
Görsel: The Economist
Yazarlığa sahiden okumalar yaparak başladığım dönemi düşününce, 2020’nin mayıs ayına gitmem gerekiyor. Dikey tarım oldukça ilgimi çeken bir konuydu o sıralar -hâlen de öyle- ve bu işte usta olan Japon’ların birkaç kaynağını didik didik tarıyordum bir şeyler öğrenebilmek için. Belirli bir yere kadardı tabi bu kitaplardan öğrenebildiğim bilgiler, çünkü içeriğin çoğu tarımdan ziyade mühendislik ve enerji teknolojilerini ele alıyordu.
Ancak o günlerdeki hayranlığım ve heyecanım yok meseleye karşı bugünlerde. Zamanında fabrikalarda yetiştirilen yeşilliklerin, otların hayran olunası görüntülerine dibim düşmüşken, şimdi çok farklı bir gözle görüyorum onları.
Bu değişen düşüncelerimi bir yazıya dökeyim dedim bu nedenle. Kişisel görüşün bol olduğu bir düşünceler birliği olacak bu yazı, yani hatalı da olabilir çıkarımlarım. Bunu önden belirtmek en doğrusu olur çünkü ülkede nedense herhangi bir konuda, birkaç kaynaktan bilgi toplayan insanlar, o konunun uzmanıymış gibi davranıyor. Ben dikey tarım uzmanı değilim, olmaktan da çok uzağım. Sadece normal bir insandan belki %10 oranında daha fazla şey biliyorumdur bu konuda. Her neyse, ben başlayayım anlatmaya.
Dikey Tarım Nereden Çıktı?
Genel kanıya göre, Japonların 80’li senelerde geliştirmeye başladığı bir teknoloji. Peki neden Japonya? Yalnızca teknolojide çok geliştikleri için mi?
Bildiğiniz gibi –ya da bilmediğiniz– Japonya adacıklardan oluşan bir ülke ve de yoğun bir bölümü dağlık. Yani milyonlarca insanın yaşaması için yeterli alan çok az. Bu yüzden yaşam alanlarının maksimize bir şekilde kullanılması gerekiyor. Hatta origami sanatı bile bundan ötürü katlama üzerine kurulu.
Her ne kadar çıkış tarihi belirttiğim gibi 80’lere dayanıyorsa da hakkındaki ilk teknik olmayan, daha çok gıda tedariğinin geleceği üzerine kafa yoran kitap, Dr. Dickson Despommier’a ait. 2011 senesinde “The Vertical Farm: Feeding the World in 21. Century” adında yayınlanmış.
Yapay Aydınlatmalı Bitki Fabrikası (PFAL) Nedir, Neler Gerekir?
PFAL, gıda ürünlerini daha verimli şekilde üretmek için yapay aydınlatma kullanılan, onlarca dönüm araziyi işgal etmek yerine, raflar sayesinde üst üste kurulmuş bir bitki fabrikası veya tarım olanı olarak tanımlanabilir.
Her rafta LED ve benzeri lambalar ile yapay ışıkta beslenen ürünler, dikey şekilde konumlandırılmış raflara yerleştirilir. Bu rafların her gibi için gerekli cihazlar kısaca klima, hava sirkülasyon fanları, karbondioksit ve besin solüsyonu besleme üniteleri ve çevresel kontrol üniteleri olarak sıralanabilir. Önceleri floresan lambalar kompakt boyutları nedeniyle kullanılırken, yakın geçmişe kadar daha tasarruflu olan LED’lere yönelim artmış. Işıklara yönelik en çok ilgimi çeken ise, belirli reçetelerle ürünün tadının değiştirilebiliyor olması.

Avantajlar
Gıda tedarik zinciri geleceğinin biraz sallantıda olduğu yadsınamaz bir gerçek. Sürekli bir şekilde yükselişte olan insan nüfusunun 2050 senesinde 10 milyara yakın olacağı varsayımları, gittikçe azalan tarım alanları, üstüne üstlük karşımızda bir dağ gibi duran iklim krizi ve bunun getirdiği çölleşme, olağanüstü hava koşulları gibi durumlar nedeniyle geleceğin tohumları belirsizlik yaşıyor. Bu noktada dikey tarım büyük bir çare, bir destek olabilir geleneksel tarıma. Çünkü hiçbir hava koşulundan etkilenmeden, daha seri bir şekilde üretim yapılabilir. Ancak bunun için henüz erken. Teknolojinin iyileştirilmesi gerekiyor.
Tatlı su kaynakları için de aynı sorun söz konusu. Tarım sektörünün, toplam su kaynaklarının %70’ini kullandığını bilmeyen kalmadı. Sulama teknolojileri her ne kadar gelişmiş olsa da yeteri kadar yaygın değiller. Bugün Anadolu’nun herhangi bir köyüne gittiğinizde bile Sümerler'den kalma antik sistemin halen kullandığına şahit olabilirsiniz. Dikey tarım bu konuya da güzel bir çözüm getirmiş ki, üretimde kullanılan su %95 oranında daha az. Bu da demek oluyor ki su savaşlarının çıkacağı tarihi bir nebze erteleyebiliriz.
Ürünlerin pestisit içermediğini de varsayarsak, yıkamadan bile yenebilir bir halde pazarlanabiliyor. Bu hem su tasarrufu hem de güvenilir gıda tüketimi konusunda çok büyük bir artı.
Karbon Salınımı
Dikey tarımın gezegene en büyük katkısı, fabrikaların ve ünitelerin şehir sınırları içerisinde olduğundan ötürü, karbon salınımını azaltması. En azından şirketler böyle diyor. Ancak kimi bilim insanlarına göre dikey tarım ile üretilmiş bir marulun üretimi sırasında salınan karbon gazı, geleneksel yöntemlerle üretilen bir marulun 7 ila 20 katı. Yani şirketler lojistik basamağındaki salınımı ele alırken, fabrikadaki enerji tüketimini göz ardı ediyorlar. Birkaç on yıl sonra insanoğlunun fosil yakıtları bırakmak zorunda kalacağını, elektrikli otomobillerin ve tırların yaygınlaşacağını varsayarsak, aslında uzun vadede geleneksel tarım yarışı önde götürüyor.

Ev Tipi Üniteler
Dikey tarımcılığın ev tipi de var. Uygun boyutlarda bir üniteyi satın alıp, kendi mutfağınızda taze ürünler yetiştirebilirsiniz. Türkiye’de bu işi başlatan firmalardan biri olan Vahaa.co’ya göz atmanızı öneririm. Ancak, yine bu iş modelinde de bir enerji tüketimi engeli var. Gezegeni koruyalım derken ve belki green washing’e maruz kalırken aslında daha fazla zarar verebileceğimizi göremeyebiliriz. Sonuç olarak sıradan bir saksıda da fesleğen yetiştirebiliyoruz.
Raf Ömrü ve Maliyet
Ürünün raf ömrü ve besin değeri konusuna gelince, burada iyi bir artı söz konusu. Geleneksel tarımla birlikte tedarik edilen, mesela ıspanak, ürünlerin haftalarca soğuk hava depolarında beklerken yaşadıkları besin ve tazelik kaybının karşısında, henüz birkaç saat önce hasat edilmiş ürünler dururken hangisi daha çekici gelir düşünmek gerek. Ben bu noktaya dikey tarım derim, yine de hangisinin fiyatı daha uygun olacak onu da hesap etmek gerek. Günün sonunda dikey tarım şirketlerinin potansiyel müşterileri restoranlar, oteller ve catering şirketleri ve bu işletmelerin kâr marjlarına bakıldığında, kaliteli ama ucuz ürün kullanılması gerekiyor ki, işletme sahipleri gerektiği şekilde kâr edebilsin. Çevre ve doğaya çok duyarlı olunmadığı sürece bu ürünün Amerika’da üretilip, Japonya’ya sevk edilip oradan Türkiye’ye girmesi de birçoğu için sorun teşkil etmiyor. Bu yüzden potansiyel müşterileri biraz “eğitmek” gerekiyor.

Dezavantajlar
Sırf yapılabiliyor diye bir işe girmek mantıklı mıdır? Geleneksel tarımla karşılaştırıldığında, dikey tarımdaki enerji maliyeti çok ama çok yüksek. 7/24 şekilde aydınlatılması gereken bitkiler dışında, kocaman bir fabrika ortamı söz konusu. Yani yüksek işçi maliyeti gibi girdileri de hesap etmek gerek. Bu yüzden işe girişen firmaları ikiye ayırmak en doğrusu olur. Bir yanda Kimbal Musk’ın sahip olduğu Sqaure Roots gibi, asıl amacı Mars kolonisindeki insanlara bir şekilde besin sağlamak için teknoloji geliştirmeye odaklı veya Aerofarms gibi yüz milyonlarca dolar yatırım alan kocaman firmalar varken, bir yanda da 1848-1855 arasındaki Kaliforniya Altın Hücumu’nda olduğu gibi işe atlayan, ancak aynı şekilde parasal güce sahip olmayan firmalar var. İkinci kategoriye örnek olarak, işe çok yüksek beklentiler ve yatırımlarla başlayan, ancak altı sene sonra yüksek enerji giderleri nedeniyle tohum parası bile alamayacak hale gelip iflas eden FarmedHere verilebilir.
2011 senesinde kurulan FarmedHere, 90.000 metrekarelik alanıyla kısa bir sürede kendini ABD’nin en büyük dikey tarım firması olarak ilan etmişti. Ancak senede 23 milyon dolarlık satış potansiyeli ile kendine çok güvenen şirketin en büyük hatası, enerji maliyetini hesaba katmamış olmasıydı.
2017 senesinde FarmedHere CEO’su Nate Laurell’in verdiği bir demeçte, “Tarımın gerçeklerini öğrendikçe, daha farklı bir strateji izlememiz gerektiğini anladık.” diyordu. Bu nedenle aynı sene dikey tarım yatırımlarını kısarak, hidroponik tarıma yöneldiler ve meyve suyu, hazır salata işine adım attılar. Yine aynı senenin ileriki aylarında firma, mali giderler dolayısıyla dikey tarım işini kapatma kararı aldı. Özet olarak, dikey tarım etrafında oluşturulmuş bu “hype”, yalnızca gerçeklerle karşılaşıncaya kadar güzel bir atmosfer yaratıyor.
Küçük Girişimlerin Anlamadığı Şey
Dikey tarım henüz ürün yetiştirmek üzerine kurulu bir iş planı değil. Ortaya çıkan yeşilliklere, deney sonucu ortaya çıkan ürünler olarak bakılması gerek. Büyük şirketlerin yapmaya çalıştığı şey şu an tam da bu: Teknolojiyi geliştirip, enerji maliyetlerini düşürüp, gelecekte daha sağlam adımlarla üretime girişebilmek. Bu nedenle büyük fabrikalarda ortaya çıkan ürün sayılarını (günde 30.000 marul gibi) çok da önemsememek gerek, çünkü sürdürülebilir bir satış sağlanamıyor, sağlanması da imkânsız geldiğimiz noktada. Bu marulların 30 günde bir çıktığını varsayarsak, 30 günde bir 30.000 tohumun yeniden ekilmesi, beslenmesi, ışıklandırması ve sulanması demek.
Sadede gelirsem, rasyonel bir gözle dikey tarımı incelediğimde, küçük girişimler için sürdürülebilir bir gelecek göremiyorum.
Duyuru: Önümüzdeki hafta Katkı Maddesi adlı podcast'imizin yeni bölüm kayıtları için şehir dışında olmam gerekiyor. Bir haftalık ara anlamına geliyor bu da. 23 şubata kadar esen kalın.
Ayrıca mail yoluyla ulaşmak isterseniz, [email protected] adresine yazabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş

