Baharı Bebek Sırtlarında Görmeye Gidiniz!

Gazinolarda mevsim hazırlığı var: Kahve, çay 7.5… Fakat rakı?!

Mehmet Selahattin, 22 Nisan 1933

Artık geldi. Geliyor, gelecek derken geldi. Hem de ne tatlı bir eda ve salına salına bir geliş… Bize kendini bu kadar özleten bahardan bahsediyorum. Sakın şüpheniz olmasın, içinize “acaba?”nın kurdu girmesin. Ben onu gördüm, baharı gördüm diyoruz size. Eğer onu hâlâ göremeyenler varsa kabahat kendilerinde. Şehrin dört duvarı arasından azıcık uzaklaşsınlar da bak bahar ürkek bir ceylan gibi nasıl ansızın karşılarına çıkacak!

Ben geçen cumayı Bebek sırtlarında geçirdim. Nisan içinde rastlanabilecek en güzel gündü. Toprak taze bir ıtır yaprağı gibi kokuyordu. Havaya tatlı bir sümbül rengi yayılmıştı. Bütün ağaçların dalları tomurcuklarından beyaz başlarını uzatan mini mini çiçeklerle doluydu.

Kuruçeşme’den sonra gözlerim yavaş yavaş yeşile alıştı. Arnavutköy sahiline gelince birden büyük bir hayrete düşmüş gibi olduğum yerde kaldım. Burada dağlar kışın ölü rengini çoktan üzerlerinden atmışlardı. Öbek öbek kır menekşeleri, yeşilli mavili mineler, sarılı beyazlı papatyalar… İstanbul’dan günlerce uzak bir yere gitmiş gibi oldum. Dumandan örülmüş bir cibinliğin içinde mışıl mışıl uyuyan Boğaz’ı buradan doya doya seyrediyorum. Kuzguncuk sırtları perde perde önümde açılıyor. Karşı sahilin kâh yakınlaşan kâh uzaklaşan bir hâli var. Arnavutköy sahilinde küçük amatör balıkçılar oltalarına takılan kaya balıklarıyla oynuyorlar. Akıntıburnu’ndaki gazinolar sabahın bu saatinde bomboş, yeni doğan güneşe karşı uyukluyorlar.

Ara sıra bir tramvay arabasının kavisleri dönerken çıkardığı gıcırtı ve suların küçük şıpırtılarla sahili yalayışı… Küçük bir motorun denizde kayıp gidişi… İlk seferini yapan Boğaziçi vapurunun sahili selamlayan düdüğü… Erkenden işlerinin başına giden tütün amelesinin ayak sesleri… Nisan sabahının gıcıklayıcı serinliği arasında bu teferruat ayrı ayrı beni meşgul ediyor.

Feyziati Lisesi’nin beyaz binası önünden geçerken pencerelerde kımıldaşan küçük mektepli başları gördüm. Belli ki yeni uyanmışlar ve onlardan evvel uyanan Boğaz’ın akışını seyre dalmışlar.

Bugün de ne çok midye çıkmış! Çıplak ayaklı çocuklar içi midye dolu sepetlerle yolumu kesiyorlar:

“Tavası oluyor midye! Dolması oluyor midye!”

Harap yalıların geniş koruluklarından kumru sesleri geliyor. Birkaç yüz seneki İstanbul’u bu sahillerde parça parça bulabilirsiniz. İşte bir yalı ki hiç olmazsa Zaro Ağa ile yaşıt. Şimdi dörtte üçü boş, mahzun ve hasta, büsbütün göçeceği günü bekliyor. Yalnız bir köşesinde beyaz perdeler sallandığına göre orası meskûn. Biraz ileride başka bir yalı. Fakat bu öteki gibi değil. İnsanın yüzüne gülüyor. Sonra tepelerde fıstık ağaçlarının gölgesinde yaslanmış şirin köşkler. Bütün Boğaz’ın böyle yepyeni binalarla dolduğu günü acaba görecek miyiz? İçine İstanbul’un bütün mahalle halkı dolsa gene yarısı boş kalan elli odalı yalıların yerinde modern, temiz, küçük ve şirin evler…

Valide Paşa Yalısı önünden geçip sağa ve sola kıvrılınca kendimi Bebek’te buldum. Bahçede kimseler yok. Fakat bahar şerefine göze çarpan bir faaliyet var. Bahçenin iç yollarını kaplayan otlar temizleniyor. Ağaçların altında biriken kurumuş yapraklar ayıklanıp denize atılıyor. Birkaç gün sonra belki akın etmeye başlayacak müşterilerin gözüne iyi görünmesi için yeniden çiçek ekiliyor ve ekilen çiçekler durmadan sulanıyor. Gazinonun kapıları önünde tabelacılar, fırça ellerinde durmadan çalışıyorlar. Tabelanın birinde şunları okuyorum:

“Kahve: 7.5, Çay: 7.5, Nargile: 7.5”

Kendi kendime “Ha şöyle, biraz insafa gelin bakalım!” diye söylenirken gözüm listenin altındaki rakamlara ilişti:

“Rakı: Büyük şişesi 150, Bira: Şişesi 70, Muhtelif mezeler: 30”

Anlaşılan bu yaz kahve tiryakileri akşamcıların sırtından geçinecekler.

İskele yolunda dolaşırken baktım karşıdan vapur da sökün etmiş geliyor. “Hadi!” dedim. “Dönüş faslını vapurla yapalım.” Gişeye bozdurmak üzere uzattığım liranın üstünden doksan kuruş geri verdiler. Evvela hayret ettim.

“İkinci mevki mi?”

“Hayır, birinci.”

Sonra biletin üstündeki “ehven tarife”yi okuyunca işi anladım: Tramvaya rekabet!

Üstelik deniz havası alarak iki kuruş noksanına Bebek’e gitmek hani hoşa gitmeyecek bir şey değil!


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Bahar Bahçe #24

bebek millet bahçesi, emine valide paşa, zaro ağa, feyziati lisesi

05 Nis 2022

Bebek Koyu, 1930'lu yıllar

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR