Akkuyu meselesi: Enerjide çeşitlilik mi, yeni bir bağımlılık mı?

Yaklaşık 50 yıllık bekleyişin ardından Akkuyu NGS üretim aşamasına yaklaşırken Türkiye, elektrik tüketiminin yaklaşık %10’unu nükleerden karşılamaya hazırlanıyor. Ancak santralin yakıtından bakımına kadar Rusya’ya bağlı yapısı, enerji çeşitliliği sağlayacak bu yatırımın aynı zamanda yeni ve uzun vadeli bir stratejik bağımlılık yaratıp yaratmadığı sorusunu gündeme getiriyor.
Akkuyu meselesi: Enerjide çeşitlilik mi, yeni bir bağımlılık mı?

Türkiye sonunda nükleer enerjisine kavuşuyor. Gerçek yakıtın yüklenmesi ve test amaçlı üretimin başlaması için son aşamaya gelinmiş durumda. Bir aksilik olmazsa yıl sonu itibarıyla ilk türbinde elektrik üretimi başlayacak, ticari üretime ise 2027’nin son çeyreğinde geçilecek.

  • Peki, Türkiye’de bir nükleer santral kurulması için Akkuyu’nun 1976’da belirlendiğini biliyor muydunuz? Yani Akkuyu yaklaşık 50 yıl önce gündeme alındı ve yarım yüzyılın ardından nükleer santral üretim aşamasına geliyor.

Türkiye’nin nükleer sevdası ise daha da eski. Fikir olarak 1960’lı yıllarda dile getirilmeye başlanıyor. 1970’ler ve 1980’lerde niyet var ama para yok, siyasi ortam da oldukça karışık; dolayısıyla projenin adı var, kendisi yok. 

1990’lar ise ayrı bir hikaye. İhaleye çıkılıyor; nükleer karşıtı eylemler yapılıyor. O dönemde "Bugünün enerji ihtiyacı uğruna gelecek kuşaklara hangi yükler bırakılacak?" sorusuyla projeye karşı çıkılıyor ve bu mücadele sonuç da veriyor. 2000 yılında Ecevit hükümeti açtığı ihaleyi iptal ediyor. İptalin nedeni yalnızca nükleer karşıtı platformun eylemleri miydi, yoksa ayyuka çıkan akçeli işlerin de etkisi var mıydı, tam bilemiyoruz. Ancak ihaleye hazırlanan Kanadalı firma, iptalin ardından “Benim harcadığım 30 milyon dolar ne olacak?” diye soruyor. Ne parası acaba?

AK Parti iktidarı konuyu yeniden gündeme aldı. Bu kez ihaleyle falan uğraşmadan, protestoları da kulak ardı ederek, devletler arası anlaşma kapsamında işi Rusya Federasyonu’na (RF) verdi. Türkiye ile Rusya arasındaki Akkuyu anlaşması 12 Mayıs 2010’da imzalandı. "Dostum Trump" henüz yok; "dostum Putin"li yıllar.

  • Rusya'nın devlet şirketi Rosatom tarafından inşa edilen, tam adı Akkuyu Nükleer Güç Santrali olan Akkuyu NGS’nin sözleşmesi 2010 yılında imzalandı. 2023’te üretime başlaması planlandı ama kısmet 2027’ye…

Sistem şöyle kurulmuş: Tüm yapım işleri Rosatom tarafından üstleniliyor; nükleer yakıt, kullanılan yakıtın tasfiyesi ve korunması dahil bütün sorumluluk Rusya tarafında. Santralin ömrü 60 yıl, ancak 80 yıla kadar uzatılabileceği belirtiliyor. Üretim lisansı ise 49 yıllığına verilmiş. Her biri 1.200 megavatlık dört reaktör tam kapasite çalıştığında ülkenin elektrik tüketiminin yaklaşık %10’unu karşılayacak.

Elektrik üretilecek ve 15 yıl boyunca alım garantisi var. kWh bedeli 12,35 ABD senti olarak belirlenmiş; mevcut fiyatların üzerinde, hem de epey üzerinde… Verilen alım garantisi, ilk iki santral için üretilen elektriğin %70’i, diğer iki santral için ise %30’u oranında. Geri kalan elektrik serbest piyasa fiyatından satılacak, firma kârının %20’si de devlete aktarılacak.

Yani parası karşılığında üretilen elektriği alacağız, gerisine karışmayacağız, kârdan da pay alacağız. Böyle bakınca fena durmuyor.

Neden nükleer?

Peki nükleer enerji bizim için gerçekten bu kadar elzem miydi, olmazsa olmaz mıydı? Neden bu kadar istedik, hatta arzu ettik? Öncelikle belirtmek gerekir ki, ilginç biçimde nükleer enerji temiz enerji sınıfında değerlendiriliyor. Dünyanın en tehlikeli enerji kaynaklarından biri ama temiz enerji…

  • Yıllar süren inşa aşamasında doğanın canına okuyoruz; betonun, demirin, kamyonların ve iş makinelerinin devasa tüketimi karbon salımına yol açıyor. Ama elektrik üretimi sırasında karbon salımı yok.

Reaktörü soğutmak için denizden su çekiliyor, kullanılan su daha sıcak hâlde yeniden denize veriliyor ve deniz yaşamına zarar veriyor. Ama olsun, karbon salımı yok. 

Reaktörden sızıntı olması hâlinde, Çernobil ve Fukuşima örneklerinde görüldüğü gibi, yalnızca yakın çevrede değil çok daha geniş bir bölgede yıllarca ölüm ve hastalık riski oluşuyor. Ama olsun, karbon salımı yok.

Kullanılmış yakıtı yüzlerce yıl saklamak ve korumak zorundasınız çünkü radyoaktif etkisini sürdürmeye devam ediyor. Ama olsun, karbon salımı yok.

  • Uzatmayalım: Nükleer temiz olabilir ama “masum” değil… Buna rağmen gerekli mi? Öyle deniyor.

Dünyada 30’u aşkın ülkede 400’den fazla nükleer santral var, yaklaşık 70 santral de inşa ediliyor. Son yıllarda yaşanan enerji krizleri, artan elektrik kullanımı ve sıfır karbon hedefleriyle birlikte nükleer teknoloji yeniden öne çıkıyor. Küçük modüler reaktörlerin (SMR) tam olarak hayata geçirilmesiyle daha da yaygınlaşacak gibi görünüyor; hele bir de toryum teknolojisi ticarileşirse…

Bizim için de enerji çeşitliliği açısından bir eksiği kapatabilir, olabilir. Nükleer enerjiyle toplam elektrik tüketiminin yaklaşık %10’una karşılık gelen bir üretim hedefleniyor; önemli bir oran. Yapılması planlanan diğer iki nükleer santrali, Sinop ve Trakya’yı da hesaba kattığımızda bu oran daha da artacak.

Fosil yakıtlarla üretilen elektriğin daha temiz bir kaynakla ikame edilmesi elbette olumlu. Ama kaynağı bizde olmayan bir enerji türü bizim için ne kadar uygun olabilir? Üstelik bu kadar yüksek bir yenilenebilir enerji potansiyeline sahipken…

Zaten dışa bağımlıyız, yenisine gerek var mı?

Ülke olarak enerjide %70’e yakın oranda dışarıya bağımlıyız. Karadeniz’den doğalgaz, Gabar’dan petrol fışkırıyor ama yine de doğalgazı, petrolü ve kömürü büyük ölçüde ithal ediyoruz. 2025 yılı enerji faturamız yaklaşık 62,5 milyar ABD doları. Bir önceki yıla göre %5 civarında düşüş var ama dışa bağımlılık hâlâ %70’e yakın ve bunun kısa vadede çok azalması da beklenmiyor.

  • Enerjide dışa bağımlılığımız söz konusu olduğunda Rusya’nın zaten ayrı bir yeri var; hem de baş köşede.

2025’te Rusya’nın enerji ithalatımızdaki payı petrolde yaklaşık %60, doğalgazda %35, kömürde ise %10 civarında. Özellikle petrolde uygulanan ambargolar nedeniyle indirimli fiyatlardan alım yapıyor olmamızdan memnunuz.

Nükleer enerjiye yöneldiğimizde de tablo çok değişmiyor maalesef. Ruslar gelip elektriği burada üretiyor ama yakıt yine Rusya’dan geliyor. Rosatom, dünya nükleer yakıt pazarının neredeyse %20’sine sahip; üstelik önemli müşterileri arasında ABD bile var.

  • Enerji kaynaklarında Rusya ile zaten bu kadar yoğun bir işbirliği içindeyken, nükleer enerjide de aynı kaynağa yönelmek ve açık biçimde yeni bir bağımlılık yaratmak ne kadar doğru olabilir?

Petrolü, doğalgazı ve kömürü başka kaynaklardan da temin etme şansımız var. Akkuyu NGS için ise durum farklı; çünkü başka bir kaynak olmayacak.

Santral çalışıp elektrik ürettiği sürece yakıtı, bakımı, kullanılmış yakıtın bertaraf edilmesi ve şirketin önemli çalışanları Rusya’nın sorumluluğunda olacak. Yani teknolojik olarak bağımlı olacağız ve bundan vazgeçme şansımız da pek olmayacak.

Rusya’nın başka ülkelerde de nükleer santral projeleri var ama bir-ikisi dışında bizimki kadar bağımlılık yaratanı yok. Üstelik bunu, zaman zaman siyasi ilişkilerimizin kırılganlaştığı bir ülkeyle yapıyoruz. Diğer enerji kaynaklarının hepsinde, uzun süreli bağlayıcı anlaşmalarınız yoksa tedarikçi değiştirebilirsiniz. Akkuyu NGS’de ise bu seçenek olmayacak.

Sözleşme modeli “Yap-Sahip Ol-İşlet”. Cebimizden tek kuruş çıkmayacak; yalnızca üretilen elektriği alacağız. Biraz pahalı ama olsun, diye mantığı ekonomik olarak rahatlatıcı görünüyor. Ancak aynı model stratejik açıdan bizi bir çıkmaza sokuyor. Hele petrol, doğalgaz ve kömür gibi diğer enerji kaynaklarında da önemli ölçüde sırtınızı dayadığınız bir ülkeyle bu ilişkiye giriyorsanız.

Siyasi krizlere rağmen kurulan bağlar

Burada önemli bir noktaya vurgu yapmakta fayda var. Türkiye aslında bu durumun farkında ve bazı önlemler almaya çalışıyor. Örneğin doğalgaz tedarikinde, biraz da baskıyla, ABD önemli tedarikçilerimiz arasına girmiş durumda. Rusya ile aramızdaki iki doğalgaz boru hattının, Mavi Akım ve Türk Akımı’nın sözleşme süreleri 2026 sonu itibarıyla doluyor. Görüşmeler sürüyor ama henüz ortada bir sonuç yok.

Muhtemelen görüşmeler fiyat indirimi ve alım taahhüdü verilecek miktar üzerinden sürüyor. Türkiye’nin miktarı biraz aşağı çekeceği kesin. Hem kendi gazımız hem ABD gazı hem de ABD’nin “Rusya’dan almayın” baskısı, iki hattın da kapasitelerinin tam kullanılmayacağı sonucunu doğuruyor. Yani bazı bağımlılıklarımızdan kurtulmaya çalışıyoruz ama sanki daha ağırına tutuluyoruz. 

  • Rusya ile enerji konusunda uzun soluklu bir ilişki içindeyiz, nükleer bunu artıracak ama ilişkilerimiz hep sağlıklı mı devam edecek?

Rusya Federasyonu’nun Ankara Büyükelçisi Sergey Verşinin, verdiği bir röportajda bu soruya, “Türkiye, kilit ve güvenilir bir ortağımız olagelmiştir ve öyle olmayı da sürdürmektedir” diye yanıt veriyor. Diplomatik dil bunu gerektiriyor ama geçmişte çok ciddi şekilde karşı karşıya geldiğimiz olaylar da yaşadık.

SSCB’nin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından Orta Asya ve Kafkasya coğrafyasında çıkarlarımız çoğu zaman çelişti, örtüşmedi. Rusya’nın arka bahçesinde biz hem kendi köklerimizin peşinden gittik hem de Batı için öncü, bir nevi Akıncı işlevi gördük. Bu dönemde diplomatik düzeyde sorunlar yaşansa da gerçek hayat bizi yakınlaştırdı.

Bavul ticareti, turizm, tekstil, meyve-sebze ve inşaatla başlayan sıkı ilişkiler ve ticaret, enerji alanındaki işbirliğiyle daha da yoğunlaştı. Bu süreçte önemli badireler de atlattık. 2015’te Suriye’de Rus savaş uçağını düşürdük. Bir süre soğuk rüzgarlar esti, Türk malları Rusya’ya giremez oldu ama doğalgaz ve petrol ticaretiyle Akkuyu projesi devam etti. 2017’de ABD’ye rağmen, 2,5 milyar ABD doları bedelle Rusya’dan hava savunma sistemi alarak diyet ödedik, tam olarak barıştık. 2018’de Akkuyu NGS’nin temeli atıldı, inşaat başladı.

2020’de barıştık sandığımız Rusya, Suriye’de askerlerimizi bombaladı, 33 askerimiz şehit oldu. Biz durumu fazla büyütmedik; doğalgaz ve petrol ticaretiyle Akkuyu inşaatı devam etti.

Ukrayna savaşı başladı. Avrupa, Rusya’ya ambargo uygularken biz Rusya’yla birlikte, Rus gazını kullanarak enerji merkezi olma hayali kurduk. Savaş devam ederken bir yandan da Ukrayna buğdayının dünyaya açılmasını sağladık.

Geçmişte yaşadıklarımız, işbirliğimizin sağlam olduğunu ve anlık sorunların uzun soluklu anlaşmaları etkilemediğini gösteriyor. Ama bunun önemli ölçüde, her iki ülkenin de günümüz anlamıyla pragmatist ve otoriter liderlere sahip olmasından kaynaklandığını göz ardı etmemek gerekiyor.

Putin-Erdoğan benzeri ilişkilerde kamuoyu, parlamento ve yargı gibi unsurların etkisi sınırlı kaldığı için ülkeler arasında yaşanan ciddi sorunlar, çıkar ilişkileri çerçevesinde çok daha kolay aşılabiliyor. Üstelik bu çıkarların her zaman iki ülkenin çıkarlarıyla birebir örtüşmesi de gerekmiyor.

  • Ancak bu otoriter dönemler değişir ya da dönem değişmese bile liderler arasında kişisel anlaşmazlıklar baş gösterirse sorunların aynı rahatlıkla çözülmesi mümkün olmayabilir. İşte o zaman bağımlılık alanları önemli bir risk unsuru olarak karşımıza çıkar.

Öte yandan: Meseleye yalnızca Türkiye açısından, tek taraflı bir bağımlılık olarak bakmak da çok doğru değil. Tedarik ettiğimiz enerji kaynakları bizim için ne kadar önemliyse, Rusya açısından da bu ürünleri satabilmek ve gelir elde etmek o kadar önemli.

Özellikle dünya ticaretinden kısmen dışlanmış ve ambargolara maruz kalmış bir ülke için eldeki alıcılar, sağlam müşteriler daha da değerli hâle geliyor. Gelir elde etmek için malınızı satmak zorundasınız. Her anlaşmazlık yaşadığınız müşteriye karşı enerji kaynaklarını bir silah olarak kullanmaya kalkarsanız uzun vadede size güvenecek müşteri bulmanız da zorlaşır.

Bu açıdan bakıldığında, bağımlılık dediğimiz şey aslında iki yönlü bir ilişki. Her iki ülke de kendi çıkarlarını gözetmeye devam ettiği sürece, arada sorunlar yaşansa bile ilişkilerin sürmesi beklenebilir.

Sevginin birleştirici gücü olabilir ama ticaretin ve paranın da en az onun kadar güçlü bir bağ kurabildiğini unutmamak gerekir.

Bir tür mantık evliliği

Rusya ile aslında ne Orta Asya ne de Kafkasya politikalarında çıkarlarımız tam olarak örtüşüyor; çoğu zaman çatışıyor. Ukrayna savaşıyla birlikte Karadeniz politikalarında da ciddi anlaşmazlıklar yaşayabiliyoruz, hâlâ gemilerimiz vurulabiliyor. Buna rağmen bir yandan Ukrayna’ya silah ve mühimmat satmaya çalışırken, diğer yandan Putin’le Kırgızistan’da iki yeni nükleer santral projesini konuşabiliyoruz. 

  • Değişik bir ilişkimiz var; bir tür mantık evliliği gibi. Akkuyu NGS de sanki bu ilişkiye vurulan bir perçin oldu.

Rusya ile ilişkilerimiz 30 yılı aşkın süredir giderek iç içe geçti. Birbirimize bağlandık, aileler kurduk; üstelik az değil, yüz binler seviyesinde. Liderlerimiz de iş bitirici ve birbirine yakın yönetim anlayışlarına sahip. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Rusya ile Ukrayna da bir dönem son derece iç içeydi.

Rusya’da “Rus ayısı” tabiri vardır. Güçlüdür, sabırlıdır ama sinirlendiğinde gözü hiçbir şeyi görmez; yıkar, kırar, döker. Fayda, çıkar düşünmez.

Ülke çıkarlarımız açısından bu ilişkinin liderler üzerinden değil, daha diplomatik ve kurumsal bir zeminde yürütülmesinde fayda var. Akkuyu geri dönülmesi zor bir bağımlılık yaratıyor. Yeni nükleer santraller düşünüyorsak en azından kaynak çeşitlendirmesine gitmek gerekiyor.

Zira Rusya iyi bir iş ortağı olabilir ama maalesef stratejik anlamda bir dost değil.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Birol Oğuz

1966 Ankara doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimimi Ankara'da, üniversite eğitimi İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde tamamladı. 1991 yılında Tekofaks A.Ş. de başladığı iş hayatını daha sonra Aselsan A.Ş. de sürdürdü. 1993-97 yılları arasında Özbekistan, 2014-17 yılları arasında Azerbaycan'da yerleşik olarak görev yaptı. 2017 yılında, Aselsan Bakü Şirketi Genel Müdürlüğü görevinden emekliye ayrılarak Antalya'ya yerleşti.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR