
Mehmet’le 2 yıl süren Koç Üniversitesi ANAMED hikâyemde tanıştım. O dönemler hayatım Etiler-Pera-Alibeyköy ekseninde dönüyordu — lisans hayatım yeni bitiyor, ne yapmam gerektiğini pek kestiremiyor ve bir şeyleri anlamaya çalışıyorken haftanın iki günü Merkez Han’da Yayın Asistanı olarak çalışıyordum. Sanıyorum en keyifli kısımlarından biri — ANAMED terasında bahara tanıklık etmek, Tülay Abla’nın sarma getirdiği haftalara denk gelmek veya Filmekimi esnasında mesai sonrası filme yetişmek dışında — Fıccın’da yenen öğle yemekleriydi. Bulgur pilavı ve pırasa yiyeceğim diye o kadar heyecanlanmamın bir sebebi, aralarda Mehmet’in de bize dâhil olmasıydı, eminim.
ANAMED’de sürecin bir parçası olmamama rağmen en sevdiğim sergi Yusuf Franko’nun İnsanları: Bir Osmanlı Bürokratının Karikatürleri’ydi. Editörüm ve bir noktada 20’lik Olmayan 20’likler sorularımı muhakkak yanıtlaması gereken Alican, bir gün depodan daha önce basılmış kartpostalları bana hediye ettiğinde ilk işim masamı onlarla dekore etmek olmuştu. Sonra öğrendim ki öğle yemeklerinde ANAMED anılarını dinlediğim Mehmet, o serginin hem danışmanı hem de metin yazarıydı. Zaman geçti, bu tanışıklık hiç unutamayacağım bir anıya evrildi: Covid-19 nedeniyle ilk defa dijital gerçekleştirilen Onur Yürüyüşü’nü birlikte Yusuf Franko’nun Pera’sıyla birleştirdik. Bu soruları ilettiğim e-postada yazdığım gibi: İyi ki varsın, iyi ki yolumuz Pera’da kesişmiş.
20’lik Olmayan 20’likler kanalının altıncı konuğu insana farkında olmadan small talk’uyla ilham veren, Sema’ya olan sevgisini sosyal medyadan yansıtışıyla bile insanın içini ısıtan, desteğiyle özel hissettiren, “İnsan bu kadar boomer olmamayı nasıl başarır peki?” dedirten ve bir sonraki araştırmasını daima merak ettiren K. Mehmet Kentel.

İlk dijital Onur Yürüyüşü ve Yusuf Franko’nun Pera’sı
Kaç yaşındasın? Kaç yaşında hissediyorsun?
35 yaşındayım. Sanırım “yaşımda” hissediyorum. Hissettiğimle gerçeklik arasındaki makası kendi yaşımla ilgili değil de başkalarının yaşlarıyla ilgili fark ediyorum. Kendimi yakın hissettiğim 25 ya da 45 yaşındakilerin 30’larında olduğu yanılgısına düşüyorum sık sık. Daha önce çok etraflıca düşündüğüm bir şey değil ama bir tür “No man’s land” hâli var sanırım 30’larda.
Yeni hayat 20’li yaşlarını sürenlerin etrafında ve onlar tarafından şekillendiriliyor, eski hayat 40 (belki 50) üstündekilerin kurduğu ve sürdürdüğü bir şey. En azından buradan bakınca öyle gözüküyor.
Bi’ 20’lik açsak ve sorsak: 20’li yaşlarındaki insanlara önerin nedir?
Doktora yapması — şaka şaka. Genel bir önerim yok açıkçası. Okullarının, çalıştıkları ya da bulamadıkları işlerin, iklimlerinin durumunu düşünüp endişelenmekten ve şehirleri, ülkeleri, dünyayı daha yaşanabilir, eşit ve özgür bir yer yapma mücadelelerinde onlardan ilham almaktan başka bir şey söylemeye haddim olmadığını düşünüyorum. Doktora yapacaklarsa bilgi üretim işini ciddiye alsınlar ve referanslarını düzenli tutsunlar yalnız!
20’li yaşlarına dair bir “keşke” ve bir “iyi ki” nedir?
İyi ki 10’lu yaşlarımdaki en yakın arkadaşlarımı 30’lu yaşlarıma taşıyabildim — biliyorum ki olmaması çok mümkündü ve şaşırtıcı olmazdı.
Keşke oyun tarihçiliğinde biraz daha ısrarcı olsaydım. Belki çocuğumuzla oynayacağımız oyunlar bu konuda yeniden ilham verici olur!

İllüstrasyon: Irmak Hacımusaoğlu
20'lik Mehmet, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nü görseydi heyecanlanır mıydı?
Görmüş ve heyecanlanmıştı. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 2007’de, ben 21 yaşındayken açılmıştı. Başından beri her şeyini takip ettiğimi, kütüphanesinde dirsek çürüttüğümü iddia edemem ama hep bir şekilde izlediğim, tanıdıklarımın çalıştığı, ilgilendiğim konularda işler üreten bir kurumdu.
İstanbul çalışmaya da 20’lerimin ikinci yarısında başladım zaten ve bununla beraber yayınları, sergileri, konferansları daha sıkı biçimde radarıma girdi.
20'lik Mehmet, Yusuf Franko'yla arkadaşlık eder miydi?
Hayır, etmezdi. Abdülhamid’in paşası, Pera sosyetesinin gözdesi Yusuf Franko’yla aynı sofralarda oturamaz, aynı mekânlarda takılamaz, resepsiyonlarına davet edilmez, bunları da zaten istemezdi.
Yusuf Franko hayranlık uyandırıcı bir araştırma nesnesi — onun hayatını, yeteneğini, sosyal çevresini; onu var eden mekânsal koşulları, sosyal ağlarını çalışmaktan büyük keyif aldım. Ancak onu, arkadaşlığı özenilesi bir karakter olarak görmüyorum.
Gerçi itiraf etmek gerekirse birlikte en azından bir kadeh şarap içip Balassan çizimindeki Danse Macabre motifiyle ne anlatmak istediğini, bunun Pera’yla ilgili bir alegori olabileceğine dair spekülasyonumun ne kadar uçuk olduğuna dair fikirlerini duymak ve elimizdeki albümü dışında başka çizimi olup olmadığını sormak isterdim — yalnız hemen arkasından Pera’nın 19. yüzyılın ikinci yarısındaki dönüşümü hakkındaki eleştirel fikirlerimi suratına çarpar ve hesabı ödemeden kalkar giderdim!
20’lik Mehmet de 35’lik Mehmet’ten çok farklı davranmazdı bence bu konuda. İkimiz de bir süre Pera’da bulunup radikal cumhuriyetçi bir gazete çıkartan ve gazetesi Hazzopulo Pasajı’nda satılan, Paris Komünü liderlerinden Gustave Flourens’la arkadaşlık etmeye çalışırdık — fakat ikimiz de başarısız olurduk çünkü hem onun kadar cesur değiliz hem de small talk’umuz kötü :)

İllüstrasyon: Irmak Hacımusaoğlu
20’li yaşlarının Türkiyesi veya Perası nasıl bir yerdi? Özledin mi?
20’li yaşlarımın başında Hrant Dink öldürüldü. Pera’dan yürüyerek 15 dakika uzakta, 19. yüzyıl Pera haritalarının, Pera’nın bir uzantısı olarak gösterdiği Pangaltı’da, kendi mahallesinde ve kendi gazetesinin önünde. 20’li yaşlarımı benim için çerçeveleyen şeylerin başında bu cinayet geliyor. Bu çerçeve tek başına çok değerli bir insanın öldürülmesinin ötesinde bir şey elbette, içinde cenazede bir araya gelen yüz binler de var — Rakel Dink’in sözlerindeki gibi “bir çocuktan katil yaratan karanlığı sorgulamak” için yan yana geldiğin, tanıştığın, birlikte mücadele ettiğin, öğrendiğin, arkadaşlık ettiğin insanlar da, bütün bu süreçlerin benliğinde yarattığı kırılmalar ve kırgınlıklar da.
20’li yaşlarımın Türkiyesi Hrant Dink’in öldürüldüğü ve mücadelede umut bulabildiğin bir yerdi. Pera’da — Artık Beyoğlu diyelim mi? — devamlı protestolar yapılır, bu protestoların bir anlamı olup olmadığı sorgulanırdı. 20’li yaşlarımın sonuna doğru Gezi oldu, o protestoların bir anlama evrilebildiğini gördük. Ki o anlam hâlâ çoğumuz için bir referans olmaya devam ediyor. Belki 20’li yaşlarımın çerçevesi bu şekilde tanımlanıyordur, yılları ve yaşları biraz esnetmeme izin varsa.
Bu yıllar aynı zamanda Pera’nın hızla dönüştüğü, Asmalı Mescit gibi mahallelerinin orta sınıflar tarafından keşfedildiği, büyük bir hızla tükettiği, mülkiyetin el değiştirdiği, birçok kişinin yıllardır yaşadıkları ve çalıştıkları mekânlardan gitmek zorunda kaldığı bir dönemdi. 20’li yaşlarımda Kafe Pi’de fındık votka — öğk — içip Freddie Mercury — kalp — taklidi yaptığım zamanları ve bunları birlikte yaptığım arkadaşlarımı özlüyorum elbette. Ama Kafe Pi’nin öncülerinden olduğu bu dönüşümü romantize edemem. Türkiye için de karışık hisler içindeyim, bugünden daha iyi, olması gerekenden çok daha kötüydü.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Alara Demirel
ANGST editörü

20'lik
20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.
İLGİLİ OKUMALAR




