
Uykum ve algılarım henüz açılmamış. Kaldığım hostelde kahvaltı servisi olmadığı için her sabah kahvaltı ettiğim yakındaki büfeye gitmek üzere asansöre biniyorum. Hostelin lobisi her zamanki gibi; bilgisayarını açıp dünyanın çeşitli yerlerindeki işlerini halletmeye çalışan birkaç kişi, günlük planlamalarını yaparken resepsiyondaki görevliye hayatlarına renk katacak deneyimler soran genç gezginler, birkaç günlük gözlemimin sonunda hostelin müdürü olduğunu anladığım, sürekli birilerine komut veren kadın. Kadroda bireyler değişse de rollerin pek değişmediği, diğerlerine benzer bir sabah başlıyor. Benim gibi kalış süresi uzamış birkaç gedikliyle göz ve kafa selamları alıp verildikten sonra kendimi dışarı atıyorum. Kaotik Meksiko’nun kendine ait bir havası ve kokusu var. Bulunduğum ana caddede trafik oldukça sakin. Her gün korna sesi ve egzoz deryası olan cadde henüz yükünü almamış diye düşünüyorum.
Hostelin kapısından çıkınca sanki önemli şeylere karar vermeye çalışıyor gibi birkaç saniye sağıma soluma bakıyorum. Aslında gideceğim yeri, hatta ne yiyeceğimi bile biliyorum. 400 metre ilerideki büfede yine peynirli etli bir sıcak sandviç yiyip meyve suyu içip ucuz kahveciden kahve alacağım. Uzun kaldığım şehirlerde rutinler yaratmayı seviyorum. Şehirle bağımı kuvvetlendiriyor. Bir yandan da rutinden kaçıp seyahat ederken yine rutinlere sığınmanın ironikliğini seviyorum. İnsanın gözü hep komşunun tavuğunda. Büfeye yürürken burnuma tanıdık bir koku geliyor. İstanbul'dan aşina olduğum bir koku ancak ismini koyamıyorum. Geniş kaldırım üstündeki büfenin taburelerinden birine oturup siparişimi veriyorum. Hızlıca önüme gelen meyve suyundan ilk yudumlarımı alırken kafam çalışmaya başlıyor. Birkaç tabure ileride atlarını arkalarına bağlamış iki kovboy kılıklı adam fark ediyorum. Şehrin göbeğinde "bu abiler ne yapıyorlar" derken arkalarında caddeyi kapatmış ve turlayan yüzlerce atlıyı görüyorum. Kokunun da böylece tespitini yapmış oluyorum. Adalardan alışık olduğum at boku kokusu.
Hızlıca sandviçimi ağzıma tıkıp caddede dolaşmaya başlıyorum. Meksika’nın her eyaletinden kasımın üçüncü haftasındaki devrimi kutlamak için başkente geldiklerini ve şehrin en büyük meydanındaki geçit töreni için beklediklerini öğreniyorum. Birbirinden güzel ve bakımlı atların üstünden bölgelerine ait yerel kıyafetlerle kadın ve erkekler arz-ı endam ediyor. Atlıların arasında dolanırken genç bir adam bana laf atıyor. Benim kırık dökük İspanyolcam onun kırık dökük İngilizcesiyle sohbete başlıyoruz. Tlaxcala bölgesinden geldiğini öğrendiğim Angel ile böyle tanışıyoruz. Ailece devrim kutlamasına geldiklerini anlatıp beni tüm ailesiyle tanıştırıyor. Ardından "binmek ister misin hadi" diyerek bir anda beni atının üstüne bindiriyor. Bir anda geleneksel kıyafetli Meksikalılar arasında kendimi başkent sokaklarında atla dolaşırken buluyorum. Bir süre sonra Angel atın yularlarını bana teslim ediyor ve ortalıktan kayboluyor. Caddede bir ileri bir geri dolaştığımız “Turbo” ile yalnız kalıyoruz. Bu esnada başka bölgelerden başka atlılar benimle gelip fotoğraf çektiriyor. Bir “gringo”nun at üstünde devrim kutlamasının ortasına dalmasından memnun görünüyorlar.

Kısa süre sonra Angel elinde açılmış bir karton meyve suyu kutusuyla geri dönüp kutuyu atın üstüne uzatıyor. Ne olduğunu anlamaya çalıştığımı görünce "votka" diyor gülerek. "Güzel bir sabah diyorum" kendi kendime. İnsan seyahat ederken bazı anların içinde o anı ömür boyu hatırlayacağını bilemiyor. Ama bu an tam tersi, çünkü Meksiko’da bir atın üstünde devrim kutlamaları yapan yöresel kıyafetli Meksikalıların arasında içinde eser miktarda meyve suyu bulunun votkayı içtiği anı her insan hatırlayacağını bilir. Votkadan aldığımız yudumlar arttıkça Viva Zapata diye naralar atmaya başlıyoruz. Biraz daha içmeye devam edip at sırtına gezersem fahri vatandaşlık alacakmışım gibi bir ortam var. Bir süre sonra saatime bakıyorum ve yetişmem gereken bir toplantı olduğunun fark ediyorum. Redkitlikten gerçek hayata dönüş vaktim geliyor. Angel ve ailesiyle vedalaşıyoruz. Turbo’nun başını okşayıp teşekkür ediyorum. Sıradan bir sabaha uyandığımı sanırken Meksiko’nun bana sunduğu bu acayip anının yüzüme oturttuğu gülümsemeyle dev metropolün sokaklarında bir yerlere yetişmeye çalışan insanlara karışıyorum.

Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Rutinden kaçıp seyahat ederken rutinlere sığınmanın ironisi, tanıdık kokular ve kutlama.
19 Oca 2022

YAZARLAR

Kerimcan Akduman
Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR



