Dünden bugüne torpil ve kayırma: Liyakat giderse geriye ne kalır?

Geçen ay Adalet Bakan Yardımcısı Ramazan Can’ın telefonuna yansıyan bir mesajlaşmanın ardından yeniden alevlenen torpil tartışmalarının üzerine Türkiye'nin liyakat kavramıyla ilişkisini Adıyaman Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doktor Mesut Özel ile görüştük. Öğretmenlerin yaşadıklarını ise Eğitim İş Sendikası Genel Başkanı Kadem Özbay anlattı.
Dünden bugüne torpil ve kayırma: Liyakat giderse geriye ne kalır?

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Ocak ayında Türkiye'nin gündemine bir mesaj düştü. Adalet Bakan Yardımcısı Ramazan Can’ın telefonuna yansıyan bu mesajda “Görevde yükselme sınavına girdiğimi söylemiştim, bilgilerimi atmamı istemiştiniz. İletiyorum” ifadeleri yer alıyordu. 

Bu ifadeler, kamuoyunda “torpilin açığa çıkması” olarak yorumlandı, ancak kabul etmek gerekir ki büyük bir şaşkınlık da yaratmadı. Zira torpil, Türkiye’nin çok uzun yıllardır aşina olduğu bir durum. Hatta bu aşinalık artık alışkanlık boyutuna ulaşmış hâlde. 

Henüz birkaç hafta önce basına yansıyan bir haber daha olmuştu. TCMB çalışanı Büşra Bozkurt, Başkan Hafize Gaye Erkan’ın babası Erol Erkan tarafından işten çıkarıldığı iddiasıyla CİMER’e şikayette bulundu. Hatta Erol Erkan'a bankada oda, koruma ve makam aracı tahsis edildiğini yazdı. Hafize Gaye Erkan çıkan haberlerden kısa süre sonra "görevinden affını istediğini" açıkladı.

Gazeteci Timur Soykan’ın haberleştirdiği adliyede rüşvet iddialarını da burada hatırlatmalı. İstanbul Anadolu Adliyesi’nde bazı hâkim ve savcılarla ilgili “rüşvet, iş takibi, aracılık ve usulsüzlük” iddialarının kaleme alınıp Hâkimler ve Savcılar Kurulu'na gönderildiği mektup. Bu mektubu kaleme alan isim, İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar'dı. Uçar, 17 Ocak’ta Yargıtay üyeliğine seçildi.

Devletin farklı kademelerindeki kadrolara ilişkin çıkan bu haberlerin yoğun gündemde satır aralarında kalması, bir noktada toplumun da bu sisteme alıştığını gösteriyordu. Peki biz, bu torpil sistemine neden ve nasıl alıştık? Bunun hepimizi etkileyen sonuçları, bürokrasiye etkileri neler?

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki torpil, Türkiye Cumhuriyeti’nin her döneminde hatta öncesinde ve sınırlarımız dışında da var olan bir sistem. Osmanlı Devleti'nde 17. yüzyıla kadar terfi ve atamalarda liyakat ön planda tutulurken Kanunî Sultan Süleyman döneminden itibaren bu sistemde bozulmalar başlıyor.

Çokpartili döneme geçişle birlikte devlet kadrolarında hızlı bir artış yaşanıyor. Bu bölümde konuştuğumuz Adıyaman Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doktor Mesut Özel, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 yılında kamudaki toplam istihdam sayısı 199 binden 1960’da bu sayının yaklaşık 400 bine ulaştığını anlatıyor. Yani 10 yılda yüzde yüze yakın bir artış yaşanıyor. İdeaPolitik Siyasi Araştırma ve Düşünce Enstitüsü Genel Direktörü Can Kakışım da bürokrasinin hem dünyada hem de Türkiye'de geçirdiği süreci şu cümlelerle anlatıyor: 

"Bugün bildiğimiz anlamıyla bürokrasi, aslında 19. yüzyılın bir icadı. 19. yüzyıl öncesinde devletlerin yine kamu personeli vardı, fakat bugünkü bürokrasi yapısından çok farklıydı. Temelde iki farkı vardı. Birincisi önceden alımlar liyakate göre yapılmıyordu; bazı bürokratik pozisyonlar, kamu personeli pozisyonları satın alınabilir veya babadan miras kalabilirdi. İkinci ve daha önemli olan husus da bu kişiler devlete, o anda iktidarda kim varsa onun üzerinden bağlılardı. İktidardaki gidince onlar da giderdi. Devamlı bir kamu personeli, hükümete değil devlete bağlı bir kamu personeli anlayışı yoktu. Bu anlayış 19. yüzyılda gelişti. 

Hem liyakate göre atamalar hem de hükümetler değişse bile kalıcı olacak bir bürokrasi anlayışı bu zamandan sonra yerleşmeye başladı. Önce Almanya’da, Prusya’da, sonra Fransa’da olmak üzere. Bizim Türkiye’de yaşadıklarımız bu modern öncesi döneme bir dönüş. Çünkü hem liyakate göre bir atama yok hem de bürokratlardan devletin bir temsilcisi değil, hükümetin memuru gibi çalışmaları bekleniyor. Bu bağlamda önceki modele, premodern döneme bir geçiş sağlanmaya çalışılıyor."

Aşina olmayanlar için küçük bir açıklama: “Liyakat”, TDK’da “Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu ve yeterlilik" olarak tanımlanıyor. 

Yani, herhangi bir işi “yapabilme kapasitesine ve yetkinliğine sahip olmaya” liyakat deniyor. Peki, Türkiye'de hemen hiçbir dönemde öne çıkamayan liyakatin yerine ne kondu? 

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye, köklü yapısal değişimlerden geçti. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş, OHAL sürecinde TSK’dan yapılan ihraçlar ve tabii 130 binin üzerinde memurun Kanun Hükmünde Kararnameler ile kamudaki görevlerinden uzaklaştırılması ve yerlerine yeni atamaların yapılması.

Hatta bu dönemde seçilen son başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteği üzerine görevini bırakmasının ardından yaptığı şu eleştiri de dikkat çekmişti: 

Bu dönemdeki önemli kırılmalardan biri mülakat sistemindeki değişimle yaşandı. Aslında mülakat sistemi 15 Temmuz’dan önce başlatılmıştı. Ancak darbe girişimiyle birlikte “devlet kadrolarına sızma ihtimaline karşı” sistem daha da öne çıkarıldı.

Sistem yürürlüğe koyulduğundan bu yana, yazılı sınavlarda yüksek puan alan bazı kamu personeli adaylarının sözlü mülakatlarda elenmesi şüpheli bulunuyordu. Ayrıca iktidarın farklı kademelerinden kişilerle bağlantıları ortaya çıkan devlet kadroları da bu şüpheleri yükseltiyordu. Cumhur İttifakı ise iddiaları reddediyor.

Öte yandan, 2021 yılında Mehmet Akif Ersoy’un Habertürk’teki programına konuk olan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen, Ersoy’un sorusuna şöyle yanıt vermişti: 

"O mülakatlar FETÖ sızmaları olmasın diye; PKK, DHKP-C sızmaları olmasın diye koyuldu. O mülakatlar bir süre sonra kaldırılacak. Hatta geniş kitleler, yani mesela asker için, polis için olabilir ama mesela Millî Eğitim için ben gerek kalmadığını düşünüyorum artık. Kaldırılabilir ama onu Sayın Bakanımız ve uzmanları tartışabilirler. Ben de biraz eğitimden anlayan birisi olarak görüşlerimi söylerim." 

Hatta 2023’te mülakat sisteminin kaldırılması bir seçim vaadi olarak kullanıldı.  

