CEO at Self: Profesyoneller yorgun

Bu yaz, ayrıntılarını tam hatırlayamadığım bir günde Instagram’da karşıma çıkan bir reklama tıkladım ve cüzi bir ücret karşılığında o anda bulunduğun şehirde yaşayan kreatifleri biraraya getiren Creative Lunch Club’a üye oldum.
“Kreatif”i ismine, bir tür 2010’lar optimizmini ise grafik diline taşıyan bu girişimin bir amacı da kullanıcıların network’ünü geliştirip belki de ileride birlikte bazı işler çıkarmasını sağlamak. Sistem basit: Her ayın başında o ayki eşleşmelerinizin kiminle olduğuna dair bir e-posta alıyorsunuz, hangi gün nerede buluşacağınızı belirliyorsunuz ve gidiyorsunuz. Gruplar, akıllıca bir öngörüyle üç kişi olacak şekilde düşünülmüş, bir kişinin son dakika bir işi çıkıp gelemese bile en az bir insanla oturup hayatınız ve projelerinizle ilgili konuşabiliyorsunuz. Gruplar genelde birbiriyle beraber çalışabilecek mesleklerden oluşuyor, şimdiye kadarki eşleşmelerimde en az bir grafik tasarımcı, bir de proje müdürü vardı.
Kulübün 2010’lar optimizmi söz konusu hedefler olduğunda da devam ediyor: Bu fikri bulan kişinin bir gün “Biz de falancayla Creative Lunch Club’da tanıştık, sonra beraber bu projeyi yapmaya başladık” cümlesinden nasıl gurur duyacağını hissedebiliyorsunuz.
Gerçekteyse bu buluşmaların havası az çok şöyle: Gelen insanların yarısı büyük şirketlerde, anlamsız buldukları bir işte ama ortalama ya da ortalamanın üzerinde maaş alarak, birtakım haklarla çalışıyor ve 10-15 yıl önce beş-altı kişi arasında paylaşılacak sorumlulukları tek başına üstleniyor. Bu grup yorgun, bezgin ve genelde işlerini bırakmanın eşiğinde. Büyük bir kısmı Hollanda’da sıkça karşımıza çıkan tükenmişlik (burnout) sendromunu ya yaşamış ya da etkileri devam ettiği için biraraya geldiğimiz o anda bile doktor raporuyla izinde.
- Hollanda’da bu konu çok ciddiye alınıyor, doktor “tamam” demeden kimse işe dönmüyor ve işveren bu süreç boyunca çalışanın maaşını ödemek zorunda, teşhis konulduktan sonra tükenmişlik sendromu yaşayan kişiyi işten de çıkaramıyor.
Çizginin öteki tarafında bazen eğlenceli ve neredeyse her zaman esnek bir iş hayatıyla beraber hiçbir güvenceye sahip olmayan freelance çalışanlar var. Hiçbir zaman ödemelerini zamanında almıyorlar, kendi iletişim-muhasebe-PR-grafik tasarım-prodüksiyon-sosyal medya ve kim-bilir-başka-ne işlerini yapmaktan ve tek başlarına bir şirket olmaktan yorgunlar. Bir task'ten diğerine, bir sonraki iyi gelir getirecek projenin ne zaman ve nasıl geleceğini asla bilmeden yaşıyorlar. Arada bir tam zamanlı bir işe geri dönmeyi düşünüyor ve hatta bazen dönüyorlar, ama çoğu zaman “patron kaprisi” çekmemek ya da işyeri siyasetiyle uğraşmamak için kendi tek kişilik serfliklerinde bu zor profesyonel var oluşu devam ettiriyorlar. Bazense tam zamanlı bir işe ihtiyaç duydukları halde, “market” kendilerine eskisi kadar ihtiyaç duymadığı için sistemden bir defa çıktıktan ya da atıldıktan sonra tam zamanlı bir işe ve onunla gelen işsizlik maaşı, sağlık sigortası, emeklilik güvencesi gibi temel haklara yeniden erişemiyorlar.
Kıtlıklardan kıtlık beğen
Şimdiye kadar katıldığım tüm buluşmalarda, güvenli, tam zamanlı işlerde çalışanlar freelance’e dönme arzularından bahsetti, (biz) freelancer'lar onlara “Bence şart değilse yapma” dedi. Negatif olmak istemesem de günün sonunda bu tanışmalardan herhangi bir “beraber çalışma imkanı” çıkacağını düşünmüyorum, zira dördüncü sandalyede bizimle beraber görünmez ama çok güçlü bir gerçeklik oturuyor: Kıtlık.
Covid sonrası yıllarda dünyadaki ekonomik gerilemeyle gelen maddi kıtlık, şirketler çalışan sayılarını azaltıp var olan çalışanlarından vampirik ve insan üstü performanslar bekledikçe oluşan zaman/kaynak/enerji kıtlığı, artan enflasyonla cebimizde ve hayatımızda hissettiğimiz, kelimenin tam anlamıyla kıtlık. Bu kıtlığı Türkiye seyahatlerimde daha derin hissetsem de burada, Hollanda’da da benimle, bizimle.
Tasarım süreçlerinde gördüğümüz, ürünü tasarlayanın hedefiyle, kullanıcıların o ürünü kullanma biçimi arasındaki farkı düşünüyorum. Creative Lunch Club’ı kuran Klaus, hayal etmemiş olabilir ama bence projesinin en büyük başarısı insanlara LinkedIn’in tam tersi, dürüstçe iş hayatındaki hayal kırıklıklarından, zorluklardan, deneyip başaramamaktan herhangi bir maske takmadan bahsedebilecekleri fiziksel bir alan açmış olmak.
Ben insan kaynakları uzmanı değilim, daha büyük resim bir istihdam konusu alanım değil, basit ve ilgi çekici bir şekilde görselleştirilmedikçe veri de okuyamam. Ama 2024’ün “iş pazarı” gerçekleri Creative Lunch Club buluşmaları ve arkadaşlarım aracılığıyla hayatıma damladıkça yansımalarını günlük hayatımda ve popüler kültürde de gördüğümü fark ettim. İşte 2024’ün sonuna yaklaşırken bu yılın korkunç işe alım ve çalışma kültürüyle ilgili fark ettiğim birkaç şey...
LinkedIn cehennemi, 'CEO at Self' kültürü ve profesyonel ghostlanma
Bu sene Berlin’den Paris’e, Bodrum’dan Milano’ya irtibatlandığım her şehirde kendi işini başlatma sürecinde olan birileriyle konuştum. Endüstriler otelcilikten halkla ilişkilere, akademiden iş yönetimi ve bilim yazarlığına uzanırken deneyimler aynıydı: Başvurdukları şirketlerden bir ret e-postası bile alamayan, bazen mülakatlarda umut verici bir yere geldikten sonra konuştukları kişi bir anda sırra kadem basan ya da tam zamanlı bir yerde korkunç koşullarda çalıştırılıp akıl sağlıklarını korumak için ayrılan insanlar kendi işlerini kuruyordu.
Yani 2024, LinkedIn’de ilk defa 2010’larda görmeye başladığım ve beni istemsizce gülümseten “CEO at Self” tanımının çok daha fazla kişiye iliştiği bir yıl oldu. Bu laf bana bir totoloji olduğu için komik geliyor, sonuçta insan olmak bir yandan zaten kendinde “CEO” olmak, öte yandan aramızda kendisi de dahil hiçbir yerin ya da hiç kimsenin CEO’su olmak istemeyenlerin de bulunabileceğini hatırlamakta fayda var.
En prestijli işlerimden birini LinkedIn’de gelen bir mesaja cevap vererek bulmuş olsam da, uygulamayı telefonumdan bu yılın başında sildim. Pek çok meme’e konu olan LinkedIn dilini muazzam sinir bozucu buluyorum ve tüm sosyal medya platformları gibi LinkedIn’in de büyük ölçüde grotesk bir performans ve sahtelikle döndüğünü düşünüyorum. Kullanıcı deneyimi bana zaten hitap etmiyor, platform içinde olduğum kültür-sanat ve yaratıcı yazarlık endüstrilerinde bazen kullanılıyor, bazen kullanılmıyor. (Öte yandan yeni bir şey yaptığımda elbette ben de onu LinkedIn’de paylaşıyorum.) X’te olduğu gibi LinkedIn’i tamamen reddedip gidecek lüksüm olmasa da oradaki sonsuz “Herkes başarılı ve çok önemli bir şey yapıyor” yalanı, çalışma hayatımı nasıl kurgulayacağıma karar verdiğim bu aylarda bana iyi gelmediği için ilişkimi sınırlı tutuyorum. Bu sınırlar dahilinde bile bu sene her şeyden çok şu üç konuda post gördüm:
“X aydır iş arıyorum, X sayıda başvuru yaptım ve hiçbirine cevap almadım.”
“X’teki işimden toplu işten çıkarılma sırasında çıkarıldım ve yeni iş arıyorum.”
“Bu sene X. defa profesyonel ghost edildim ve konuştuğum diğer herkes de ghost edilmiş.”
Aynı hikaye bu kadar çok defa tekrar ediyorsa bunun “münferit” vakalar değil, sisteme dair bir sorun olduğunu anlayabilir ve söyleyebiliriz. Ancak problemi tanımlamış olmak maalesef çözümü için bir adım atabileceğimiz anlamına gelmiyor.
Yakın bir zamanda, 10 yıldan uzun süredir New York’ta başarılı bir şiir ve fotoğraf kariyeri devam ettiren, bu süre boyunca zerre ilgi duymadığı bir sektörde, hiç sevmediği bir işte çalışan bir arkadaşımla mesajlaştım. İş-güç üzerine konuşurken o kadar doğal bir şekilde “Zaten biliyorsun, bildiğimiz anlamdaki işverenlik sona erdi ve ermeye devam edecek…” dedi ki o anda geleceğin geldiğini hissettim.
'Workwear' trendi, 'The Industry' ve 'Brat'
İşgücü için son 10 yılın en kötü dönemi diye tanımlanabilecek bir yılda, çalışanların kişisel zamanları iyice sağından solundan tırtıklanıp küçülmüş, “Ofise tam dönülsün mü dönülmesin mi?” tekrar tartışılırken podyumların bize “workwear” trendini vermesi tesadüf değil. Belki modanın erişilemezle ilişkilenme arzusuyla, belki ağamın (kapital) bizimle eğleniyor olmasıyla açıklanabilecek bu trendle, son beş yılın podyumdan sokaklara düşen iş kıyafetlerine, oldukça “erkek” gri blazerlar da eklendi. (Sanki birileri bize “İş bulamıyorlarsa blazer giysinler” diyor.)
HBO’nun 2020’nin sonunda yayımlamaya başladığı, mevcut finansal sistemin saçmalık ve toksikliğinin boyutuna vurgu yapan Industry’nin bu yıl bir anda popüler olup yeni ödüllere kavuşmasını da benzer bir gerçek dünyaya kontrast yaratma hâli üzerinden okuyorum.
- Dizi, 2008 sonrası dünyasında, büyük bir bankada çalışan bankacı ve forex yatırımcılarının hayatını, kamera açılarından müziğe, insan olmayan bir soğuklukla takip ediyor.
Son olarak, Charli XCX, yazın çıkan albümü Brat için tasarımcıların hazırladığı albüm kapaklarını beğenmeyip, herhalde Eylül'e kadar her yerde görmeye devam ettiğimiz yeşil kapağı “beş dakikada telefonunda” hazırladığını söylerken, farkında olmadan fazlalığa (“redundancy”) dair bir şey de söylüyor. Aslında “çalışmak” karşımıza tekrar tekrar bağlamından koparılmış bir arzu olarak çıkıyor.
Bir hak meselesi olarak iş
İster yapay zekanın iş pazarını nasıl etkileyeceğini konuşuyor olalım, ister bugünlerde üniversiteden mezun olan birisi için nasıl bir dünyanın mümkün olduğunu, aslında çok temel ve tatsız bir konu var: Dünyanın her yerinde çalışanlar haklarını 1980’lerden bu yana, her geçen gün daha çok kaybediyorlar.
Bu haklar, kimi zaman iş güvencesi gibi sosyal güvenlik bağlantılı, kimi zaman sağlık sigortasının varlığı ya da yokluğuyla gündemimizde. İki-üç kuşak önce insanlar emekli maaşlarıyla yazlık alabilirken, artan kiralar ve ev fiyatlarıyla çalışarak barınmanın mümkün olmadığı eşikteyiz. Tüm bu veriler biraraya gelip çalışmak sadece hayatta kalabilmeye denk düştüğünde ortaya iç karartıcı bir tablo çıkıyor.
Bir zamanlar “normal” sayılan şeylerin nasıl eriyip gittiğini göz önünde bulundurursak belki de bundan sonra yapabileceğimiz en anlamlı şey evrensel temel gelir için örgütlenmek.
Buradan nereye?
Aslında bu yazıya başlarken aklımdaki konulardan bir diğeri hayatımın bir döneminde yaptığım beş benzemez işlerdi: Soli’nin ilk basılı sayısı için New York yıllarım üzerine yazarken, New York’taki son mafya ailelerinden birine ait İtalyan pastanesinde garsonluk yaptığım günleri düşünmeye başladım (Bu pastanede her günün sonunda nakit paralar bir pasta terazisinde tartılıyordu ve pastanenin kedisinin ikinci katta 500 m2’lik kendine ait bir alanı vardı.)
Sonra bir LinkedIn’in mesajlaşmasından sonra işe alındığım prestijli dergide, şirkete benden dört-beş ay sonra alınan tuhaf CEO Paul G.’nin, toplu ofisin ortasındaki ufak odasında bütün gün kötü tekno dinleyip müziği sadece birilerini işten kovarken kapatmasını düşündüm. Bir yıl geçmeden ben ve 15 iş arkadaşım da topluca işten çıkarılacaktık.
Kendi işimi yapmaya devam edip kendi işini başlatan arkadaşlarımı gördükçe bizi neyin beklediğini ve bu bekleme hâlindeki edilgenlikten kurtulmanın mümkün olup olmadığını merak ediyorum. “Gig” ekonomisinin çalışanları değil çalıştıranları avantajlı kıldığı çoktan ortaya çıktı. Aslında 2010’larda New York’ta başladığını gördüğüm Freelancer Sendikası ve alternatif emeklilik güvenceleri üzerine daha çok düşünmemiz mi gerekiyor?
Gelecek aklımızda çoğu zaman bildiğimiz her şeyin bitip, pek çok bilinmeyenin başlayacağı soyut bir yer. Harun Tekin’in Gözlerini Aç podcast'inde söylediği “Biz gelecekten uçan araba bekliyorduk, gelecek bize sosyal medyayı verdi” demesi belki de bu yüzden ayrı bir yere dokunuyor.
Ama aslında yanımdan tuhaf bir sesle geçen her elektrikli arabada, bireylerin kaybettiği her yeni hakta ve Creative Lunch Club’da aynı masaya oturduğum her çaresiz kreatifte de biraz gelecek var.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
2024’ün sonuna yaklaşırken bu yılın korkunç işe alım ve çalışma kültürüyle ilgili düşünceler.
30 Kas 2024

YAZARLAR

Büşra Erkara
Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Tutto
Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.
İLGİLİ OKUMALAR



