Chagall ile Kristof'un izinde: Bitmeyen çocukluk

Chagall bakışlarını hep gökyüzüne çeviren bir çocuk. Rusya’da doğduğu Yahudi köyündeki acılara, sevinçlere tutkun; doğayı insandan, insanı doğadan ayırmayan ve yeryüzü ile gökyüzünü bir bütün olarak gören bir çocuk. Resimlerinde bir damın tepesinde bir eşeği keman çalarken görebilirsiniz ya da ele ele vermiş gelin ile damadı damların üzerinden uçarken yüzlerinde masum bir ifadeyle; sanki gözlerimizi tablodan başka bir yere çevirsek de onlar hep uçacakmış gibi. Chagall anıları anlattığı Hayatım kitabında şöyle diyor:
“Gökyüzünden, çocukluğumun yıldızlarından size hiç bahsetmiyorum. Onlar benim yıldızlarım, tatlı yoldaşçıklarım; okula giderken bana eşlik ediyor, sonra ben dönünceye kadar sokakta bekliyorlar. Zavallılar, beni bağışlayın! Sizi böylesine baş döndürücü bir yükseklikte yalnız bıraktım!”
Kendine çocukluğundan beri yıldızları arkadaş etmiş bir ruhun resimlerinde gökyüzünde uçuşan insanları çizmesi de pek tesadüf değildir o yüzden. Resimlerinin kanatları vardır Chagall’ın, tablonun ağırlığı uçuşan ve özgür, sınırsızca hareket eden gövdelerle taban tabana zıt gibidir.

