Bin kez öldü, bin kez yeniden doğdu: Beyrut, Beyrut

Suriye’deki rejimin düşmesiyle birlikte Hizbullah’ın da zayıflaması nedeniyle kendi içindeki güç dengeleri değişen Lübnan’ın iki yıl üç aydır bir türlü yapılamayan Başkanlık seçimlerinin ardından, İsrail bombardımanıyla harabeye dönmüş sokaklarından izlenimler ve bin defa ölüp, bin defa dirilen bir kentin yaşama azmi.
Bin kez öldü, bin kez yeniden doğdu: Beyrut, Beyrut

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Yaklaşık on senedir Ocak ayının başında Beyrut’ta Fransız devletinin desteklediği bir program çerçevesinde MBA programı yürüten ESA’da (Ecole Supérieure d’Affaires) yeni dönemin ilk gününde ders veriyorum. Covid-19 nedeniyle gidemediğim bir yıl dışında her yıl Beyrut’a giderek çoğunluğunu Lübnanlı beyaz yakalılar veya iş sahiplerinin oluşturduğu 40 kadar Arap ülkesi vatandaşına 8 saat boyunca dünya ahvalini anlatmaya çalışıyorum. 

Son iki yıldır ikinci gün de ders verip Ortadoğu hakkında konuştum. Geçen yıl Gazze savaşının sıcak günlerinde Batılılaşmış öğrencilerle dolu sınıfta tarifi güç bir öfke vardı. Tartışmalar bu öfkenin etkisiyle yapıldı. Bu kez son dört ayda yaşanmış gelişmelerin Ortadoğu’da ya da daha doğru tarifiyle Güneydoğu Asya’da yarattığı müthiş ve köklü jeopolitik gelişmelerin ışığında meseleleri anlamaya çalıştık birlikte. 

Ekonominin battığı yıl gittiğimde Merkez Bankası önünde gösteri yapanlara katılmıştım. Limandaki siloda Hizbullah’ın depoladığı maddeler patladıktan sonra gittiğimde yaralar biraz sarılmış olsa da travma geçmiş değildi. Bu kez Suriye’deki rejimin düşmesiyle birlikte kendi içindeki güç dengeleri de Hizbullah’ın zayıflaması nedeniyle değişen Lübnan’ın iki yıl üç aydır bir türlü yapılamayan Başkanlık seçimleri oylamasının Meclis’te yapılacağı gün Beyrut’a indim.

Dahye'nin yıkıntıları arasında

Bunca kez geldiğim ve sevdiğim şehirde ilk kez güneye, Dahye’ye gittim. İsrail bombardımanın Beyrut’taki neredeyse tüm hedefleri buradaydı. Geçmişte farklı dinden ve mezhepten insanları barındıran bu mahalle, uzun zamandır Şii çoğunluğun ve onların çoğunluğu üzerinde, verdiği hizmetlerle hâkimiyet kurmayı, sadakatlerini kazanmayı becermiş Hizbullah’ın alanıydı. Hizbullah’ın kendi insanlarının başına açtığı belaların haddi hesabı yoktu gerçi ama bu son felakete kadar kimse de sesini fazla yükselterek hesap sormayı düşünmemişti. Öyle anlaşılıyor ki Hizbullah’ın da bir noktada Şiilere hesap vermesi gerekecek. 

Hizbullah, Fuad Ajami’nin tanımlamasıyla “Arap dünyasının üvey çocukları olan” ve Lübnan’ın 1970’lere kadar en iktidarsız topluluğunu oluşturan Şiilere sistem içinde olağanüstü bir güç kazandırmıştı. Lübnanlı Şiilerin hareketlenmesi aslında 1970’lerde başlamıştı. 1978’de gittiği ve Muammer Kaddafi ile buluştuğu Libya’da esrarengiz şekilde “kaybolan” imam Musa Sadr’ın Emel hareketiyle ilk kez Lübnan siyasetine ağırlıklarını koymaya başlamışlardı. 

