2006’da bir Interrail günü: Berlin

Kaybedilen kameralar, Berlin’in işgal evleriyle süslü kentsel dönüşümünden önceki hâli ve bir hostel hikâyesi.
2006’da bir Interrail günü: Berlin

2006 yılı — rüzgârda oradan oraya sürüklenen bir yaprak gibi geçirdiğim 6 haftalık Interrail yolculuğunun yorgunluğu, Oktoberfest’in son gününde hunharca içilen biralarla birleşince neredeyse tüm tren yolculuğunu uyuyarak geçiriyorum. Ekim ayının gece serinliğinde Berlin’e iniyorum. Tren garı Hauptbahnhof’dan hostele gitmek için otobüse kendimi zor atıyorum. 

Hostel resepsiyonunda önümde bir kız sakince işlemlerini yaptırıyor. Normalde aceleci olan ben, yorgunluktan mı, gidilecek yeni bir şehrin kalmamasından mı, bilmiyorum, sakince kızın işlemini bitirmesini bekliyorum. Sıra gelince pasaportumu uzatıyorum ve kaydımı yaptırıp odaya çıkıyorum.

Girdiğim gibi güdümlü füze gibi yatağıma yöneliyorum Bu nedenle resepsiyonda önümde kayıt yaptıran kızla aynı odada kaldığımızı sonradan fark ediyorum — 6 haftadır neredeyse her gün onlarca insanla yaptığım için refleks hâline gelmiş yüzeysel hostel tanışma sorularına başlıyoruz karşılıklı. "Adın ne, nerelisin, nereden geliyorsun, ne kadar kalacaksın?" diye uzayıp giden bir silsile bu.

Bir oda arkadaşı: Katrin

Katrin bir Alman. Ülkenin batısında adını hatırlamadığım bir şehirde sosyoloji okumuş. Yüksek lisans yapmak için geldiği Berlin’deki ilk günüymüş. Okula başlamak için birkaç hafta geç kalmış ve ev bulmaya fırsatı olmamış. Ayaküstü karşılıklı hikâyelerimizi dinledikten sonra ben yorgunluktan, Katrin de ertesi gün erkenden okula gideceğinden ranzalarımıza çekiliyoruz.

Sabah uyandığımda saat 10’a geliyor ve oda boş. Hostelin altında bulunan kafeye inip hızlıca bir kahvaltı ediyorum. Vakit kaybetmeden ikinci kez ziyaret etmek için bana Interrail rotamı değiştirtecek ve seyahatimi uzatacak kadar sevdiğim şehrin sokaklarına düşmek istiyorum. Odaya gidip yanıma aldığım günlük eşyaları düzenlerken kameramın olmadığını fark ediyorum — büyük sırt çantamı tamamen boşaltmama, odanın altını üstüne getirmeme rağmen bulamıyorum. Kameranın kendisinden çok içinde 6 haftanın tüm anılarının olduğu kartı kaybetmenin paniğini yaşıyorum.

📸 Berlin manzaraları


Bir soru işareti: Kayıp kamera

Hızlıca kafamdan filmi geri saymaya başlıyorum. En son kamerayı nerede kullandım, nerede düşürmüş veya çaldırmış olabilirim hatırlamaya çalışıyorum. Aklıma gelen ilk ihtimal tren oluyor. Hemen üzerime bir şeyler geçirip sokağa çıkıyorum. İstikamet, Hauptbahnhof. Dev gara girer girmez danışma masasındaki adama olayı anlatıyorum. Kafam nasıl kamerayı bulmaya odaklandıysa sağındaki solundaki çiziğe kadar detay veriyorum. 

Görevli, tüm soğukkanlılığıyla bir form uzatıp bilgilerimi, olayın yaşandığı tahmini zamanı, tren bilgilerini ve kamera detaylarını yazmamı istiyor. Formu teslim ettiğimdeyse o dönem seyahatlerimde cep telefonu kullanmadığım için ertesi gün gelip bilgi alabileceğimi söylüyor.

Umutsuzca dışarı çıkıyorum. 6 hafta boyunca Avrupa’nın en riskli sokakları, en izbe barları, en dağılınmış sarhoşlukları dahil her yerden kazasız belasız kurtulan kamera, Almanya’da bir hızlı tren yolculuğunda uçup gidiyor. Kendime o kadar sinirleniyorum ki bir boşluk bulup kendimi tokatlamak istiyorum. Keyifsiz bir şekilde tüm gün kendime söverek Berlin sokaklarını arşınlıyorum. Akşam hostele gelip erkenden cenin pozisyonunda yatıp uyuyorum. 

Ertesi gün bir umut sabahın köründe danışma masasının önündeki sıradayım. Her soru soran, masanın önünde saatlerini geçiriyor gibi geliyor. Zamanın göreceliliği üzerine yüksek lisans tezi olabilecek anlar yaşıyorum. Sonunda sıra bana geliyor. Görevliye durumu anlatıyorum. Doldurduğum formla ilgili belgeyi buluyor. Birkaç yere telefon ettikten sonra kafayı kaldırıp bana en istemediğim cevabı veriyor ve öleceğini bildiği hastanın başında bekleyen yakını gibi geçirdiğim bir gün ve bir gece sonunda haberi alınca gözlerim doluyor. Garın önünde bir banka çöküp hüngür hüngür ağlıyorum. 

Aklıma Oktoberfest’in çıkışında kendi kendime söylediğim “Ulan şu kartı kameradan çıkartsam mı? Başına bir şey gelirse Almanya’nın ortasında ağlarım,” lafı geliyor. Kendime okkalı küfürler etmeye devam ediyorum. Almanya, acı vatan oluyor.

🌧 Yağmurlu bir günden Berlin


Bir teselli gezisi: Kreuzberg'de dürüm-ayran

Kendimi toparlayıp yüzümü yıkayıp teselli aramak için kendimi sokaklara vuruyorum. Acımı dindirmek için gördüğüm ilk bara girip “Hey, barmen! Bana en sert içkini hazırla,” demek istiyorum ama planladığımdan uzun süren Interrail maceramda kalan mikroskobik bütçe ancak Kreuzberg’de dürüm-ayrana izin veriyor. 

Neyse ki çay, ikram. Karnımı doyurduktan sonra İstanbul’da kamerasını ödünç aldığım arkadaşımı arayıp haberi utanarak veriyorum. Kameranın emanet olması gibi unutulan bir de detay var. Sokaklarda havayı karartıp marketten en ucuzundan 2 bira alıp hostele varıyorum. Hostelin önündeki masada mahalle muhtarı edasında, gelene geçene bakıp bira içerken Katrin geliyor. 

"Ne yaptın, ne ettin?" diye konuşmaya başlıyoruz. Başıma gelenleri anlatıyorum. Gülüyor ve okula geç gelme nedeni olan 3 aylık Brezilya seyahatinin dönüşünde kamerasını içindeki hafıza kartıyla kaybettiğini anlatıyor. Amazon köylerinden, büyük şehirlere geçen, onlarca insanla tanıştığı 3 ayın tüm görüntülerini kaybetmekten bahsediyor. Açıkçası itiraf etmeliyim: Kıyaslayınca acım biraz hafifliyor.

🚂 Yolculuk esnasında


İki kamerazede: Ağlama dindiren muhabbet

İki kamerazede, eldeki az sayıda bira bitince henüz hipster istilasına uğramamış, mutenalaştırılmamış, işgal evleriyle dolu Prenzlauer Berg sokaklarında bar aramaya başlıyoruz. Uygun bir bar bulup hemen çöküyoruz. Kameralarla başlayan muhabbet koyulaşıyor. 

Katrin, Brezilya’ya gitmeden önce uzun zaman beraber olduğu Türk erkek arkadaşını anlatıp Türklere has anlayamadığı bazı hareketleri bana açıklattırıyor. Sonrasında sırf eski erkek arkadaşı yüzünden Almanya’daki göçmenlerin entegrasyonuyla ilgili yüksek lisans yapmaya karar verdiğini anlatıyor. 

Almanların entegrasyon politikalarındaki hataları ve doğruları tartışıyoruz. Oradan laf dönüp dolaşıp Fatih Akın ve filmlerine geliyor. Ukalaca uzmanlık alanlarımdan biri olduğu için tüm filmografisinden örnekler vererek Almanya’daki Türk toplumunu konuşmaya başlıyoruz. Kısa ve Acısız’ın göçmen dünyasını tasvirinden başlıyoruz. Duvara Karşı’nın nasıl muazzam bir eser olduğu konusunda hemfikir olduktan sonra muhabbet Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul’a geliyor. 

Eski manitasıyla tüm Akdeniz ve Ege hattını gezdiğini, hatta Eskişehir’i bile gördüğünü ama İstanbul’u filmden sonra görmek için can attığını anlatıyor. Filmdeki müzisyenlerden bildiklerimi anlatıyorum.

Muhabbet ederken hostelde çalışan/yaşayan ve o akşam ahbap olduğum bir elemana rastlıyoruz. O da bize katılıyor. Barın kapanma saati geldiğinde 3 silahşörler olarak hostele yollanıyoruz. Muhabbet o kadar güzel ki o gün garın önünde hönküre hönküre ağlayan adam ben değilim sanki. 

O gece kafama kazınıyor: İyi insanların birbirinin sıkıntılarını hafifletmek için aynı yerde doğmaya, aynı dili konuşmaya ihtiyaç duymuyor. İnsanlığın ortak dili başka.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

RutaRuta

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

📸 2006’da bir Interrail günü: Berlin

Ruta bu hafta nostalji kuşağında 2006’da bir interrail gününe dönüyor. Kaybedilen kameralar, Berlin’in işgal evleriyle süslü kentsel dönüşümünden önceki hâli ve bir hostel hikâyesi var menüde.

18 May 2022

Fotoğraf: Kerimcan Akduman

YAZARLAR

Kerimcan Akduman

Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta

Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.

İLGİLİ OKUMALAR