La nascita (Doğum) | Marc Chagall, 1911
“Çocuğun Doğumu” tablosunda çıplak bir kadın yatakta doğumdan sonra uzanır ve yatağın köşesinde siyah bir gölge, bir erkek olarak tasvir edilmiştir, bebeği elinde havaya doğru uzatır. Anne bize bakıyordur.
Bu tabloyu gördüğümde Anadolu’da yaygın olan Alkarası/Albasması inancı geldi aklıma. Lohusa kadınlara doğumdan sonra bir cinin musallat olduğu ve o cinden çocuğu korumak için annenin hiç yalnız bırakılmaması gerektiği inancı. O cini kovmak için kadınlar kırmızı eşarplarını takarlar ya da babanın bir eşyası konulur yatağın baş ucuna, karanlıklar yoktur, hep ışık tutulur anneye cinden korumak için.
Chagall bir gün kasabasından çok uzaklara gitse de orayı tasvir etmesinin bir nedeni de kolektif hafızanın, ritüellerin, döngülerin ve evrenselliğin kadim bilgisini hep köyünde bulmasıdır. Evrensel olanın, kolektif bilincin köyde o basit yaşamın içinden çıktığını göstermiştir resimleriyle bize.
Dönemin hiçbir akımına katılmamış Chagall, sürrealistler ile aynı bildirgeye imza atmamıştır. 1914'te Paris'e taşındığında bile uzaktaki köyünün insanlarının mutsuzluklarını, ancak yine de birbirlerine duydukları bağlılığı resmetmeye devam etmiştir. Küçük yerlerde büyüyen insanlar hep uzakların hayalini kurar fakat hayal ettikleri şehre vardıklarında da her şeyi mağrurca kabullenen küçük kasabaların huzurunu, geride bıraktıkları sadeliği özlerler.
Zaman başka geçer küçük yerlerde. Biraz sarsaklık, yemek yemek, çalışmak, sevişmek, uyumak ve hayal kurmak. Bu ince kabullenişe ve hayatın içindeki büyülü gerçekçiliğe göz kırpar Chagall’ın resimleri. Ritüeller, dualar, anlamsız gibi görünen insan eylemleri… Tüm bu anılar Chagall’ın ruhuna işlemiştir; resim yaparken çocuk gözleriyle bakmayı sürdürmüş, sıradan olanı daha da büyülü görmeye alıştırmıştır kendini. Peter Handke’nin şiirinde olduğu gibi:
“Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi. Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.”
Öyle ki, sanki anlaşılamamış olmak, içinde bir hınç yaratmaktansa orayı daha çok anlatma ve hatıralarında güzel bir yer olarak anma isteği uyandırır onda. Onlara iyilik yakıştırır, mutluluk yakıştırır, müzik ve dans yakıştırır, çevresinde gördüğü yorgun bedenlerin aksine. Sanki resimlerini, ömür boyu işçi olan anne ve babasına onları nasıl gördüğünü göstermek ve onları mutlu etmek için çizmiştir. İşçi bir ailede 8 çocuklu bir evde büyümüştür Chagall. Babasının yük taşıyan gövdesini tasvir ettikten sonra şöyle diyor anılarında:
“Babamdaki her şey bana esrarengiz ve hazin görünürdü. Erişilmez bir imge hep yorgun, hep kaygılıydı, sadece gözlerinde tatlı bir yansıma parlardı, grimsi mavi.”
Anne tasvirindeyse şöyle söylüyor:
“Ne ile, hangi kelimelerle onu güleryüzlü gösterebilirim, kapının önünde veya sofrada, çaresizliği içinde, ruhunu boğulmaktan kurtarmak için herhangi bir komşunun gelmesini bekleyerek uzun uzun otururken?”
Bir gün refah ve mutluluk içinde görmeyi umduğu anne ve babayı arar resimlerinde. Bütün çelişkileriyle, yoksulluğuyla, eksikliğiyle yine de çocukluğa doğru yolculuk yapar. Geçmişe, sadeliğe ve çocuk gözüyle gördüğü dünyaya özlem. Bunu kaybetmemek için resimleriyle direnmiştir ne kadar doğduğu yerden uzakta da olsa.
Çocukluktan sürülmek
Tıpkı Agota Kristof’un Dün romanının ana karakteri Tobias gibi. Tobias’ın kaderi Chagall’ın çocukluğa özleminden daha karanlıktır ama Chagall’ın anılarıyla konuşur gibi. Tobias şöyle diyor çocukluğunu anlatırken:
“Avluda çamurla oynamaktan mutluydum. Kimi zaman gökyüzü mavi olurdu; ama ben rüzgarı, yağmuru, bulutları severdim. Yağmur saçlarımı alnıma, boynuma, gözlerime yapıştırırdı. Rüzgar saçlarımı kurutup yüzümü okşardı. Bulutlarda gizli canavarlar bana bilmediğim diyarları anlatırdı.”
Tobias hikayede doğduğu köyden acı bir olay üzerine çok küçükken kaçmış ve o gün bugündür sürgündedir. Sürgünün insan zihnini nasıl ele geçirdiğini, geçmişi unutmak ile hatırlamak arasında sıkışıp kalmışlığı anlatır. Hem oradan çok uzağa gitmek istiyordur hem de orayı yaşatmak. Aynı sırada oturduğu ve âşık olduğu küçük kız Line’yi arar her yerde. Bir gün Line gerçekten çıkageldiğinde geçmişteki hikaye daha da belirginleşir; yoksulluk, belirsizlik ve savaş vardır.
Agota Kristof, çocukluğun yazarıdır; sürgünü yazar. Nereye gidersen git peşini bırakmayacak çocukluk. Sürülmek fiziksel olabildiği gibi zamansal da olabilir. Çocukluktan sürülmek, bir önceki andan sürülmek, gelmeyecek o geçmişi yine de bütün acılarıyla sevinçleriyle gövdede taşımak. Agota Kristof hikayenin yüzeyinde köyünden uzaklaşırken çocukluğundan da sürülen bir Tobias'ı anlatır. Başka bir bölümde şöyle söyler:
“Hafif, duman rengi bir sis evlerin, hayatın üzerinde uçuşuyor. Bir çocuk avluda oturmuş Ay’a bakıyor.
Çocuk altısında, onu seviyorum.
Seni seviyorum çocuk, diyorum.
Bunun üzerine çocuk sert bakışlarla beniz süzüyor.
Çocuk çok uzaklardan geldim. Söylesene bana neden Ay’a bakıyorsun?
Ay’a değil diye sıkıntıyla cevap veriyor çocuk. Ay’a değil geleceğe bakıyorum ben.
…
Çocuk beni tanıyor ve başlıyor ağlamaya.
Bu onun çok ılık gözyaşları. Onun da üzerine yağmaya başlıyor yağmur. Ay kayboluyor. Sessizlik ve gece bana sokulup soruyor: Çocuğa ne yaptın?”
Herkesin sorabileceği bir soru “Çocuğa ne yaptın?”
Beckett’in de dediği gibi “Doğumu ölümü oldu.” Ömür, zaman ilerledikçe bir şeyin sonuna yaklaştığını bilerek, başlangıçtan giderek uzaklaşmış halde; hatırlama, anlatma ve paylaşma çabasıyla geçer. Ölüme yaklaştıkça hep ilk anılar belirir. “Çocuğa ne yaptın?” Kopuş ve bir yabancıyla konuşur gibi konuşmak o çocukla.
Bir yarık açılır çocukla aranda; ne osundur artık ne de ondan tamamen kopabilirsin. Chagall, o çocukluğu resimlerinde koruyup kollamış, dünyaya onun baktığı pencereden bakabilmek için epey uğraşmıştır. Kristof ise çocukluktaki acının, geleceğe dair özlemin gerçekleşemediği bir yerde bir karanlığa bırakır karakterini.
Sürülmek zamandan ve kavga etmek hep şimdiyle, geçmişe takılmak, o çocuğu aramak gittiği her yerde.
Biri yazar, biri ressam bu iki sanatçının çocukluğu başka açılardan ele alarak yaşatmak istemesi soyut bir tını gibi ama evrenseldir. Çocukluğu, çocukça bakmayı, bakan gözlerin kayıtsızlaşmamasını, dinçliği ve merakı bırakmadığımız zaman, dünya başka bir yer olabilir. Çocuk, olanı biteni içerde değil, dışarda arar hep. Ötekine, başkasına gidebilmenin çağıdır çocukluk.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
"Çekirdek Eskişehir" projesiyle yeni bir sanat alanının ilk adımlarını atan Ortaklaşa projesini odağımıza alırken, 18. İstanbul Bienali'nin yeni açıklanan küratörüne yakından baktık.
10 Kas 2024

YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik
2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Aposto Sanat
Şehri saran yepyeni sergiler, kimi eserleri görmek için son şanslar, performanslar, kültür-sanat projeleri, atölyeler, sanat dünyasından gelişmeler, nitelikli incelemeler ve söyleşilerden oluşan bir seçki.
İLGİLİ OKUMALAR



