Bana sosyal sınıfımın bir oyunu mu bu?

Aldı saatlerimi, verdi zulmü :/
Bana sosyal sınıfımın bir oyunu mu bu?

Yolu ekonomiden geçen tüm yaralı yürekler bilir, John Maynard Keynes diye bir 20. yüzyıl ekonomisti vardır, teorileri ve yaklaşımları hâlâ mühim görülür. Ben tabii tüm ekonomi derslerimi güç bela geçtiğimden kendisinin mihenk taşı sayılan makalelerine veya modellerine değil ufak tefek köşe yazılarına, denemelerine merak saldım. Bu yazılardan birinde (Economic Possibilities for Our Grandchildren, 1930) Bay Keynes torunlarının kendisinden çok daha az çalışacağını iddia etmiş. 1930 ve 2030 karşılaştırıldığında haftalık çalışma saatinin düşmesi gerektiğini, çünkü bu noktaya gelene kadar gelişen teknolojiyle birçok işin otomatize olacağını anlatmış. Teknolojiyle ilgili öngörüsünde haksız sayılmaz rahmetli Keynes, kim ne derse desin, vazgeçemeyeceğim tek kişisel eşyam robot süpürgem. 

2030 yaklaşırken ABD'li medya kuruluşu NPR, Keynes’in torunlarını kısa bir mülakata davet etmiş. Bu mülakatta torunlardan biri özetle şunu demiş: “Büyük dedemin tahminleri yersiz değildi ama insanların ne kadar hırslı olabileceğini hesaba katmamıştı.” Ben bu cevabı oldukça basitleştirilmiş buldum, çevremdeki kimsenin hırs yüzünden 35-40 saat çalıştığını zannetmiyorum. Antropolog David Graeber’ın duruma yönelik çok daha detaylı bir açıklaması var, kendisi bu konuya dair koca bir kitap yazmış: Bullshit Jobs, Türkçe ismiyle Tırışkadan İşler. Sevdiğim bir podcastte kitaba ayrılmış tam bir bölüm de var. 

Graeber özetle diyor ki, bu kadar teknolojik gelişmeye rağmen halen bu kadar çalışmamızın kültürel, politik, ve ekonomik; oldukça karmaşık sebepleri var. Yüz binlerce insanın haftada kırk saati kötü floresan ışıklarla aydınlatılmış plazalarda ekranlara bakarak geçirmesinin tek sebebi hırs olamaz. Anarşistliğiyle de bilinen Graeber, faturayı tabii ki kapitalizme biçiyor. Keynes teknolojik gelişmeleri öngörmüştü ama tüketim kültürünün ne hâllere geleceğini bilememişti diyor.

Daha fazla oyuncak mı daha az çalışmak mı deyince kapitalizm çağının çocuklarının daha fazla oyuncağı nasıl da seçtiğinden, tüm iş modellerinin ve kültürel normların nasıl da 40 saat çalışan insanlar üzerine kurulduğundan bahsediyor. Sonra da kendi deyimiyle tırışkadan işlerin tanımını yapıyor. Sekreterlerden yazılımcılara birçok meslek erbabını inceliyor Graeber ama benim dikkatimi bir grup konusundaki gözlemleri çekiyor: 1950’den sonra ABD’de ve tüm dünyada büyüyen FIRE (finans, sigorta, gayrimenkul kelimelerinin ingilizce baş harfleri) sektörü. Bu kadar çok bankacıya, borsa simsarına, sigorta mümessiline ihtiyaç var mıydı diye soran Graeber’ı görüyor ve arttırıyorum: Birbirine çok benzeyen ürün ve servisleri A markasından değil B  markasından alalım diye saatlerce çalışan bunca pazarlama ve satış uzmanına gerek var mıydı?

Kuvvetle muhtemel ki düşüncelerimde önyargılıyım. Lisede eşit ağırlıkçıydım, lisansta özel sektörün cancağzı Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü'ndeydim, sınıf arkadaşlarımın pek çoğunun pazarlama ve finans işlerine geçişini, bu işlerde yükselişini izledim. Şimdilerde 20’lerinin sonunda olan bu arkadaşlarım nereden baksanız 6-7 yıldır, haftada 40 veya daha fazla saat çalışmakta. Kahramanmaraş depremlerinin ilk şokunu atlatınca herkese telefon açtım, herkesten değil ama hatırı sayılır bir çoğunluktan işlerinin anlamına dair sorgulamalar duydum. Kimi dostlarım büyük bir bunalımın pençesindeydiler, ülkenin bir köşesinde ölüm kalım savaşı verilirken bilgisayar başında Excel tablosu doldurmanın hiçbir anlamı kalmamıştı.

Graeber kitabında bu gruba tetikçi* adını veriyor. Yeryüzünde tetikçilerin var olmasının tek sebebi bir başkasının tetikçi tutmuş olmasıdır, tüm ülkeler diğer ülkelerin ordularından korkarak kendine bir ordu kurar. Buna benzer şekilde pazarlama, halkla ilişkiler, iletişim guruları da biraz diğer şirketlerdeki benzer rollere misilleme olması adına işe alınmıştır. Bana sorarsanız, fena benzetme değil.

Özellikle deprem sonrası dönemde sorularım oldukça yoğunlaştı: Neden çalışıyoruz, neden haftada 40 saat çalışıyoruz, hangilerimiz işimizde anlam buluyoruz, anlam bulamayanlar nasıl devam ediyor? Maddi imkânlarımızı kaybetmeden daha az çalışmanın veya kişilerin anlam bulduğu işlerde çalışmalarının etkilerine dair çalışmalara göz attım. Belki de en ilgi çekici olan geçtiğimiz on yılda İzlanda’da süregelen haftada 4 gün çalışma deneyimi: Aynı maaşları aldıkları hâlde çalışma saatleri düşürülüp haftada 4 gün çalışan İzlandalı işçiler verimliliklerinden hiçbir not kaybetmemişler, hatta bazı sektörlerde verimlilik artışı bile olmuş. Ülkenin battığı falan da yok, yerli yerinde duruyor minik adamız.


David Graeber kadar kapsamlı bir işe kalkışamasam da tüm bu kafa yoruşlarım, okumalarım, araştırmalarım sonucunda meselenin Türkiye’deki yansımalarına bakmak isterken buldum kendimi. Bu dönem yazacağım yüksek lisans tezimde Türkiye'deki beyaz yakalıların işlerine atfettikleri anlama ve çalışma pratiklerine eğiliyorum. İşe güce dair dertleşmek ve anonimliğin tadına vararak şirket dedikodusu yapmak isterseniz, buyrun çalışmamın ilk adımı olan çevrimiçi anketime. Eşe dosta yaymaktan çekinmeyin.

*Bu yazıyı yazarken kitabın Türkçesine erişimim yoktu, İngilizcesinde “goon” olarak geçen bu terimi Türkçeye “tetikçi” olarak ben çevirdim. Kitabın Türkçe versiyonunda farklı bir kelime kullanılmış olabilir. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

20'lik20'lik

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Sahi biz neden çalışıyoruz?

ekonomi, graeber ve rüyalar

13 Nis 2023

pinterest

YAZARLAR

Merve Nur Okutan

Yazar @ 20'lik

20'lik

20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.

İLGİLİ OKUMALAR