İsrail’in 1982’deki işgalinin ardından kurulan Hizbullah, arkasına aldığı İran desteği, iç savaşı bitiren Taif anlaşmasında silahlarını İsrail işgaline karşı “direniş” nedeniyle elinde tutma imtiyazı sayesinde gücünü artırmıştı. İsrail, 2000 yılında çekildikten sonra da silahlarını bırakmadı ve İran’ın güvenlik stratejisinin en önemli devlet dışı unsuru olarak İsrail üzerinde bir tehdit oluşturdu. 

2006’da lideri Nasrullah, sonradan pişman olduğunu söylediği bir hamleyle ciddi bir hesap hatası yapmış ve Lübnan’a ağır bedel ödeten İsrail saldırısına sebep olmuştu. Ancak giderek bir parçası hâline geldiği Lübnan’ın çürümüş siyasi sitemi içinde sebep olduğu her kötülüğe rağmen (eski Başbakan Refik Hariri’nin öldürülmesi, limandaki patlama, barışçıl gösterilere şiddet yoluyla engel olma vd.) gücünü yitirmemişti. 

Suriye iç savaşında da Esad rejimini ayakta tutan en önemli çarpışan güç Hizbullah’ın askerleriydi. İşte o güç, İsrail’in, hazırlıkları Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısından çok önce başlamış Hizbullah’a ölümcül darbe indirme planlarının Gazze’de Hamas iyice zayıfladıktan sonra uygulamaya geçirilmesiyle felç edici bir darbe almıştı. 

Çağrı cihazlarının patlatılması, lider Nasrullah’ın ve diğer üst düzey yöneticilerin öldürülmesi, haftalar süren ağır bombardıman ve nihayet Suriye rejiminin çökmesiyle İran ile karadan ulaşımın kopması, Hizbullah’ın Lübnan içindeki forsunu da düşürmüştü.

Bombalar düştükten, yıkım bittikten sonra

İsrail bombardımanlarında ölen binlerce kişiden çok ama çok azı Şii olmayan cemaatlerdenmiş. Tam da bu nedenle Şiiler arasında bedel niye ve ne uğruna ödendi diye sorulacağına inananlar var. Şimdi değilse de ileride bir zamanda... 

Ancak yeni bir döneme girildiğinde başka cemaatlerin, kendilerine de korkunç günler ve geceler yaşatan İsrail saldırılarından sonra Hizbullah’a ve genelde onu destekleyen Şiilere karşı besledikleri öfkenin de siyasette rol oynayacağını anlamak lazım. Özellikle 24 saat kafalarının üzerinde vızıldayan İHA’lar, yanı başlarında patlayan bombalar, yaşadıkları korkular nedeniyle kuzey bölgeleri dışında ülkenin yaşadığı travmaların etkisiyle Hizbullah’a ve Şiilere yönelik bir schadenfreude gerçeği de var. 

Hizbullah’a ve Şiilere “Oh oldu, müstahaktı” diyenlerin ciddi bir çoğunluk oluşturması nedeniyle kendilerini koruyabilecek en önemli güç diye zayıflamış bir Hizbullah’a yaslanmaktan başka çareleri bulunmadığından Şiiler, bu hesabı hemen soramayacaklar. Hizbullah’ın silahlı gücü nedeniyle dokunulmaz olduklarına inanarak “Şii, Şii” diye bağırarak taciz ettikleri, bazen saldırdıkları mahallelerden kendilerine yönelebilecek öfkeden korktuklarına da şüphe yok. 

Bu da "Lübnan bir kez daha iç savaş tehlikesi altında mıdır, birarada yaşamayı mümkün kılacak siyasi formül bulunacak mıdır" sorusunu sorduruyor elbette. Ülkelerinin kanını doya doya emmiş, aralarında Hizbullah’ın Dahye’ninkilerden çok farklı evlerde oturan seçkinlerinin de bulunduğu çürümüş elitlerin devreden çıkıp çıkmayacağı ya da eski alışkanlıklarını terk edip etmeyeceği, bu nedenle yeni başkan seçilen Josef Aun döneminin en önemli soruları sayılmalı.

Güneşli, güzel bir Pazar günü gittiğim Dahye’de hayat normal akışında sürüyordu. Onca yıkım ve onca ölümden sonra ateşkesle birlikte insanlar neredeyse hiçbir şey olmamışçasına gündelik gaileleriyle uğraşıyorlardı. Mahallenin bir kısmına dokunulmamış, bazı yerlerde sadece tek bir bina yıkılmış, bazı yerlerde birkaç bina birlikte bombardımanlarda çökertilmişti. 

İsrail’in bombardıman başlamadan yarım saat önce yaptığı uyarıyla insanlar yanlarına hiçbir şey almayı düşünemedikleri bir telaşla kendilerini evlerinden atmışlar. Ülke genelinde 1,2 milyon insan, bulabildikleri her yerde çoğunlukla üzerlerinde bir çadır bile olmadan ateşkese kadar geçen sürede kendi ülkelerinde mülteci olmuş, şanslılar evlerine dönerken evleri hatta köyleri yıkılmış, yok edilmiş olanlarsa çaresizliklerine mahkum edilmişler.

Dar sokaklarına girmeden arabayla gezdiğim Dahye’de İran’dakine benzer bir dinci istibdad havası yoktu. Kapalı ve açık kadınlar sokaklarda dolaşıyor, alışveriş yapıyor, çocuklarıyla oynuyorlardı. Lolita pastanesi ve kulak deldirme ve dövme hizmetleri veren yerler açık, müşteri bekliyordu. 

İlk Lübnanlı arkadaşlarımdan May’ın duvarında gördüğüm posteri hatırladım: Beyrut’un havadan çekilmiş bir fotoğrafının üzerinde “Beyrut bin defa öldü, bin defa yeniden doğdu” yazıyordu. Gerçekten de bu şehir farklı ve sanki birbirleriyle hiç bağları yokmuş gibi yaşayan bölgeler ve muhitleriyle, atlattığı tüm badirelerden sonra başka hiçbir nedenle değilse bu şehre bağlılıktan kaynaklanan bir enerjiyle, arkada bıraktığı ölülere, yaşadığı felaketlere takılmadan hayatını sürdürmeyi başarıyordu. Muhtemelen benim kafamdaki düşüncelerin de etkisi var gözlemlerime yüklediğim anlamda ama şehrin üzerinden Hizbullah (daha da çok İran) ipoteğinin kalkmasının getirdiği bir rahatlama hissediliyordu sanki. 

Benim şehre vardığım gün, Hamra sokağındaki kambiyoculardan birinin televizyonunda, onlarla birlikte izlediğim bir Meclis oylamasıyla genelkurmay başkanı ve herkesin dürüstlüğü hakkında mutabık olduğu General Aun’un başkanlığa gelmesinin Beyrut’un üzerinden büyük bir yükü aldığını, şehri rahatlattığını, ileriye yönelik umudunu kabarttığını hissettim. Buna Lübnan’a, kıymetli insanlarını öldürerek, dengesini sürekli bozarak, sömürerek çok ağır bedeller ödetmiş Suriye’deki, Esad ailesinin kanlı, insafsız ve acımasız rejiminin gitmesinin yarattığı ferahlığı da ekleyebiliriz. Her ne kadar Şam’da Sünnici bir rejimin yerleşmesi endişesi kafalarda bir yer tutuyorsa da... 

General Aun’un başkan seçilmesi ve yeni bir gelecek umudu

Lübnan aslında üç ipotekten kurtuldu İsrail’in saldırıları sonucunda: Hizbullah, İran ve Suriye. Bu nedenle iki küsur yıldır yapılamayan başkanlık seçimleri yapılabildi ve Genelkurmay Başkanı Jozef Aun başkan seçildi. Bu işin kotarılmasında başrolü Suudların oynadığı anlaşılıyor. Hizbullah’ı ve bu seçime itiraz eden diğerlerini ikna etmek için Suudların Hizbullah’ın tercihi olan bir önceki Başbakan Mikati’nin seçilmesine olur dedikleri anlaşılıyor. Ne var ki sonunda Suudlar verdikleri sözü tutmayarak köklü bir Sünni siyasi hanedandan gelen ICJ Başkanı Nawaf Salam’ı seçtirdiler. 

Buna bir tepki gelip gelmeyeceğini zaman içinde göreceğiz. Gerçi İran’ın da kolu kanadı kırılmışken kendi cemaatinden de epey eleştiri alan ya da alma ihtimali yüksek Hizbullah’ın elinde oynayabileceği çok fazla kart yok. Yıkılmış binaların enkazının toplanmasından yeni inşaatlara ve altyapı yatırımlarına kadar harcamalardan pay alabilmeleri için bela çıkarmamaları gerekiyor. 

  • Kısacası Hizbullah’ın devlet içinde devlet olmaktan çıkıp geniş Lübnan toplumuyla kaynaşmanın yolunu bulması gerekiyor. Ancak lider kadrosunun deneyimsiz olması onları akılcı olmayan davranışlara da itebilir. 

Gene de ateşkesin biteceği tarihte Hizbullah’ın BM Güvenlik Konseyi'nin 1701 sayılı kararına nihayet uyarak Litani nehrinin kuzeyine geçmesi bekleniyor. 

General Aun, görevi kabul konuşmasında iki kez silah bulundurma tekelinin orduda olması gerektiğini vurguladı. Bu kolayca gerçekleşebilir mi Hizbullah silahları teslim eder mi göreceğiz. Hizbullah ateşkes anlaşması gereği çekilince İsrail de güney Lübnan’dan çekilecek mi? Asıl soru bu. 

  • Gerçi istedikleri zaman müdahale etme hakkına sahip oldukları anlaşmada yazılı. Sanıyorum Trump, Hamas ile müzakerelerinde de görüldüğü gibi Biden’dan farklı olarak Bibi’yle anladığı dilden konuşabiliyor.

Her ne kadar Lübnan toplumunda, en azından Şii olmayan ya da Hizbullah destekçisi olmayan toplumda geleceğe yönelik bir ümit güçlü şekilde kendini gösteriyorsa da Hıristiyan kesimlerdeki iktidar savaşları, Samir Jaja gibi elleri kanlı Maruni liderlerin ihtirasları ikisi de siyasetten gelmeyen Aun-Salam ikilisinin işini hayli güçleştirebilir.

Çeşitli çevrelerle konuşmalardan edindiğim izlenim, Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların buradaki gelişmeleri etkileme imkanlarının en iyi ihtimalle sınırlı olduğu. ABD ve Suudlar bu işi sürükleyecekler. 

8 yıldır Lübnan’dan elini ayağını çekmiş Suudların geri dönüşü, herkesi heyecanlandırıyor; para vermeleri, yeniden yapılanmaya destek olmaları bekleniyor. Ancak Suudların kendi planları için gereken paralar astronomik ve deli gibi borçlanıyorlar. Lübnan’a para ayırsalar bile Suriye’de kendilerinden beklendiği kadar bonkör davranamayabilirler. Kaldı ki Suriye’de suların kısa sürede durulmasını da bekleyen yok.

Yaşamın enerjisi

Beni hem Dahye’de hem de Batı ve Doğu Beyrut’ta en çok etkileyen şey hayatın akışındaki enerji oldu. Tipik manzaralara tanıklık ettim. Zengin mahallelerinde ya da zenginlerin binalarının yanındaki çöplerde eşinen çocuklar ya da yetişkinler. Ama yoksul Şii bölgesinde de Batı Beyrut’ta da yaşama azmini ya da enerjisini hissetmemek mümkün değildi. Her zaman olduğu gibi belki de... 

Gittiğim lokantalar her zamanki gibi pahalıydılar ama çok başarılıydılar da. Yemeklerin lezzeti anlatılır gibi değildi. Günlük akış içinde farklı kesimlerin rahatlıkla birlikte yaşayabildiklerini de görüyor insan. Ancak Pazar günü arabayla kordonda giderken genç Şii apaçiler trafiğin içine dalıverdiler, plakasız motosikletleriyle. Daha önce de yaparlarmış ve arada şiddete de başvururlarmış. Bunu yapma imkanlarının kısıtlanacağını düşünüyor arkadaşlarım zira arkalarında artık eskisi gibi bir Hizbullah yok.

ESA’da ders verdiğim kariyerlerinin ortasındaki gayet iyi eğitimli ve çoğu üç dil bilen grup içinde bile komplo teorilerine kapılma eğilimi çok yaygındı. Ne anlatırsan anlat, ne kadar çürütmeye çalışırsan çalış söylediklerini, ikna etmek neredeyse imkansız. 

En yaygın inanç, Hizbullah’ın belinin kırılmasının İran ile İsrail arasındaki bir mutabakatın sonucu olduğu. Hizbullah’ı kurban etme karşılığında ABD, İran’ın kendi bankalarında duran 100 milyar dolarını serbest bırakacakmış. Öyle bir para bildiğim kadarıyla yok. Dünyada dondurulan İran varlıklarının tümü bu kadar ediyor ancak ABD’de nakit, emlak varlığı ve başka gayrimenkullerin toplamı 50 milyardır diye hesaplanıyor. İran’ın stratejik ve siyasi kayıplarının büyüklüğü, İsrail’in bugünkü yönetiminin İran ile böyle bir anlaşmaya girmesinin imkansızlığı ya da stratejik olarak bu düşüncenin yanlışlığı, ABD’nin İran takıntısının derinliği filan bazı öğrencileri ikna etmeye yetmiyor. 

İsrail’e yönelik büyük bir öfke olsa da herkes ferahlamalarının onlarla bağlantılı olduğunun farkında. Geçen seneye göre sınıf zaten daha az gergindi. Sonuçta Lübnanlılar ya da benim daha fazla izleme imkanı bulduğum ve biraz da tanıdığım Lübnan orta sınıfları, yaşamlarını her zamanki gibi sürdürmeye çalışıyorlar. Dolar resmî para gibi. Fiyatlar zaten dolarla belirleniyor. Orta sınıfların cebinde de dolar var ve onu harcıyorlar zaten. 

  • Yüzde 70’i açlık sınırında fakir olan bir ülkede binaların haşmeti, alışveriş merkezlerinin, bistroların estetik güzelliği, yabancı marka bolluğu inanılması hayli güç görüntüler oluşturuyor.

İlk kez bir konuşma yapmak üzere gittiğim Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin (AUB) kampüsü olağanüstü güzel. Oradaki konuşmaya hocalar geldi; zaten kapalı bir toplantıydı. Türkiye’nin ne yapmak istediğini elbette merak ediyorlardı. Söylenen her sözü, atılan her adımı çok da yakından takip ettikleri izlenimini edindim. 

Arkadaşım May’ın posterinde yazdığı gibi “Beyrut bin kez öldü, bin kez yeniden doğdu” düsturuna uygun bir hava şehre benim gördüğüm kadarıyla hâkimdi. Geldiğim uçak da (MEA ki onların profesyonelliği de bence akıllara durgunluk verecek düzeydeydi) döndüğüm uçak da (THY) doluydu.

Lübnanlıların bu kez hayal kırıklığına uğramayacaklarını umuyorum. Ondan da öte zaten bizim elimizden bir şey gelmiyor. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Soli Özel

Akademisyen. Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim görevlisi.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak