirmekten bir adım uzakta olduğu, balistik füzelere ise sahip olamayacağı" Washington ve Tel Aviv tarafından vurgulandı.
Öte yandan: Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’ne (SIPRI) göre Tel Aviv’in cephaneliğinde 2024 verilerine göre yaklaşık 80-90 nükleer başlığı bulunuyor, 200 başlığın ise üretime hazır olduğu aktarılıyor. SIPRI'ye göre bu nükleer savaş başlıkları, İsrail’in sahip olduğu F-15, F-16 ve F-35 savaş uçakları, 50 kadar karadan fırlatılan Jericho II ve III füzesi, Alman yapımı Dolphin sınıfı denizaltılardan fırlatılan yaklaşık 20 Popeye Turbo seyir füzesi ile atılabiliyor ve 4.500 kilometreye kadar menzile ulaşabiliyor.
- Ancak İsrail'in nükleer silahlara sahip olduğunu ne kabul ne de reddetmesi anlamına gelen "opaklık politikası" ülkenin İran'ın aksine Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) denetimlerinden muaf kalması sonucunu doğuruyor. Ayrıca Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'na (NPT) taraf olmaktan kaçındığı için İsrail'in hesap vereceği bir kurum da bulunmuyor.
Küba, Hindistan ve Pakistan'la birlikte bu antlaşmaya imza atmayan dört ülkeden biri olan İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin imzalaması için almış olduğu 13 kararı da yok sayıyor.
Ayrıca bu noktada daha önce gerçek bir savaşta düzenlenen tek nükleer saldırının altında ABD'nin imzası olduğunu da hatırlatmakta fayda var: 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları sonucunda 200 bine yakın insan hayatını kaybetti.
İsrail'in nükleer araştırma programı nasıl açığa çıktı?
İsrail'in nükleer araştırma programı, 1948'de devletin kurulmasıyla eşzamanlı olarak başladı. 1949'da Negev çölündeki Berşeba yakınlarında düşük kaliteli uranyum yatakları bulundu. Bunun ardından 1952'de gizlice Savunma Bakanlığı bünyesindeki İsrail Atom Enerjisi Komisyonu (IAEC) kuruldu. İsrail'in ilk nükleer reaktörü olan Dimona'nın kuruluşu esnasında ise Fransa'dan destek alındı.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Hürmüz'de kilitlenen ekonomi, sofraları vuran savaş, İsrail'in sorgulanmayan nükleer silahları, ABD sağında savaş anlaşmazlığı, Türkiye'de gazeteciliğin riskleri, hukuk öğrencilerinin 19 Mart yaklaşımı, boşanma düzenlemesi.
27 Mar 2026

İLGİLİ OKUMALAR


