Bisiklet, Koruyucu tarım, Feuerbach ve yemek

Bisiklet, Koruyucu tarım, Feuerbach ve yemek

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Koşan Makine: Velespit 

Bugünün dünyasında ulaşım amaçlı en çok kullanılan aracın bisiklet olduğunu biliyor muydunuz? Yürümeyi saymazsak tabi. Bisikletle, yürümeye kıyasla beşte bir oranında güç sarf ederek, dört kat daha hızlı gidebiliyorsunuz. Dünya çapında her 4 insana 1 bisiklet düşecek kadar çok bisiklet var dünyamızda, arabaların iki katı. 200. yılını çok yakın zamanda deviren bu iki tekerlekli aletin Laufmaschine (koşan makine) adı verilen ilk tezahürü, 19. yüzyılın başında Almanya’da çevresel nedenlerle çiftlik hayvanlarının çoğunun öldüğü bir kriz döneminde binek atının yerine geçmek üzere tasarlanmış. Pedal yokmuş henüz bu ilk formunda.

Pedal 1850'lerde Fransa’da ekleniyor ve Latincede hızlı ayak anlamına gelen velocipede (Türkçe’de velespit!) oluyor. At kadar pahalı olmayan, yemek su istemeyen, tekme atmayıp hasta olmayan bu aletin ata harika bir alternatif sunduğu konuşuluyor o dönem. 1890’lara gelindiğinde hız ve özgürlük vaat eden bisiklet modernliğin simgesi hâline geliyor. Tam da bu dönemde bisiklet atın yerine geçecek ulaşım aracı olarak görülüyor. Sadece aç susuz gidebildiği için değil, aynı zamanda tamir edilmesi kolay olduğu, pislik üretmediği ve sessiz olduğu için. Attan daha hızlı olduğunu da yine hatırlayalım. Modern dünya hızlanan dünya sonuçta.

Ama sonra araba çıkıyor piyasaya. Yine de bisiklet hemen çekilmiyor bu yarıştan. 1899'da Amerika’da bir dergide yazan biri şöyle diyor: 

"Bazıları arabaların bisikletlerin yerine geçeceğini söylüyor. Ama bu büyük bir saçmalık. Bisikletlerine gönülden bağlanmış olanlar, ki onlardan birkaç milyon var, hantal ve kötü kokulu arabalar için, kır yollarında kuş gibi uçarak geçmekten kolay kolay vazgeçmezler." 

Gelecek tahminlerinden neden kaçınmamız gerektiğine çok iyi bir örnek tabi bu alıntı. 1899’da Amerika’da 1,200,000 bisiklet satılırken Henry Ford’un Model T arabasını piyasaya sürdüğü 1908 yılının hemen ardından bisiklet satışları 160,000’a düşüyor. 20. yüzyılda ise bisiklet özellikle Amerika ve Avrupa’da bir ulaşım aracından ziyade bir eğlence aracına, bir oyuncağa dönüşmüş durumda. 21. Yüzyılda ise özellikle çevre krizine dair artan endişelerle birlikte bisiklete ilgi giderek artıyor.

Bütün bunları bu hafta karşımıza çıkan bir yazıda okuduk. En son yazımızda size tanıştırdığımız Jill Lepore bu haftaki New Yorker yazısında kendi hayatındaki bisiklet anılarıyla ördüğü bir bisiklet güzellemesi yazmış. Bu yazı da bir süredir aklımızda olan bir kitabı gündeme getirmemize vesile oldu. Söz konusu kitap Marc Augé’nin Bisiklet Mucizesi kitabı. Yine bir bisiklet güzellemesi olan bu kitap 2020’de Türkçe olarak yayımlandı. Daha önceki bir bültende de bahsettiğimiz “yer-değiller” (non-place) kavramının sahibi antropolog Augé’nin bu minik kitabı diğer akademik kitaplarından farklı. Bisikletin açtığı özgürlük alanında o da serbest ve hür yazmış. 

Fransa’da 20'nci yüzyıl ortasında bisikletin etrafında oluşan miti tarif etmekle başlıyor kitap. 1948’de çıkan Vittoria De Sica’nın Bisiklet Hırsızları filminden, Jacques Tati’nin Bayram Günü’ne, bir bellek alanı olarak tanımladığı Fransa Bisiklet Turu’ndan o dönem dillere dolanan bisiklet şarkılarına, bisiklet mitinin günlük hayatın içinde nasıl şekillendiğini anlatıyor. Bu mitin temel öğesi bisikletin simgelediği özgürlük ve bağımsız bireysellik. Ama bir yandan da bisikletle birlikte bireysel özgürlüklerin toplumsal olanla sorunsuz ilişkilenebilme potansiyeli de bir o kadar kıymetli. Faşizme karşı mücadelenin kazanılmış olsa da yıkıcılığının izlerinin çok belirgin olduğu Savaş Sonrası Fransa’da bisikletin özgür toplum vaadini besliyor olmasını önemsiyor Augé: "En gösterişsizlerin vazgeçilmez aracı, aynı zamanda bir düş ve kaçış simgesi olan bisiklet, şimdinin zorluklarının geleceğin vaatlerine hâlâ kafa tuttuğu bir durumun ikircikliğini ifade ediyordu."

Kitabın "Kriz" başlıklı 2'nci bölümünde bisiklet mitinin 1980’lere gelindiğinde yıkıldığını anlatan Augé, yine de bisikletin vaat ettiği ütopyadan vazgeçmiyor. Son bölüm 30 yıl sonrası Paris’ini hayal ediyor ve uzun uzun bisikletin pedallarının ördüğü bir modern şehri resmediyor. Bu ütopya, günümüzde kentleşmenin kır hayalini, düzenlenmiş doğa klişeleri olan parklara mahkum ettiği bir dünyada bisikletin şehirleri dönüştürme potansiyeline işaret ediyor. İşi mekân üzerine düşünmek olan Augé’nin “bugün hayatı değiştirmek önce şehri değiştirmektir” demesine ve bisikletin bireysel özgürlüğü kapsayabilen bir toplumsallık üretme vaadine kapılmasına şaşmamak gerekir.

İstanbul’da da bu hayalin peşinde koşanların sayısı giderek artıyor. İstanbul’da bisiklet ile şehrin nasıl ilişkilendiğini merak edenler İstanbul Planlama Ajansı’nın Şubat 2020’de, yani bisikletin popularitesinin yeniden arttığı pandeminin hemen öncesinde yapılmış olan İstanbul Bisiklet Çalıştay’ının kitaplaştırılmış hâline buradan ulaşabilirler. İstanbul’un bisiklet rotaları, bakım istasyonları ve park alanları için de İBB’nin hazırladığı şu dinamik haritayı inceleyebilirsiniz.

Koruyucu Tarım ve Güven  

Sürdürülebilir Tarım Pratiklerinin Yaygınlaştırılması için Politika Uygulama ve İletişim Önerileri başlığıyla WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) tarafından bir rapor yayınlandı geçtiğimiz aylarda. Raporun yazarları Pınar Ceylan (Humboldt Üniversitesi), Ulaş Karakoç (Kadir Has Üniversitesi) ve Derya Nizam (İzmir Ekonomi Üniversitesi). Rapor Trakya, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da buğday çiftçileri başta olmak üzere çok sayıda tarımcıyı içine alan çok geniş bir saha araştırmasına dayanıyor. Anlattıkları da yeni ve dikkat çekici. Tarımın ve gıdanın geleceğini sıklıkla konuştuğumuz bugünlerde bu tür kapsamlı ve ufuk açıcı araştırmalara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu raporun en önemli katkıları arasında sürdürülebilirlikle ilgili sorunların çiftçilerin gözünden nasıl göründüğünü bize aktarması ve olası çözümlerin uygulanabilmesi/yaygınlaştırılabilmesi için somut öneriler getirmesi var.

Rapora ulaşabileceğiniz web sayfası, ziyaretçilerini çiftçilerin yaşanan sorunları nasıl birebir deneyimlediğine dair çarpıcı bulgularla karşılıyor:

  • Her yüz çiftçiden 88’i yer altı sularının eksildiğini ve 69’u ise topraktaki canlı sayısının azaldığını belirtiyor. 
  • Her 10 çiftçiden dokuzu toprağın sağlığından ve geleceğinden endişe ediyor. 
  • Çiftçilerin yarısından fazlası, önümüzdeki 10 yıl içinde üretimi azaltacağını ya da tamamen üretimden çekileceğini ifade ediyor.

Bununla birlikte yaşadıkları tüm ekolojik ve ekonomik sorunlara rağmen çiftçiler arasında sorunları aşma yönünde yenilikçi yöntemleri deneyenler hiç de az değil. Toprak işleme miktarını ya da sulama sistemini değiştirerek, kompost veya benzeri doğal gübre kullanarak, iyi-organik tarım uygulamalarını benimseyerek çıkış yolu arayan çiftçilerin oranı %60’ı geçiyor. Temel mesele, bu çabaların ekseriyetle uzun ömürlü olmaması ve yaygınlaşamaması. Ceylan, Karakoç ve Nizam, sürecin nerelerde tıkandığını daha iyi kavramak için sürdürülebilir tarım pratiklerinin önemli bir türü olarak “doğrudan ekim” ya da “anıza ekim” olarak da bilinen “koruyucu tarıma” odaklanmışlar. Yazarların deyişiyle:

Koruyucu Tarım bir teknik paket olarak; toprak işlemenin en aza indirilmesi, bitki kalıntıları ve örtü bitkilerinin toprakta tutulması ve toprağın organik yapısını gözeten bir ürün münavebe sisteminin geliştirilmesi prensiplerine dayanıyor. Toprak erozyonunu azaltmayı, toprağın organik yapısını zamanla geliştirmeyi ve toprağın su kapasitesini geliştirmeyi hedefliyor.

Türkiye gibi su ve erozyon sorunu yaşayan Latin Amerika, Kuzey Amerika ve Avustralya-Yeni Zelanda gibi bölgelerde uzun zamandır uygulanan bu yöntemle ekilen arazi miktarı bütün dünyada 2009-2019 yılları arasında 2 katına çıkmış. Doğrudan ekim yöntemi uygulanan tarımsal alanları tahmini toplamı yaklaşık  205 milyon bütün dünyada. Yani hiç de az değil.

Türkiye’de doğrudan ekim yöntemi 1980’lerden beri biliniyor. Bu yöntemin son 20 yılda az da olsa bir nebze daha yaygınlık kazanmasında 2011-2015 arasında devletin doğrudan ekim mibzeri hibesinde bulunmasının da önemli katkısı olmuş. Ancak yine de Türkiye’de doğrudan ekim uygulanan arazi miktarı toplam ekilebilir tarım alanlarının yüzde 1’lik bir kısmını geçmiyor.

Rapora göre, bu durumun en önemli nedenleri arasında bu tür korumacı/onarıcı uygulamalara verilen devlet desteğinin istikrarlı olmaması var. Artan girdi fiyatları ve satış rakamları arasındaki makasın açılmasıyla ekonomik olarak iyiden iyiye kırılganlaşan üreticilerin tek başına bu yöntemleri benimsemesi imkânsız. Keza doğrudan ekim yapılırken karşılaşılabilecek olası kısa dönemli sorunlara karşı eğitilmeye ve yönlendirilmeye ihtiyaçları var. Bu yönde de maalesef destek alamıyorlar. Muhtemelen durum böyle olduğu için de en çok diğer çiftçilere, aile büyüklerine, eşlerine, çocuklarına ya da yalnızca kendilerine güveniyorlar.  

Doğrudan ekimi yaygınlaştırmak için raporun önerdiği çözüm paketinde iki temel unsur var: 

  1. Koruyucu tarımı özendirecek teşviklerin, desteklerin, prim sistemlerinin oluşturulması ve istikrarlı bir şekilde sürdürülmesi;  
  2. Koruyucu tarımla ilgili bilgilendirmelerin, eğitim faaliyetlerinin oluşturulması, sistemli bir şekilde devamının sağlanması ve bu amaçla toplumun farklı sektörleri arasında (kamu, belediye, özel sektör, STK’lar) kapsayıcı platformlar oluşturulması.

Kısacası, güven/güvensizlik meselesi birçok toplumsal alanda olduğu gibi tarımda da kanayan yara olmaya devam ediyor. Belli ki güven sorununa çare bulmadan dertlere çare bulmanın çok bir ihtimali yok...

Feuerbach'ın Aklına Yemek Nereden Gelmiş? 

Türkçe’de daha çok “Ne yersen osun” versiyonuyla bildiğimiz deyiş, ünlü Alman felsefeci Ludwig Feuerbach’a (1804-1872) aittir. Bugünkü bültenimizin zappalayacağımız son hikâyesinde Feuerbach’la yemeğin yollarının nasıl kesiştiğini anlatacağız. Ne var bunda, neden kesişmesin ki diyenler de hikâyemizi sonuna kadar okusalar iyi ederler.

Feuerbach ilk olarak 1850’de kimyacı Jacob Moleschott’un Lehre der Nahrungsmittel (Beslenme Dersi) başlıklı kitabını değerlendirdiği makalesinde "Ne yersen osun" cümlesini kurdu:

Yemek kan olur; kan, kalp ve beyin olur; yemek, düşünce ve duygulara dönüşür. İnsani gelişmenin ve duyguların temelinde gıda vardır. ... İnsan ne yerse odur.

Moleschott’un kitabındaki temel amacı beslenmenin ve beyinsel faaliyetlerin vücuttaki kimyasal dönüşümlerin bir sonucu olduğunu göstermekti. Feuerbach yazısında bu temayla çok ilgilenmedi, onun derdi daha çok bütün bu kimyasal  süreçlerin felsefe, etik ve politika açısından sonuçlarını tartışmaktı. Ve burada da birçoklarının düşündüğü gibi esas derdi materyalist bir varlık tanımını pekiştirmek değildi. Gayet ironik bir üslupla bir yandan Almanların patates yedikleri için devrim yapamadıklarını, devrimcilerin başarılı olmak için daha çok fasulye yemeleri gerektiğini yazdı. Ama bir yandan da açlık gibi, sefalet gibi duyusal deneyimlerin ve toplumsal koşulların insanı ve politik pratiğini şekillendirmekteki öneminin altını çizdi. Başka bir deyişle, Feuerbach’a göre, insanı salt materyalist (maddeci) bir yaklaşımla anlamak ve yorumlamak mümkün değildi. Duyuları hesaba katan, kendi deyişiyle “antropolojik” bir yaklaşım da bu felsefi sürecin vazgeçilmez bir parçasıydı. 

Feuerbach’ın yemeğe olan ilgisi Moleschott’un kitabı için yazdığı değerlendirmeyle sınırlı kalmaz. Yaklaşık 10 yıl sonra 1860’larda dinle ilgili yazdığı “Kurbanın Gizemi ya da İnsan Yediğidir” adlı kısa makalesinde yemek temasına geri döner. Bu yazıdaki derdi farklı inanç sistemlerinde farklı kurban fikirlerinden hareketle toplumların değişen din anlayışlarını değerlendirmektir. Feuerbach’a göre tanrılar için neyin kurban edildiği önemlidir. Ekmektir, şaraptır, tuzdur, hayvandır, insanlar tanrılara hep kendi yediklerinden en önemli gördüklerini adarlar. İlkel insanlar en temel fizyolojik ihtiyaçlarından başka bir şey düşünemedikleri için kendi kanlarını etlerini tanrılara kurban verirler. İnsanlar uygarlaştıkça bitki ve hayvanları da kendilerinden bir parça olarak düşündükleri için kurbanlıklar giderek çeşitlenir. Kısacası, kurbanlık seçimleri insanların kendilerini ve dolayısıyla tanrılarını da nasıl gördüklerine dair bize fikir verir, başka bir deyişle insanlar gibi “tanrılar da yedikleridir.” Bu yazıda Feuerbach ilk yazısına kıyasla çok daha sistemli ve ciddi bir şekilde yemeğin tarihselliğini ve başta sosyal hiyerarşiler olmak üzere toplumsal süreçlerle ilişkisini vurgular:

"Varlık neyse yemek odur, yemek neyse varlık odur. Herkes ancak kişiliğine veya doğasına, yaşına, cinsiyetine, sosyal konumuna ve mesleğine, değerine uygun olanı yer... Her sınıf, temel ayırt edici özelliklerine göre yedikleridir ve bunun tersi de geçerlidir."

Alıntıda görüleceği gibi sınıfsal toplumsal vurguyla biyolojik ve felsefi bağları bir arada ele alır gibi bir şey.  Feuerbach eserlerinde yemeğe en erken alan açan düşünce insanlarının başında gelir. Feuerbach gibi yemeğin toplumsallığını ve tarihselliğini tanıyıp, yemeği araştıran, yemek üzerine düşünen felsefecilerin, tarihçilerin, sosyal bilimcilerinin sayısı yakın zamana kadar çok sınırlı kaldı. Bunun böyle olmasında yemeğin geçici (çok kısa ömürlü) ve bedensel/ bedene ait görülmesi sebebiyle çalışılmaya değer bulunmamasının elbette büyük rolü vardı. Yüzyıllardır Batılı düşünce akımlarının merkezinde yer alan akıl-beden ikiliğinin beden gibi daha ziyade dünyevilikle, kadınlıkla, marazilikle bir tutulan kutbunun kendini en çok dışa vurduğu pratiklerin başında yemek geliyordu ne de olsa. Üstelik de ihtişamlı saraylar, durmadan çalışan fabrikalar ya da şehir meydanlarını süsleyen heykeller gibi bir kalıcılığı da yoktu. başka bir deyişle “Bana ne yediğini anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim” cümlesiyle tanıdığımız Brillat Savarin gibi 19. yüzyılın başından beri gastronominin profesyonelleşmesi ve kurumsallaşması için yıllarca emek vermiş insanların yemeğin ciddiye alınmasına yönelik çağrılarına pek kulak veren olmamış uzunca bir süre.

Bugün ise durum çok radikal bir şekilde değişti. Yemek her yerde. Sadece mutfakta, restoranda, yemeğin pişirildiği, tüketildiği mekânlarda değil. Aynı zamanda televizyonda, kitaplarda, sosyal medyada... Keza tarihçiler, antropologlar, sosyologlar, felsefeciler de artık yemekle barıştılar. Kısacası yemeğin sadece popüler kültür içerisinde yıldızı parlamadı, aynı zamanda akademik dünyada da çok ilgi görür hâle geldi. Yiyen için de, pişiren için de, fotoğrafını paylaşan için de, yorumlayan için de yemek artık muhteviyatından, lezzetinden, bedene olan etkilerinden çok daha fazlası.

Bu hikâyeyi kurgularken başlıca kaynağımız Melvin Cherno’nun “Feuerbach's ‘Man is what He Eats’: A Rectification” (Journal of the History of Ideas, Haziran-Eylül,1963, Vol. 24, No. 3, 397-406) künyeli çalışmasıydı. Bu yazıdaki Feuerbach tartışmasının iç kaldıran yemek imgeleri (pornfood) ve kalbi ısıtan yemeklerin popülerliğine (comfort food) bağlandığı daha uzun bir versiyonu Psikeart dergisinin "Tüketim" başlıklı 80. sayısında yayımlandı. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

Eklektik Bülten 4: Bisiklet, Koruyucu tarım, Feuerbach ve yemek

Bisikletin tarihine ve kültürüne hızlı bir bakış, buğday çiftçilerinin onarıcı tarım yöntemlerine yaklaşımları ve felsefeci Feuerbach'ın yemeğe merakı.

29 May 2022

Velocipede race in 1868

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.

29 Mar 2026

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk