
Yine Yeni 90’lar ve FilmLoverss Radyo’da yayımlanan Drag Race Halk Kütüphanesi programlarının sunucularından, Velvele Queer Medya Kolektifi’nde Edebiyat Editörlüğü görevini üstlenen New Yorker İlker Hepkaner’le şaşırılmayacak şekilde Twitter’dan tanıştım.
O, mutual’lar sayesinde kurulan güvenli ve kesişimsel queer timeline’ın TERF-kovar ortamında 280 kelimeye sığdırdığı ilhamıyla karşıma çıktığına ve takipleştiğimize her gün teşekkür ettiğim biri — like’layınca “Tamam ya, o zaman silmeyeyim bu tweet’i” dedirten, içini sıkan konuya getirdiği “Oh, ben de garipsemiştim bu durumu, abartmamışım o zaman,” onayı vurdurtan, bir kere görmemiş olmama rağmen hep yanı başımdaymış gibi hissettiren bir “iyi ki.”
20’lik Olmayan 20’likler kanalının dördüncü konuğu Beyoncé gif’leri seçimiyle beni büyüleyen, Sanat Dünyamız, 5Harfliler, Kaos GL Dergi, Mangal Media, The Revealer gibi platformlardan okuyucularına göz kırpan İlker. O 1990’lar estetiği diyor, ben 2000’ler — başka bir ortak noktamız şu: “Queer liberation now!”

İllüstrasyon: Irmak Hacımusaoğlu
Kaç yaşındasın? Kaç yaşında hissediyorsun?
36 yaşındayım, 29 hissediyorum. Yaşla ilginç bir ilişkim var, çocukluğumdan beri insanlar hiçbir zaman yaşımı doğru tahmin edemedi.
18 yaşında ABD’ye ilk geldiğimde beni 25 sananlar oldu. İki sene önce anneme ev bakarken annem yaşını gösterse de emlakçılar beni onun çocuğu değil de torunu sandı. Yaşımı söylediğimde hâlâ inanmayan, daha genç veya daha yaşlı olduğumu düşündüğünü söyleyen çok fazla insan karşıma çıkıyor. Ben de biraz bunun verdiği özgürlükle “Hep 29’um,” diyorum. İnsanlar tahminlerinde hata yaptığı sürece hissettiğim yaşla oynamaya devam edeceğim galiba.
Bi’ 20’lik açsak ve sorsak: 20’li yaşlarındaki insanlara önerin nedir?
Öncelikle “Şu kadar dil öğrenin, bu kadar yer gezin!” diyenlere aldırış etmeyin. Her kuşak ve her insan kendine sunulan imkânlardan bir dünya inşa ediyor kendine. O yüzden kimsenin yaptıkları, benim yaptıklarımın daha iyisi veya kötüsü olmayacak — daha farklısı olacak.
Kendi 20’li yaşlarımı düşünüyorum: o zamanlar beni ne tutuyormuş, ne korkutuyormuş, onu çok net hatırlıyorum. Bunlara dayanarak şöyle söyleyebilirim: Siz aslında tam olarak ne yapmak istediğinizi ve bunu nasıl yapacağınızı biliyor ancak bunu yapmaya korkuyor olabilirsiniz. Başkalarının ve özellikle üstlerinizin — bir şekilde sizin kaderinizi elinde tuttuğunu size hissettirmeye çalışan ailenizin, müdürünüzün veya danışman hocanızın — kendi korkularını, eksikliklerini ve acizliklerini size aktarmasına izin vermemeye çalışın.
Yazı mı yazmak istiyorsunuz? Yazın. Dolaptan çıkıp etrafınıza açılmak mı istiyorsunuz? Güvende hissettiğiniz an bunu yapın. Düşündüğünüzden daha az yalnızsınız. Fikirleriniz düşündüğünüzden daha önemli! Sizi anlayacak, destekleyecek, mücadeleye dâhil edecek güzel insanlar siz zincirlerinizi kırdığınızda yanınızda belirecekler — bundan şüpheniz olmasın.
İnsanların genel olarak iyi olduklarını, birbirlerini deseklemek istediklerini düşünüyorum. Bu yüzden iyimserliği kaybetmemek de sanırım son önerim olur. Muhabbet güzel, devam ediyorsak ben bir 70’lik söylüyorum bu arada.
20’li yaşlarına dair bir “keşke” ve bir “iyi ki” nedir?
Keşke şiir yazmaya o seneler ara vermeseydim. Şiir yazmaya başladığımda, kimi şairlerle tanıştıkça ortamın erilliği beni şiirden soğutmuştu. Keşke şair ortamının çip içip “Ben tekim!” naraları atan şairlerden oluşmak zorunda olmadığını bilseydim — bunun yerine korktum ve içime döndüm. Tam 15 sene şiir yayınlamadım. Bu keşkelerimden en önemlisi.
“İyi ki”ye gelecek olursak İstanbul’da okurken — yani 20’lerin ilk yarısında — edindiğim arkadaşlıkları düşünüyorum. 24 yaşında açıldım, 25 yaşında da ABD’ye taşındım ama arkadaşlarımla aramızdaki bağda neredeyse hiçbir şey değişmedi.
Mesafelere rağmen hâlâ eskisi gibiyiz ve İstanbul’a geldiğimde kalabileceğim bir sürü evim var. Hatta kendime bir yer tutsam kavga çıkıyor! Buradaki öznelden çıkarabileceğim genel çıkarım, sanırım arkadaşların önemi. Kavgaları ettik, triplerinizi attık ama kimse birbirinden vazgeçmedi. İyi ki öyle olmuş.

İllüstrasyon: Irmak Hacımusaoğlu
20'lik İlker, Yine Yeni 90'lar'ı dinleseydi ne derdi?
Fikrimi çalmışlar derdi herhalde. Şaka bir yana, biraz kıskanırdı, “Neden ben yapmadım?” derdi ve önce dinlemeyi bırakır, sonra da büyük hayranları olurdu. Ciddiyeti ele alıp bu gelgitli cevabımı biraz açmalıyım sanırım.
Ben uluslararası ilişkiler okurken aşırı sıkılanlardanım. Her derste sorularımla konuyu kültüre getirmeye çalışırdım. Kimi hocalarım “Yine başladık,” diye göz devirirken kimileri beni cesaretlendirirdi. Hatta bir tane ekonomi hocamız “Sen kültür seviyorsun, istersen kalkınma kültürü üzerine bir ödev yap,” demişti — bu konu ders planları içerisinde olmasa da.
Kültürel Çalışmalar disipliniyle 24 yaşında Paris’te değişim öğrencisiyken tanıştığımda entelektüel evimi buldum diyebilirim. O günden beri kültürel öğeleri ve ürünleri inceleyip bu incelemelerin insanların günlük hayatlarını daha iyi anlamaları üzerine kafa yormayı çok seviyorum. O nedenle 20’lerde dinlesem, Yine Yeni Yeniden 90’ları önce kıskançlıkla, sonra da şevkle bağrıma basardım sanırım.
20'lik İlker'e Velvele içeriklerinden birini okutma şansın olsaydı hangisini seçerdin?
Sadece birini mi? Bir anda şaşırdım, hangisini seçsem diğerinin hatrı kalacak sanki. Galiba gürül gürül çağlaması, şiiri isyanla yoğurması nedeniyle şiir serimiz Yeryüzü Ağacı’nda ağırladığımız Zeliha B. Cenkci’nin şiirlerini okuturdum 20’lik İlker’e.
Bunun biraz 20’lerde kimliğimden şüphe duyduğum ve ortamın erilliğinin beni rahatsız edişini anlamlandıramadığım için kendimi edebiyattan geri çekmemle alakası var. Cenkci’nin şiiri bana o zamanlar söndürdüğüm ateşi yeniden yaktırabilirdi. Aynı zamanda Yeryüzü Ağacı gibi lubunya şairlere açık bir şekilde “Kendinizden şüpheye düşmeden gelin, istediğiniz konuyu, istediğiniz şekilde dizelere işleyin!” diye çağrı yapan bir oluşumun olduğunu bilmek beni çok mutlu ederdi. Biraz daha cesaretlenebilirdim.

İllüstrasyon: Irmak Hacımusaoğlu
20’li yaşlarının Türkiyesi nasıl bir yerdi? Özledin mi?
Okuyuculara bir zaman çizelgesi vermek gerekirse 20’li yaşlarımın Türkiyesi tam olarak 2005-2015 arasına denk geliyor. Hem çok güzel hem de biraz karanlık zamanlardı. Ben tam ortasında, 2010’da, ABD’ye taşındım.
Çok önemli şeyler yaşandı o sırada, en basitinden 2013’te özellikle şehirli kesim büyük bir aydınlanma yaşadı. 2013’ten itibaren Kürtlerin veya lubunyaların hep farkında oldukları negatif özellikleri, “Beyaz Türk” dediğimiz şehirli profesyoneller çok net görmeye başladılar.
O nedenle şöyle söyleyeyim: 20’lerimin büyük kısmında Türkiye “makyajı yerinde” bir yerdi, sonlarına doğru bu makyaj açtı. Benim içimde gitmek hep vardı, o nedenle belki de ülke o kadar değişmese bile gidecektim — makyajın akıp her şeyin biraz daha görünür olması yine de iyi oldu bence.
Peki o zamanları özlüyor muyum? Bazen evet bazen hayır. İstanbul’un artık benim kendimi bulduğum şehir olmadığını gördüğümde önce üzülüyorum. Bu çok kişisel, belki de bencilce bir his. Ancak yarım özgürlüğü bana yaşatıp ülkenin ötekilerine cehennemi yaşatan bir düzeni ve bunun farkında olmamayı özlemiyorum.
Yine de şunu söyleyebilirim: benim bildiğim Türkiye’yi, yani renkli ışıksız Boğaz Köprüsü’nü, Arnavut kaldırımlı İstiklal Caddesi’ni, tenha Kadıköy sokaklarını, trafiksiz İzmir Atatürk Bulvarı’nı, yeşil kalabilmiş Ege sahillerini özlüyorum. Yine de dediğim gibi, ben umut dolu bir insanım ve bu bahsettiğim özlem belki de yeniden inşa sürecine geçtiğimizde işimize yarar, kim bilir?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Alara Demirel
ANGST editörü

20'lik
20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.
İLGİLİ OKUMALAR