"Şu an zaten %100 mülakat skoru ile atanıyor öğretmen. Böyle durumumuz. Ben inançlı bir insanım, oturduğum yerden kul hakkı yemek, hiç tanımadığım bir insanın lehine bir tasarrufta bulunmak için bununla ilgili olarak kul hakkı yemeyi düşünecek bir insan değilim." -Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin

"Mülakatı kaldırarak gençlerimizin sınavlardaki başarı sıralamasına göre yapacağız." -Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

"Mülakatları, mülakat gibi yapmaya karar verdik." -Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin

Ancak bütün bunlar henüz milyonlarca insanın sistem nedeniyle yaşadığı mağduriyetin önüne geçilmesine kapı açmadı.  

Adıyaman Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doktor Mesut Özel’in bu konuya ilişkin bir araştırması var. Özel; kaymakam, hâkim, savcı, denetmen gibi kadrolara atamalarda torpil ilişkilerini kolaylaştıran ağ ve süreçleri araştırıyor. 2021’de yayımlanan araştırmasında, atamalarda ilişkilerin ne kadar önemli rol oynadığı ve güvenlik soruşturması gibi objektifliği tartışmalı uygulamaların nasıl göz korkutmak için kullanıldığı örneklerle anlatılıyor. 

Özel, Türkiye'de torpilin geldiği noktayı şu cümlelerle anlatıyor:

"Türkiye’deki kamu istihdamında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra 2017’nin son çeyreğinden 2019’un sonuna kadarki süreçte 1 milyon artış olmuş. Bu veriyi de Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 2020 yılında yayımladığı raporundan söylüyorum. Dolayısıyla bu veriler bize kamusal kadro anlamında pozisyonların nasıl birer metaya dönüştüğünü gösteriyor. Bu da yeni bir şey değil. Son 20 yılda içine girdiğimiz durumla, dünyada kayırmacılığın öncüsü olduk diyebiliriz."  

Mesut Özel, araştırması sürecinde yaptığı görüşmelerde elde ettiği bulguları bizimle paylaşıyor. Hem güvenlik soruşturması sürecine hem de mülakat sistemine ilişkin şöyle diyor:

"Size direkt sahaya ilişkin verileri söyleyim. Ben bu çalışmada, Türkiye'de hâkim, savcı, kaymakam, müfettiş yardımcısı gibi A grubu kadroların istihdamında kayırmacılık ilişkilerini inceledim. Ankara’daki dershanelerde yaklaşık 1 ay çalıştım, öğrencilerle görüşme yapmaya çalıştım. İşleyiş şöyle oluyor: Bu bahsettiğim kadrolara atanabilecek bölümlerden mezun olan öğrenciler, bu kadroları düşünüyorsa belirli dershanelere gidiyorlar."

"Dershanedeki hocalar, yöneticiler de 'Biz size yazılı sınavla ilgili yapabileceğimizi yaparız ama asıl önemli olan sonrasında sizin referans, yani torpil bulmanız' diyorlar. Öğrenciler de orada zamanlarının çoğunu torpil bulmakla geçiriyorlar. Referansı bulan kişi mülakatlardan geçiyor. Güvenlik soruşturması denilen şey de doğru referansı bulup bulmamakta ilgili bir şey hâline gelmiş durumda. Yani doğru referansı bulamayan kişilerin mülakatlarda elenmesi şeklinde bir atama sürecinden bahsediyoruz. Öyle ki bu mülakatlar 2 dakikayı bulmuyor. Bir kişinin hâkim, savcı olarak atanabilmesi için mülakata girmesi, çıkması, kendini tanıtması, sorulara güya cevap vermesi, hepsi 2 dakikayı bulmuyor. Dolayısıyla bunların zaten göstermelik olduğunu herkes biliyor." 

Torpil ve kayırmacılık konusunda görüştüğümüz bir diğer isim Eğitim İş Sendikası Genel Başkanı Kadem Özbay. Kadem Özbay da mülakat sürecine ilişkin, gerçekçi bir değerlendirmede bulunuyor:  

"Öğretmenlik sınavla veya mülakatla ölçülebilecek bir meslek değildir. Bir öğretmen adayı en az 4 yıl süren üniversite eğitimi sürecinde birçok sınav ve uygulamadan geçiyor, teorik eğitimin yanı sıra okullara gönderiliyor ve burada anlattığı dersler hem üniversitedeki akademisyenler hem de girdiği sınıftaki öğretmenler ve öğrenciler tarafından izleniyor ve değerlendiriliyor. Eğer bu kişi öğretmenlik yapacak yeterlilikte değilse, mezuniyet belgesini yani öğretmenlik mesleği yazan uzmanlık diplomasını zaten alamaması gerekir. 

Gelin siyasi iktidarın yıllara göre ortalama olarak aldığı 20 bin öğretmen üzerinden bir hesaplama yapalım. 20 bin kontenjan varsa 60 bin kişi mülakata katılacak demektir. 45’er dakikadan toplam 2 milyon 700 bin dakika ayrılması gerekir. 5 ayrı komisyon üzerinden günde 8 saat çalışsa, hiç dinlenmeden tüm hafta boyu çalışıldığını düşünecek olursak 37,5 gün sürecek demektir. Hafta sonu komisyon için dinlenme olacağını da düşünürsek en az 2 ay sürer. İmkansız olmasına rağmen diyelim ki komisyon üyeleri çok hakkaniyetli, bu kadar kişiyi dinleyip de gerçekten objektif bir değerlendirme yapmaları mümkün olur mu? Tabii ki pek de mümkün değil." 

Akademisyen Mesut Özel, kamu görevlisi işe alımlarındaki güvenlik soruşturmaları hakkında halkın bilgisinin olmadığının altını önemle çiziyor. 

"Türkiye’de güvenlik soruşturmalarının temel amacı biliniyor. Ancak şu anki uygulamalar muğlak, ne olduğu bilinmeyen, kime, ne sorulduğunun bilinmediği, hukuka açık olmayan bir şekilde yapılıyor. Daha da çarpıcı olan, kiminle konuşursanız sahada bunu görebiliyorsunuz, güvenlik soruşturmalarından geçmeleri mümkün olmayan kişilerin daha kolay atanması gibi bir durum ortaya çıkıyor. Örneğin geçmiş dönemlerde o zamanki ismiyle cemaat, şimdinin terör örgütüyle çok yakın bağlantıları olanların atanabildiğini, hâkimlik yaptığını görüyoruz. 

Özel ayrıca bu güvenlik soruşturmalarının korku iklimini beslediğini, yapılan bu araştırmaların gündelik hayata doğrudan bir müdahale aracı olarak kullanıldığını örnekler üzerinden anlatıyor:

"Gençler artık, distopik şeyler söylüyorlar. Ses kaydı almaya zorla ikna ettiklerim, 'Bizim sesimizden kimliğimizi tespit eder, bizimle uğraşırlar' diyor. Bu kayırmacı düzen ve ilişkilerin toplum üzerinde inanılmaz bir baskısı var. Somut olarak da var. Görüştüğüm birçok hâkimlik, savcılık, kaymakamlık düşünen kişi, Facebook, Twitter hesaplarını kullanmadıklarını; şortlu fotoğraflarını sildiklerini anlatıyor. Bu, gündelik hayata doğrudan bir müdahale aracı olarak da kullanılıyor."

Akademisyen Mesut Özel’e son 20 yılda torpilin ne şekilde değiştiğini soruyoruz. Özel bu soruya “radikal kayırmacılık” kavramıyla cevap veriyor: 

"Şu an Türkiye’de 'radikal kayırmacılık' dediğim bir kavramsallaştırma var. Belirli pozisyonlara birini getirebilmek için yasal düzenleme yapılıyor. Şu anki Millî Eğitim Bakanımız da öyle rektör olmuştu. Birine torpil yapabilmek için eskiden yasadaki boşluklar kullanılırken şu anda yasal düzenleme yapılıyor. Bu birey için de olabiliyor, gruplar için de olabiliyor. 15 Temmuz sonrası OHAL ile ilgili yapılan düzenlemelerden bir tanesi, Türkiye’de hâkim, savcı olabilmek için zor bir sınav olan yazılı sınavdan 70 puan almayı, sonra mülakata girmeyi gerektiriyordu. Bu, 15 Temmuz sonrasında 60’a indirildi. Hatta yazılı sınav barajı, daha sonra tamamen kaldırıldı.

Doğrudan partilerin kendi örgütlerinden yüzlerce hâkim ve savcı, kapasiteleri yetmediği için mevzuatta değişiklik yapılıp atandılar. Bunu 'radikal kayırmacılık' diye tanımladık. 

Başka bir boyutu daha var, buna da 'dışlayıcı kayırmacılık' dedik. Belirli bir pozisyona 'kendi adamını' getirebilmek için—adamı bilerek kullanılıyorum çünkü bu kayırmacılık eril bir şey maalesef—o pozisyonu işgal eden kişiyi çeşitli hukuki, adli veya mobbing gibi uygulamalarla yerinden edip onun yerine getirme şekli. Özellikle FETÖ dönemlerinde bu çok yaygın kullanılmış." 

Can Kakışım da Özel'e benzer şekilde AK Parti'nin en çok kullandığı propaganda mesajlarından birinin "Bize yakın olan insanlara bürokraside görev verilmiyor" düşüncesi olduğunu hatırlatıyor:

"İktidara geldiklerinde bu kişilerin işe alımlarını kolaylaştırarak bu sürece girdiler. Sonraki dönemde de olabildiğince kendi yandaşlarını almaya gayret ettiler. Öyle bir noktaya gelindi ki bazı bürokratik pozisyonlara atanmak için gereken diploma yeterliliklerini bile daha kolay atama yapabilmek için değiştirdiler. Ne demektir bu? Örneğin bir bürokratik pozisyon için A diploması gerekiyor. Ondan daha alt seviyedeki B diploması sahiplerini de oraya başvurabilir hâle getirdiler. Bunun dışında AK Parti’ye yakınlık dışında bürokratik pozisyonlara atamada hemşehricilik veya şahsi ilişkiler de etkili olabiliyor. Ama bu hem oran olarak daha az hem de bu kişilerden de tamamen siyaset dışı kalmaları isteniyor ve renklerini açık etmemeleri bekleniyor. Dolayısıyla bürokratların tek tip siyasi düşüncede olmaları ve en azından böyle gözükmeleri gibi bir beklenti söz konusu."

Mesut Özel, cemaatçilik ve tarikatçiliğin de bu bağlama eklenebileceğini söylüyor:   

"Şu anda AK Parti’nin üye sayısı, CHP’nin oy sayısı kadar neredeyse. En son 11 - 12 milyon seçmeni vardı, bu yaklaşık %20’ye tekabül ediyor. Sebebi ne bunun? Şimdi siz hâkim, savcı olmak istiyorsanız ilgili bölüme girdikten sonra partiye üye oluyorsunuz. Biz bunlara 'organize/organizasyonel kayırmacılık' diyoruz. Belirli tarikatlara, vakıflara, derneklere üye olarak ilerideki mülakatları aşmayı planlıyorsunuz. Tarikatların, cemaatlerin, derneklerin, vakıfların popülerleşmesinin temel sebeplerinden biri de bu." 

Mesut Özel, bir başka araştırmasında torpilde “memleketçiliğin” de rol oynadığı sonucuna ulaştığını belirtiyor: 

"Şanslı ve şanssız memleketler diye bir çalışma yaptım. Türkiye’deki memleket kimliği veya sosyolojik anlamda sermaye olarak memleket temelli bir çalışma. 33 büyükşehir belediyesini aldım, bir de 18 bakan ve bakan yardımcısının özgeçmişlerini aldım. Hepsinin memleketlerini inceledim. Türkiye’nin nüfus olarak en küçük bölgesi olan Karadeniz Bölgesi, Türkiye nüfusunun %8’ini oluşturuyor. Ancak kadroların yaklaşık %40’ı Karadenizlilerden oluşuyor."

Akademisyen Özel’in araştırmaları sırasında öğrendiği, mevzuatta yer almayan bir aşama daha mevcut. Bu aşamanın ismi de “ön mülakat”. Özel, bu aşamayı şöyle özetliyor: 

"Bu saha çalışması sırasında, görüştüğüm herkes 'Ön mülakata gidiyoruz', 'Ön mülakat şöyle', 'Ön mülakat böyle' dedi. Sonradan düşündüm, mevzuatı inceledim, baktım, ön mülakat diye bir şey yok. Meğerse hâkim, savcı alımlarının mülakatları sırasında 'kanaat önderi' denen kişiler, Ankara'daki üst düzey bürokratlar, milletvekilleri o kadar yoğun oluyorlar ki bir matbu evrak hazırlamışlar. 

Siz hukuk fakültesi mezunu olarak diyorsunuz ki 'Şu adam işimi yapar' ve gidiyorsunuz. Gittiğinizde sekreteri diyor ki 'Sizi kim yolladı?' Yani bir referansa da doğrudan gidemiyorsunuz. O da çok gelen giden olduğu için size matbu bir evrak veriyor. Onu dolduruyorsunuz. Düşünebiliyor musunuz? Şu anda Türkiye’de kayırmacılığın bir bürokrasisi, resmî evrakları var. Evrak doldurtuyor size. Sonra bunları alıp birkaç dakika konuşuyor o kanaat önderi kişi. İşte buna ön mülakat deniyor. Bu o kadar içselleştirilmiş, o kadar bürokratik bir hâl almış ki, aday öğrencilerin hepsi bunu anlatıyorlardı." 

Eğitim İş Sendikası Genel Başkanı Kadem Özbay da öğretmenlik alımlarındaki mülakatlarda değerlendirmenin tamamen iktidarın siyasal, ideolojik görüşlerine uygun yapıldığını vurguluyor: 

"Bir örnek vermek gerekirse 15 Temmuz darbe girişiminden birkaç ay sonra yapılan sözleşmeli öğretmen alımı mülakatında adaylardan 15 Temmuz’u değerlendirmeleri istenmiş; 'Reis deyince aklınıza kim geliyor?' diye sorulmuştu. Dönemin Millî Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’a göre reis sorusunun sorulmasında hiçbir beis yoktu. Yılmaz’a göre aday 'Turgut Reis' de 'Piri Reis' de diyebilirdi. Hatta bir başka reis de diyebilirdi. Mülakatlarda alanıyla ilgili-ilgisiz birçok sorunun olduğunu da duyuyoruz ve görüyoruz. Öğretmenin cevaplarının değerlendirme yapacak kişilerin görüşleriyle uygun olup olmadığına göre karar verildiği de anlaşılıyor." 

Kadem Özbay burada önemli bir vurgu daha yapıyor: 

"Emeğin, liyakatin ve adaletin yok sayıldığı, itaatin sadakatin ve yandaşlığın üstün tutulduğu bir sistem oluşturuldu. Eğitim ve çalışma barışı bozulmuş durumda. Böyle bir tabloda öğretmenlik mesleğinde görevin gerektirdiği hâller diye bir değerlendirme yapılacak olsaydı bu kadar ücretli öğretmen alımı olmazdı zaten. Sınavı geçemeyen hatta öğretmenlik belgesi almayan kişiler de ihtiyaç kapsamında ücretli öğretmen kapsamında derslere alınabiliyor. Siyasi iktidarın mülakatı, kendine göre bir eleme sistemi olarak kullandığı açık ve net. Görevin gerektirdiği koşullar gerçekten iktidar tarafından dikkate alınıyor olsaydı ücretli öğretmenlik diye bir şey olmazdı." 

Özbay bir açıdan öğretmenlerin aldığı eğitimin, okuduğu okulların, yeterlilik belgelerinin de hiçe sayıldığını şu sözlerle ifade ediyor: 

"Öğretmenler için getirilen mülakat sistemine baktığımızda, bir öğretmen adayı 12 yıl boyunca zorunlu eğitimini tamamlıyor, ciddi ve uzun bir hazırlıktan sonra girdiği sınavları geçiyor ve öğretmenliği tercih ediyor. En az 4 yıl üniversite okuyor. Lisans eğitimini başarıyla tamamlıyor ve öğretmenlik diplomasını yani uzmanlık belgesini hak ediyor ama maalesef tüm bunlar yetmiyor. Bu kişi üniversiteden aldığı yetkinlik belgesine rağmen bir de KPSS sınavına alınıyor ve kazandıktan sonra 'Öğretmen adaylığına ancak kabul edebiliriz' deniyor. Sonrasında hatta bu da yeterli görülmeyip bir de mülakata sokuluyor. Bu bile başlı başına bir haksızlık olduğunu gösteriyor aslında. 

Kaldı ki memuriyete alındıktan sonra da adaylık süreci var ve burada da bakanlık görevlileri, müfettişleri ve çalıştığı okul yöneticileri ve öğretmenler tarafından da değerlendiriliyor. Tüm bunlara rağmen sayın Bakanın yaptığı açıklamaya göre 45 dakikalık özel bölmelerde kamera gözetiminde kişinin öğretmen olup olamayacağı ölçülecekmiş, mülakatlar da mülakat gibi yapılacakmış. Bu durumda en az 12+4 yıllık eğitim sürecince adayın öğretmen olup olamayacağı ölçülememiş de öğretmen yetiştirme gibi görevi ve sorumluluğu olmayan Bakanlık tarafından yetkisi olmamasına rağmen ölçüm yapılacağı anlaşılıyor. 

Liyakat, siyasi iktidarın bir lütfu olamaz. Düzgün işleyen bir devlet mekanizmasının gereğidir aslında. Demokrasi adalet ve kamu emekçisinin hakları, seçimden seçime hatırlanıp sonra unutulacak kavramlar değildir." 

Sonuç

Görüldüğü üzere liyakat ve torpil konusu, bir bültene sığmıyor. Tüm bunları konuştuk konuşmasına, ancak Kadem Özbay’ın son sözleri zihnimize kazındı: “Demokrasi, adalet ve kamu emekçisinin hakları seçimden seçime hatırlanıp sonra unutulacak kavramlar değil.” 

Ancak bu noktada tek suçlu iktidar da değil. Muhalefetinden özel sektörüne, okul yıllarından emekliliğe, torpil ve kayırmacılık, toplumun her kesimine yerleşmiş, bütün sistemin devamını sağlayan temel bir yapıtaşı durumda.  

Bu bülteni, Mesut Özel’in şu sözleriyle kapatalım: 

"Prens Sabahattin biliyorsunuz önemli bir düşünürdür. 1920 yılında yazdığı bir makalesi var çok çarpıcıdır, Türkiye’nin son 20 yılını da özetliyor sanki. Şöyle diyor: 'Önceden bir yere atanmak için dalkavukluk yeterliydi (Abdulhamit döneminden bahsediyor) ama artık bu da yetmiyor sadece jurnalle olunabiliyor.'"


Bilgi notu: Mesut Özel’in “Kamu İstihdamında Kayırmacılık İlişkilerinin Sosyolojik Bir Değerlendirmesi” başlıklı tezine buradan ulaşabilirsiniz.

Dinlemek için: Bu konuya podcast olarak ulaşmak için, Spektrum'un "Liyakatin yerini sadakat mi aldı" bölümünü dinleyebilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

🔍Mercek: Dünden bugüne torpil ve kayırmacılık

Kamu personel alımı tartışmaları üzerine Türkiye'nin liyakat kavramıyla ilişkisinin nasıl değiştiğini Adıyaman Üniversitesi'nden Mesut Özel ile görüştük. Öğretmenlerin yaşadıklarını ise Eğitim İş Sendikası Genel Başkanı Kadem Özbay anlattı.

19 Şub 2024

İllüstrasyon: Paul Blow/Economist

YAZARLAR

İlkim Emirler

Deputy editor @ Aposto

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak