“Bir zamanlar kalbe giden yol, BAĞLARDAN geçermiş”

İstanbul bir zamanlar istediğini istediğin an yapabildiğin bir şehirmiş. Tüm plajlar, gazinolar, bağlar, bahçeler gece gündüz şenlikle ağırlarmış misafirlerini. Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla birlikte şehirlerde eğlence hayatı da tarz değiştirmeye başlamış; mesire gezilerinin yerini kadınlı erkekli dolaşılabilen parklar, çayır gazinolarının yerini plaj gazinoları ve kulüp lokantaları ile birbirinden güzel bağlar almaya başlamış.

Bundan 3-5 yıl önce Nevvare Hanım’la konuşurken laf arasında gençlik yıllarında Acıbadem’deki Örnek Bağı’na üzüm yemeye gittiklerini dinledim çok şaşırarak. Bugün hiç de farkında olmadığımız bu eğlence şeklini 90’lı yaşlarını devirmiş birinden duymak inanılmaz heyecanlandırmış, “Bağa gel bostana gel” türküsünü mırıldatmıştı bana birden…

Onun anlatımıyla; zamanın eğlence ve sosyal yaşamı içinde bağlar insanların buluştuğu, yiyip içtikleri, eğlendikleri gözde mekânlarmış. 1930’lu, 40’lı, 50’li ve 60’lı yıllarda İstanbul’da şık hanımlar ve beyler bağlarda çardak altında buluşur, tabak tabak masaya gelen, neredeyse her salkımın ikişer üçer kilo geldiği üzümlerden tadarken, belki de tatlı tatlı birbirlerini süzerlermiş. Ne demiş atalarımız “Kalbe giden yol mideden geçer.”

Bağlarda orkestralı eğlenceler ve büfesinde yer alan birbirinden güzel yiyecek ve içeceklerle geç saatlere kadar İstanbullular hoşça vakit geçirirlermiş.

Osman Cemal’in 1934’lerdeki eğlence dolu satırlarını okurken, o bağlardan nasıl olur da İstanbul’da geriye tek bir yaprak bile kalmadı diye düşünüp, şehrin hafızasından en güzel şeylerin ve şimdi çok ihtiyacımız olan neşenin nasıl da yitip gittiğine üzüntüyle bakakalıyorum. Ve bağların cazlı sazlı günlerini en coşkulu hâliyle yaşayanlar, bugün düpedüz sıla hasreti mi çekiyorlar diye düşünmekten kendimi alamıyorum…

Ne yapalım, okuyup hatırlamak da güzel… Haydi o zaman başlasın bağ eğlencesi!

Keyifli okumalar…

21 Eylül 1934’te Haber Gazetesi’nin düzenlediği Büyük Bağ Eğlencesi işte bu duyuru ile başlamıştı:

Haber Gazetesi, gelecek cuma Topkapı Maltepesi’ndeki Numune Bağı’nda büyük bir bağ eğlencesi yapacaktır. Eğlenceye iştirak için vakit kalmamış gibidir. İştirak etmek isteyenler bu bir iki gün içinde Haber Gazetesi’ne müracaat etmelidir.

Büyük bağ eğlencesi şimdiye kadar İstanbul’da eşi yapılmamış çok güzel bir eğlence olacaktır. Yüzlerce asma çardağın altında renk renk üzümler arasında sabahtan geceye kadar geçirilecek bir gün herhalde cana can katan bir gün olacaktır.

Bağda mükemmel saz, caz, büyük ve ucuz bir büfe bulunacak ve muhtelif eğlenceler tertip olunacaktır. Haber davetlileri kale kapılarından bağa kadar hususi otobüs ve otomobillerle taşınacaktır.

Haber gazetesi, 4 Eylül 1934


Haber'in düzenlediği bağ eğlencesi izlenimlerini Gazeteci Osman Cemal şöyle aktarmaktaydı:

1934’de İstanbul’da Cazlı Sazlı Bağ Eğlencesi

“Kızım, bak süzinâk peşrevi ne güzel. Cazı ne yapacaksın?”

Bağ eğlencesi. Bağ eğlencesi… derken, nihayet, o da bitti işte! Bu eğlencenin tadı damaklarında kalanlar iştahlarını artık başka sefere saklasınlar!

Topkapı ve Edirnekapı’nın engin kırları, her cuma kalabalık olur; fakat evvelsi günkü bizim Haber’in Topkapı Numune Bağı’ndaki eğlencesinde o uçsuz bucaksız kırları baştan başa dolduran o sayısız kalabalık bakalım bir daha oralarda ne zaman görünecek?

Arasıra çekirge, kurbağa, kaplumbağa yağdığı gibi, eğer, gökten insan, araba ve otomobil yağmak da adet olsa idi, cuma günü Topkapı ile Edirnekapı’nın engin kırlarını görenler, muhakkak buralara bugün insan, araba ve otomobil yağmış derdi.

Bizim gittiğimiz bağ daha öğle vakti tamamıyla yükünü almış, taşmış; yanımızdaki başka bağların kapıları ise saat ikide geçilemez hale gelmişti. Fakat böyle iken saat üçle dört arası, hala Edirnekapı’dan bağlara uzanan dolambaçlı, upuzun yolun üzerinden durmadan bağlara doğru gelen araba ve otomobiller yüz, yüz elli vagonlu bir katarı andırıyor; kısa Topkapı şösesi üzerinden gidip gelen araba ve otomobillerin manzarası ise tıpkı hani biri iner, biri çıkar Bostan dolabı kovalarına benziyordu.

Salıncaklar havalanıyor, şiş kebaplar hazırlanıyordu

Davetlilerin bağa nakilleri işini bitiren arkadaşlar, şimdi de bağda rengarenk üzüm salkımlarının sarktığı çardaklar altında masalarını kuran, yerleşmeye çalışanların ihtiyaçlarını temin ile meşgul olmaya başlamışlardı.

İnce sazı sevenler, büyük ve yeşil bir dehliz manzarasını alan çardağı doldurmuşlar, caz ile alakadar olanlar dallardan yapılmış gölgelikler altında oturmuşlardı. Feyzi Bey Kaptan’ın idaresinde bulunan ince saz, şarkılarına başlamıştı. Yaşar Bey’in idaresindeki caz dans arzusunda bulunanların ihtiyaçlarını temin ediyordu. Her iki taraf ortaya neşe saçan havalarla gezintiye iştirak edenleri memnun bırakmaya çalışıyor, garsonlar, okuyucuların verdikleri kuponları toplayarak onlara üzüm yetiştirmeye çalışıyorlardı.

Herkes, her sınıf ve yaştaki halk kendi alemine dalmıştı. Bir kısmı salıncaklarda havalanıyor, çocuklar kendilerine seçtikleri bir sahada zıp zıp oynuyor, beri tarafta nineler şiş kebabı pişirmek için ateş yakıyor, daha genç olanlar kendi gruplarını kurmaya başlıyorlardı. Herkesin yüzünde bir memnuniyet beliriyordu.

“Efendim, daha gelenler oluyor, bağa girmek isteyenler var, ne yapacağız?”

“Davetiyesi olanları alabilirsiniz. Hariçten gelmek isteyenler için yerimiz yok, davetlilerimizin istirahatini temin ile mükellef bulunduğumuzu unutmayın.”

Emri alanlar koşuyor, biri sandalyesiz masasız kalanlara oturacak yer aramaya başlarken, diğeri de bağın kapısına yığılan ve içeri girmek isteyenlerden özür diliyordu.

“Biz de Haber'in okuyucusuyuz, onu severiz, ne olur, bu eğlenceden kimseye rahatsızlık vermemek şartıyla biz de istifade edelim.”

Halk, bağın içinden gelen coşku dolu neşeli seslere karşı tahammül edemeyerek bu özürleri dinlemiyor ve bağa giriyor. İçerdeki eğlencenin güzelliği karşısında şu sesler işitiliyor:

“Biz de gelecek sene için muhakkak kupon toplayalım!”

Ve akşama kadar, halk bu güzel yerden, bu güzel havadan, istifade ederek eğleniyor…

 Topkapı gençlerinin kurduğu orkestra


Bağda oturanların ve eğlenenlerin hangi birinden bahsedeyim bilmem ki.. Dans yerinin karşısında şu çalgı çalanlar, Topkapı gençleridir. Kendi aralarında bir caz takımı teşkil etmişler, bir şeyler çalıyorlar. Hele geçen cuma bir rumba çaldılar ki oraların seyyar çalgıcısı zurnacı Sami bile buna bayıldı.

Niğdeli Kiliman: “Nerede ise patlayacağım! Sabahtan beri bana burada bu beyler, bu hanımlar zorla tam 27 salkım üzüm yedirdiler.”

Bağların bulunduğu yerin etraf ve dışındaki yüzlerce dönümlük boş tarlalar baştan başa büyük bir panayır yeri halini almıştı. Bağın iç manzarası da pek alacalı idi, alaylı sahnelerden geçiliyordu. Balatta aşçılık yapan Niğdeli Kiliman isminde antikalardan biri vardır, bir aralık baktım, Kiliman elleri böğründe, asmadan koridorların arasında dönüp duruyor. Sordum:

“Ne o Kiliman?”

“Aman, dedi, beni buradan kurtar!”

“Ne oldu?”

“Ne olacak, sabahtan beri bana burada bu beyler, bu hanımlar zorla tam 27 salkım üzüm yedirdiler ve hala da daha yiyeceksin! Diye zorluyorlar. Nerede ise patlıyacağım, aman beni şunun şurasından kurtar!”

Kendisini oradan kurtardım; fakat yarım saat sonra baktım Kiliman biraz ilerideki Şerif Beyin bağında hala üzüm yiyor. Gene sordum:

“Bu hal ne Kiliman!”

“Sus beyim, oradan kurtulduk, buraya yakalandık, salkımların adedi otuz beşi buldu. Nerede ise tıkanacağım!” demesin mi?

Bağdaki büfenin sahibi Hacı Muhiddin akşama doğru, kalabalığın şiddet ve gürültüsünden şaşırmış, yeni kutudan çıkardığı yalancı dolmaları büfenin önündeki kızgın köfte ızgarasına yerleştirmeğe başlamış... Tabii bunu görünce kahkahayı bastırmış, Hacı da kızmış, hiddetle büfeden fırlamış, bar bar bağırıyordu:

“Deli olacağım be kardaşlar… Vallahilazim, billahilkerim deli olacağım yahu! Biri söyler köfte… Biri söyler böbrek… Biri söyler dolma... Gel de ya Hacı Muhittin deli olma!”

Haber gazetesi, 4 Eylül 1934


Dans edenler: “Haydi, tekrar beybiii… rumbaaa… poemaaa…” diyerek yeni tangolar istiyorlardı.

Bağın içerisindeki kalabalığın en civcivli yeri bağ kapısının tam karşısına gelen ve üzeri yapraklar ve üzüm salkımlarıyla kapalı olan birinci asma koridordu. Bu koridorun orta yerinde ince saz olduğu için eski tertip keyif erbabı daha ziyade buraya yığılmıştı. Burayı dolduran yaşlı hanımlarla gene onların hanım kızları arasındaki duygu farkı en çok burada göze çarpıyordu. İnce sazın çaldığı bu koridorun üst başındaki fundalıkta da cazla dans vardı. Yaşlı ve orta yaşlı hanımlar, tıpkı masallardaki dev analarının memelerine benzeyen koca koca ve simsiyah üzüm salkımlarının altında bezgin, baygın nağmelerle inleyen ince sazı can ve yürekten dinlerlerken onların genç hanım kızları hep cazın olduğu tarafa koşuşuyor ve anneleri onlara “Kızım, bak, saz ne güzel Süzinak peşrevi çalıyor, hem biraz otur dinlen, hem de Süzinak peşrevini dinle!” dedikçe onlar çekirge gibi dans yerine fırlayarak:

“Haydi, tekrar beybiii.. Rumbaaa… Poemaaa…”, “Minüviiii!” diye boyuna yeni yeni fokstrotlar, tangolar istiyorlardı.

Bizim Vakit Gazetesi’nin Büyükdere gezintisine gelenlerin de bir çoğu orada idi. Diş hekimi Ahmet Şükrü Bey Büyükderede’ki Fıstıksuyu ile Bağlar arasında mükayeseler yapıyor ve arada bir:

“Bağa gittim üzüm yok.

El bağında gözüm yok.

Ben yarimle darıldım.

Barışmaya yüzüm yok!”

diye maniler söylüyordu. Akşama doğru baktım, bağın önündeki araba ve otomobiller akın akın Rami yolunu tuttular, nereye? diye sorduk. Seyircilerin bir kısmı:

“Ali Baba bağına, Keçe ve Valide suyuna gezinti yapıyorlar.” dediler. Biz de kalktık. Aka Gündüz, ben ve ilhamlarını ramazandan ramazan’a davuldan alan Agah İzzet bir arabaya atlayınca:

“Çek, dedik, Ali Baba bağına!”

Eski polis ikinci şube müdürü Ziya Bey’in yaptığı bu bağın güzelliği ve bu bağdaki üzümlerin nefaseti öyle kalemle filan tarif edilemez. Bağın ve üzümün ne demek olduğunu biz orada anladık.

Saat sekizde tekrar bizim bağa döndüğümüz zaman artık kağıt fenerler, maytaplar yanmış, karşıdaki Şerif Bey bağından bizim şerefimize fişekler atılmaya başlamış, halkın bir kısmı dönüş yolunu tutmuştu. Mehtap engin kırları gündüz gibi aydınlatıyordu. Şimdi bağın fundalığında dansedenlere bakınca dayanamadım, ben de kahkahayı salıverdim. Bunların arasında büfeci Hacı Muhittin, bağ yanaşması Taşköprülü Esat Onbaşı, pamukçu şişman Andon, oraya o gün susam helvası satmaya gelmiş, zavallı siyahi Dilfikar Kadın göze çarpıyordu.

Şimdi buldum neden “Üzümünü ye bağını sorma” demişler?

Bu kadar üzümü kim yiyecek?

İstanbullular, hele koca İstanbul tarafında oturanlar bu yıl da üzüme gık demezlerse bir daha demezler. İstanbul’da bağ merakı o hale geldi ki nerede ise o çırçıplak Okmeydanı bile baştan başa yemyeşil üzüm bağı kesilecek...

Bu bağ merakı boğazın Ayazağa, Hacıosman taraflarına da atlamış, oralarda tek tük ve yeni yeni bağlar kurulmağa başlanmıştır. Fakat beş altı yıldır kendini gösteren asıl bağ merakı kale dışarısında bugün öyle almış yürümüştür ki Münzevi, Topçular, Maltepe, Rami, Küçükköy, Çiçoz, Davutpaşa tarafları bağdan geçilmez bir hale gelmiştir. Hani “Üzümünü ye de bağını sorma!” derler. İş hemen hemen o raddeye gelmiştir. Çünkü geçen senenin üzüm vaktinde bu bağlardan küfe küfe üzüm alıp yollarda satanlar bile kendilerine “Bu üzüm hangi bağın?” diye sorunca:

“İsmi aklımda kalmadı, onun için efendim, al üzümü afiyetle ye de bağını sorma!” diye cevap veriyorlardı. Fakat ben cuma günü sayısı düzineleri geçen bu yeni bağların adlarını birer birer tespit ettim, sayayım da siz de dinleyin:

Maltepe’de Osman beyin Numune bağı, Münzevide Sarraf oğlu İsmail beyin bağı, Şifa havuzunda Sami beyin bağı, Topçularda Hüseyin kalfanın bağı, Münzevi ile Topçular arasında muhallebici Zeyur efendinin bağı, Topçular Maltepe yolunda Rusçuklu Osman beyin bağı, Maltepede Şerif beyin bağı, Ramisle Çicoz arasında polis müfettişi Ziya beyin Ali baba bağı, Ramiste Sıtkı beyin bağı, Küçükköy yolunda Ahmet ağanın bağı, Topçularda Tikveşlilerin bağı, Maltepe’de Remzi beyin numune bağı, Maltepe’de Kenan beyin bağı, Topkapı ile Maltepe arasında Arnavutların bağı, Davutpaşa yolunda muhacirlerin bağı.... Ve bunlardan başka daha bir sürü yeni yetişmiş ve yetişmekte olan bağlar... Amma diyeceksiniz ki “Bu kadar bağın üzümünü kim yiyecek?”

Üzümünü yiyemezseniz şırası ne güne duruyor? Eğer şırası da fazla gelirse o zaman şair Dertli gibi “Şarabı lâlinde ne keyfiyet var?” diyip yanaşırsınız şarabı lâline!

Şakayı bırakalım amma bir sanayi ve ticaret şehri olan İstanbul, bir bakıma da bir bağ şehri olacağa benziyor. Kadıköy, Yakacık, Pendik, Çamlıca taraflarını saymadım; yalnız kale dışının bir kısmından bahsettim, şehir haricinin hemde ufak bir kısmında bu kadar çok bağ olursa düşünün siz Ağustos sonlarında İstanbulda’ki üzüm bolluğunu!

Lakin buraların üzümlerinden ziyade hoşa giden tarafları manzaralarıdır. Bir kere bu bağlarda Urumeli kebabı denilen ve tadından yenmeyen kınalı yapıncak olmadığı gibi eski İstanbul çavuş denilen kendine mahsus kokulu ve çeşnili meşhur çavuş da pek yoktur. Bütün bu bağların yetiştirdiği çeşit çeşit, renk renk ve koca koca salkımlar tatlıdır, hoştur, güzeldir, mis gibi kokuludur; fakat bütün bunları üzerleri sımsıkı örtülü, ikişer metrelik uzun çardakların altında seyretmek, karşılarına geçip cigara tellendirmek daha tatlı daha hoş, daha güzeldir. 

İstanbul’un kaybolan bağları

Şimdi hiçbirinden eser kalmamış olsa da, bağların isimleri halen semt ve sokaklarda yaşıyor. Bağlarbaşı, Bağcılar, Tunusbağı, Cevizlibağ gibi… 

Bir de adında bağ geçmeyen ama bağlarıyla meşhur semtler var. Mesela Florya, Bakırköy ve Erenköy gibi. Erenköy’deki bağlarda dünyaca ünlü üzüm çeşitleri yetiştirilerek şarap üretilirmiş. İstanbul’daki bağlar da, Avrupa’da bağları mahveden asma bitinden nasibini alınca çoğu kurumuş ve yok olmuş. Araştırmalarımı yaparken 1944 yılında Akşam Gazetesi’nde konu ile ilgili bir kupüre rastladım. Haberde bağların yeniden canlandırılması için çalışmaların yapılacağı belirtiliyordu.

İstanbul neredeyse 60’lı yılların sonlarına kadar lezzetli bağ eğlencesini doyasıya yaşadı, ta ki betonlaşmaya teslim olana kadar…

Zaman içinde yok olup giden mekânlarla birlikte eğlence anlayışı da değişti ve kaybolup giden bağlardan geriye bir yaprak bile kalmadı.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Bağ bozumunu İstanbul'da kutlamak #48

istanbulun üzüm bağları, bağ bozumu, hafız sami, gramofon

27 Eyl 2022

bağbozumu

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR